21 Kasım 2015 Cumartesi

GÖLÜN KENARINDAKİ ADAM 18


Bu yazı; 2010'da başladığım bir romandan birkaç sayfadır. 1.-5. ile 15.-17. Bölümler aşağıdaki linklerde bulunmaktadır.
  
Romanın ilk 5 bölümü; günümüz yaşamındaki negatif olguları sorgulayan bir Adam’ın içsel çığlıklarıdır. 6.-14. Bölümleri roman basıldığında okuyabileceksiniz.
  
Romanın yarısından sonra ise Adam; modern yaşamın tüm imkânlarını ve çevresini bir kenara bırakarak, içsel hesaplaşmalarını yapmak için bir gölün kenarında, derme çatma bir kulübede yaşamaya başlamıştır. Gölün kenarında başlayan sürecin başlangıcı; 15.-17. ve bu okuduğunuz 18. Bölüm ile devam etmektedir.  

Adam, gölün kenarında birkaç bölüm daha geçirecek ve sonra…
  
Yazarlıkta; zaman açısından hedefleri tutturmak zordur. Bir dönem başka çalışmalarım ve yazılarım nedeniyle ara verdiğim romanımı 2015 sonuna kadar tamamlamayı (inşallah) hedefliyorum.

  
BÖLÜM 18

Gün yüzünü henüz göstermişti ki Adam çığlık çığlığa haykıran kuş sesleri ile uyandı. Silkindi ve yataktan kalktı. Gölün kenarına ilk geldiğinde yanında getirdiği, bir varilden oluşturduğu su deposunda yüzünü yıkadı ama gecenin ayazından olsa gerek su buz gibiydi. Gölün yüzeyi de titrekti bugün.

Sanırım serin ve rüzgârlı bir gün olacak” diye düşündü

Yeni günde biraz etrafı temizlemeyi, sebzeliği elden geçirmeyi ve kulübesini sağlamlaştırmayı hedefledi. Aslında başka bir hedef daha koymuştu yeni gün için…

Bugün yaşamını irdeleyecekti…

Çünkü Adam son zamanlarda, sadece yaşam, ardında bıraktığı ilişkileri ve çevresini ve de neden burada olduğunu, burada olmanın gerekliliğini ya da gereksizliğini irdelemekteydi.

Son zamanlarda geldiği yeri, ardında bıraktığı yaşamı fazlasıyla sorgular olmuştu… İçinin bir parçası, derinlerinde anlık spotlar yaratıyor ve “Döndüğümde?” sorusunu ortaya çıkarıyordu.

O; dönmemek üzere gölün kenarına gelmemiş miydi?

Yaşamının sonuna kadar yolunu kaybetmiş birkaç avcı dışında, kimsenin uğramadığı, bilmediği bu göl kenarında yaşamayacak mıydı?

Offf” dedi Adam… “İyi ki bugün hedefim bedensel işlerle uğraşmak… Yeni gün ile birlikte şu düşündüklerime bak!

Ama bu onun kaderiydi! Gölün kenarındaki bu ıssız yerde yaşamaya başladığından bu yana başka ne yapıyordu ki? Sadece düşünüyor ve bedensel çalışmalar esnasında dahi sürekli kendini ve yaşamı sorguluyordu.

Adam gün boyu bahçede çalıştı, kulübeyi toparladı, erzak durumunu kontrol etti. Daha uzunca bir süre kasabaya alışverişe gitmesine gerek olmadığını gördü ve ilk kez bu gün parasını düşündü… Buraya gelirken böyle pejmürde bir yerde bulunan biri için fazlasıyla para ile gelmişti ve çok seyrek gittiği kasabada yaptığı alışverişlerde pek bir şey harcamamıştı. Ama hep burada kalırsa ne olacaktı? Yanındaki miktar ne olursa olsun sonunda bitecekti!

Adam endişelendi!

Ardında bıraktığı şehirde otomatik olarak yenilenen vadeli hesaplarda azımsanmayacak meblağlar bırakmıştı. Ancak beklenmeyen bir gereksinim olursa kasabadaki bankadan para çekme fikri Adam’ı irkiltiyordu. Ortadan kaybolmasını hâlâ sorgulayan arkadaşları olabilirdi. Ardında gerçekten onun adına üzülebilecek dostları vardı ve en çok üzüldüğü de buydu.

Adam aklına geldikçe kendisi için üzülecek, endişelenebilecek dostları için vicdan azabı çekiyordu. Şirketteki en yakın dostu bilgisayar uzmanıydı ve bu arkadaşı izini sürebilir, onu bulabilirlerdi.  İşte bu ihtimalden ötürü kasabadaki bankaya gitme gereksinimi olmamasını diliyordu…

Bir gün şehre dönüş olursa bu salt kendi iradesi ile olmalıydı. Onu bu gölün kenarında bulmamalıydılar. Zaten bankada sorun çıkma olasılığı da vardı. Çünkü şu anki görünümündeki bir adam, çok uzun zaman hareketsiz bir hesaptan para çekmeye kalkınca ne olurdu acaba?  Bu düşünce Adamı üzdü! Her sabah kendine olan saygısından ötürü tıraş oluyordu. Hep kendi haliyle mutlu olmayı yaşam felsefesi edinmişti ve şu andaki durumunu da kendi özgür iradesi ile yaşamaktaydı.

Nasılsa şimdilik paraya ihtiyaç duyulmayacak, böyle bir olasılıkla gerilmenin anlamı yok.” diye düşündü…

O dönecekti…

Sadece zamanın gelmesi gerekiyordu. Geriye dönme olasılığı artık kafasını fazlaca meşgul etmeye başlamıştı ama bunu kendi kendine bile telaffuz etmek Adam’ı bir yandan da geriyordu…

Gülümsedi… “Herhalde bir gün geriye dönersem bu halimle dönmeyeceğim” diye düşündü. Buraya gelirken geçtiği şehirlerden birinde bir müddet kalır, kendine bakım yapar, yeni giysiler alır ve mutlaka eski şık haliyle birden bire ortaya çıkardı…

Beni gerçekten sevenler ne yapar acaba?” diye düşündü.

Bu kelime kafasında çınladı! Zaman zaman vicdan azabı çekmesine neden olan yakın arkadaşlar, dostlar mutlaka sevinirlerdi. Keskin bir kişilikti o… Prensipleri, köşeleri vardı, sevdiğini tam sever, yaşamından sildiğini tam silerdi. “Belki de beni anlayacaklardır” diye düşündü.

Bir tek sahibi olduğu apartmandaki görevliye çok uzun zaman gelmeyeceğini söylemiş, dairesinin tüm masraflarını otomatik ödemeye aldığını ve kendisini soran olursa; başına kötü bir iş gelmediğini ama uzaklara gittiğini söylemesini tembihlemiş ve bolca bahşiş bırakmıştı…

Bu gölün kenarında bir kulübede yaşamaya, toplumdan uzaklaşmasına birkaç neden sebep olmuştu bunlardan biri gönülle mi ilgiliydi? Yoksa olmayan birine duyduğu özlem miydi?  Bu durumu hiç aklına getirmemeye çalışır, yok saymaya gayret ederdi. Ancak son günlerde içinde başlayan topluma geri dönme dürtüsü ile birlikte anıları da anımsamaya başlamıştı.

İnsanların ortak paydaları, sevme, sevilme duyguları ve her türlü davranışları alışkanlıkları farklı olabilir ki öyledir. Karşı tarafın kabul etmediği kimi alışkanlıklar ya da davranışları bir tarafın ısrarla talep etmesi hali ise diğer taraf için baskıdır. Bir ilişkide en güzel olan; taraflar arasında farklı alışkanlıklar ya da davranışlar olmamasıdır. Ortak payda denilen olgu işte bu zamanda ortaya çıkar… Bu nedenle sağlıklı ilişkilerin süreğenliği, ortak paydaların çokluğu ile doğru orantılıdır.  

Sevgi ile yalan ise yan yana ya da iç içe olabilir mi? Çok sevildiğine eminsiniz ama geri kalan ne varsa yalan! Çelişki… Sadece çelişki… Bir yandan en ufak ayrıntılarda bile durumu kurtarmak için yalanlarla karşılaşmak, öte yandan fazlasıyla sevildiğini bilmek… Döndüğünde ya da dönerse yaşamında hiçbir yalan türü olmamasını istiyordu. Buna; salt kadın erkek ilişkileri için değil, tüm dost ve arkadaşlar için dikkat edecekti… Beyaz yalan tabirinin ne kadar aptalca olduğunu düşünerek gülümsedi. Yalanın; beyazı, kırmızısı, mor ya da patlıcan rengi olanı var mı ki? Sonuçta hepsinin kategorisi aynı şekilde “yalan” değil miydi?

Gölün kenarında, doğada geçen süre içinde yaşadığı her şey gerçekti, yalansızdı! Soğuk, sıcak, yağmur, Güneş ve diğer tüm tabiat…

Şehirden ayrılmasına az kala bir arkadaşı ile tüm ilişkisini kesmişti ve bu durum onu hayli üzmüştü. Etrafında tasvip etmediği, karanlık kimi ilişkileri olan bir arkadaştı bu… İnsan evladı varsa nasıl ki onun etrafındakilere ihtimam gösterir, Adam’ın tepkisi de aynı şekildeydi. Bu kişi bir gün karşısına çıkmış ve yeniden eskisi gibi dost olmak istediğini söylemişti! Arkadaşına hâlâ o karanlık kişilerle irtibatta olup olmadığını sorduğunu anımsadı. Ona, kendisine karışamayacağını ama onun da kendisi ile dost olup olmamakta özgür olduğunu söylemişti. Sen benimle yine eskisi gibi dost ol, ben pisliklerimi sonra  temizlerim babında bir şeyler söylemişti arkadaşı. “Acaba ne yapıyor?” diye düşündü. Eskisinden beter batmış da olabilirdi süreç içinde… “Her neyse” dedi her koyun kendi bacağından asılır…Bu anımsamanın ardından “Bundan sonraki yaşamımdaki beklentiler arasında çelişki de olmasın” dedi…

Ve ardından; “Döneceğim” ama biraz daha, tam anlamıyla arınmam için “Biraz daha zaman” dedi… Kendisi de bir şeylerle çelişmemeliydi. Onu yeniden görenler vardığı farkındalık mertebesini “fark” etmeliydiler…

Adam; gün boyu, bir yandan düşünerek, öte yandan çalışarak yorulan bedenini ve ruhunu dinlendirmek için yatağa uzandı.

Adam; uyudu…




SON DEMLERİNİ VURAN BİR EYLÜL GECESİ


Gece; Eylül, Eylül kokarak yaklaşıyordu! Güneş henüz batmamış, denizin maviliği ile buluşmaktaydı. Aradaki kaç bin mesafe ile geceye hazırlanıyorlardı birlikte…

Güneş; üzerindeki kırmızı giysiyi yavaşça çıkararak denizde kaybolmaya başlayınca,  deniz de çıkardı mavi giysisini ve gecenin karanlığını aldı üstüne… Kırmızı ve mavi son demlerini vuran bir Eylül gecesinde kayboldular…

Eylül’ün kokusu diğer aylara benzemez. Çünkü bazen bitiş, bazen de başlangıçtır Eylül… Bazen yiten bir koku, bazen de yeni duyulan bir hazdır Eylül…

Son demlerini vuran bir Eylül gecesiydi yaşanan…


Bojidar Çipof
26 Eylül 2015 


20 Kasım 2015 Cuma

ŞİİR: YAĞMUR ELLERİME DÜŞÜRDÜ SENİ... (BOJİDAR ÇİPOF)



Gönül bu, akıl sır ermez ki!
Artık başka gözler güzeldir,
Birine hoş geldin demiş,
Başka tenlerin kokusudur burnunda…
Yüreğini tıklım tıklım doldurmuş,
Gayri saklamamıştır sen diye birini…

Gönül bu, akıl sır ermez ki!
Dizelerinde arasan da kendini
Bundan öte onu anar, ona yazar…
Akarsu misali yatağını bulmuş,
Rüzgâr savurmuştur başka sevdalara
Gayri sen diye biri mazidir onda…

Gönül bu...

Bojidar Çipof
2 Kasım 2014 

19 Kasım 2015 Perşembe

ŞİİR: HOŞ GELDİN (BOJİDAR ÇİPOF)


Sert rüzgârlar bitti

Şimdi sessizlik zamanı

Kuvvetli poyraz yerini bana bıraktı

Bu sessizlik çok sürmez

Ben fırtına isterim hayatımda

Ayaklarım yerden kesilmeli

Savrulan yapraklarla raks etmeliyim

Ruhum havalara uçmalı

Kalbim onunla güm güm atmalı

Yüreğim onun ışığından ısınmalı 

Ve ikimize bir kış masalı yazmalıyım

Çiçeklere teninin kokusunu,

Kuşlara gözlerini anlatmalıyım

Ben; Ben’i O’na verdim ve dedim ki;

Yukarıdan aşağıya bir kez daha oku

Bunlar Sen’in…

Bir başkasının yeri değil sana verdiğim

Hoş geldin…


Bojidar Çipof
24 Ekim 2014 



ŞİİR: SADECE SEN BANA FISILDA (BOJİDAR ÇİPOF)



Sadece sen bana fısılda
Dünya’yı sessize aldığımda
Seni dinlerken ses etmesin
Severken beni yormasın diye…

Sadece sen bana fısılda
Kelimelerin içini birlikte doldurduğum
Güz zamanı; ateş misali içimi ısıtan
Duvarlarımı aşıp gelen duman gözlü…

Sadece sen bana fısılda
Sesinle ruhumun gençleştiği
Kalbimin kuru mürekkebini yazdıran
Güneş misali etrafıma hare hare ışık saçan…

Sadece sen bana fısılda
Gözlerine baktığım anlarda
Ruhuma aş, gönlüme ilaç ettiğim
Gönlümdeki canlılığın sebebi…

Sadece sen bana fısılda… 

Bojidar Çipof
30 Ekim 2014




18 Kasım 2015 Çarşamba

ŞİİR: İÇİMDE GÜZ, DIŞIMDA YAZ… (BOJİDAR ÇİPOF)




İçimde güz, dışımda yaz…

Kaç mevsimi aynı anda yaşıyorum

Bir yandan sessizliğime inat,

Vuruşları yüreğimde iz bırakırcasına,

Camlarımı yağmur taneleri tırmıklıyor

Öte yandan bakıyorum yıldızlar yok!

Ay gibi sinmişler bulutların arkasına…

Kalbimde kendime saklarken güz’ü,

Yaz’ı gösterme çabasındayım yüzümde

Ne kötü; yaz iken kış’ta kalmak ne kötü

Kaç mevsimi aynı anda yaşamak!

İçimde güz, dışımda yaz…


Bojidar Çipof
26 Temmuz 2014 

17 Kasım 2015 Salı

ŞİİR: BANA GELEN ARMAĞAN (BOJİDAR ÇİPOF)



Dilim kalemdi mısralarda ama
Ruhumun çatlakları gibiydi satırlar
Oysaki her şey yazılabilirdi beyaz kâğıda
Aşk yoktu, belki ondan üveydi kelimeler,
Üveydi de ondan anlatamazdı cümleler
Ancak gönlün efkârlanacak yeri de olmalı 
Sebil olup akmalı içindeki duygular
Hayâlde biri de olmalı ki ses versinler sana…

Güneşsiz gecelerde bir armağan dilerken,
Tünelin ucundaki ışığı beklerken,
Mustarip lisan aniden konuşuverir
Hele gönlün ucuna takılmış bir de el görünce
Ruhunun çatlakları kapanıverir birden
Damlalar artık sevda dolu mısralardır
Yağmur olup boş kâğıda yağarlar
Sana gelen armağanın aşkıyladır bu…


Bojidar Çipof
26 Kasım 2014 Yeşilköy

15 Kasım 2015 Pazar

RUM PATRİĞİ’NİN BULGARİSTAN GEZİSİNDE POLİTİK SKANDAL

Rum Patriği Bartholomeos, geçtiğimiz 7 Kasım’da Sofya’ya giderek bir ziyarete başlamıştı. Bu ziyaret kapsamında; Bulgar Patriği 1.Neofit, Cumhurbaşkanı Rosen Plevneliev ve Başbakan Boyko Borisov ile özel görüşmeler yapmak ve Bulgaristan Bilimler Akademisi tarafından kendisine verilecek olan fahri doktora ünvanını almak üzere gidiyordu. Ayrıca Cumhurbaşkanı Rosen Plevneliev tarafından kendisine Bulgaristan’ın en yüksek devlet nişanı olan "Stara Planina Nişanı” da verilecekti.

"Stara Planina Nişanı”nın Bartholomeos’a verilecek olması bazı kesimlerce sert tepkilere neden oldu. Bartholomeos Sofya gezisi esnasında soru soran gazetecilere bu ziyaretinin gerekçesini; geçen yıl ölen Bulgar Patriği Maksim'in daha önce İstanbul'da Rum Patrikhanesi'ne yaptığı ziyaretin bir iadesi olarak açıkladı.

Ancak başta yüksek tirajlı  “Trud Gazetesi olmak üzere çeşitli medya organlarında verilecek nişandan ötürü tepkisel haberler çıktı. Çıkan haberler arasında, bu gezinin bir maksadının da  -her ne kadar Kasım’da yapılıyor olsa bile- 18 Şubat 1945 tarihinde, Bulgaristan Kilisesi ile Patrikhane arasında yapılan bir protokolün 70. Yılı için olduğu belirtilmekteydi.

1870’te Sultan Abdülaziz tarafından verilen “Bulgar Eksarhlığı Fermanı”nın ardından, Rum Patrikhanesi Bulgar Halkı’nı “Shizmatik” (Aforozlu) ilân etmişti. 1945 ise shizmanın ortadan kaldırıldığı tarihtir.

(Yazımızın sonunda 1870 Fermanı ile 1945 Protokolü hakkında tarihsel bilgiler içeren bilgi notlarımız bulunmaktadır.)

Rum Patriği Bartholomeos, ilk olarak Bulgar Ortodoks Kilisesi Patriği Neofit ile özel bir görüşme yaptı. Bu görüşmede her iki taraftan yüksek rütbeli ruhaniler ve misafirler de yer aldılar. 8 Kasım’da Sofya’daki “Aleksandar Nevski Katedrali”nde, Bulgaristan'ın eski Kralı ve bir dönem başbakanı olan Simeon Sakskoburgotski, Spor Bakanı Krasen Kralev ve bazı diplomatların da katıldığı bir ayinden sonra Bartholomeos 45 dakikalık bir konuşma yaptı. Konuşmasındaki 30 dakikayı bir skandala yol açacak ifadeler kullanarak sürdürdü.

1870 Bulgar Eksarhlığı Fermanı’ndan başlayarak tarihsel bir anlatımla ve Bulgar Kilisesi Tarihi’ni de eleştirerek 2. Dünya Savaşı esnasında eski Ege Makedonya’sı coğrafyasında bulunan kentlerdeki, Bulgar Kiliselerinden toplanarak Bulgaristan’a getirilen dini anıtların ve tarihi ikonaların Yunanistan’a geri verilmesini istedi. Bulgar Basınında bu konuşma çok sert, kırıcı, azarlayıcı ve aşağılayıcı olarak nitelendirildi. Konuşmadaki; üstünlük iddiası, Yunan Kilisesi’nin hegemonyasını öne sürme ve Bulgarları aşağılama tavırları, Bulgarların infialine neden oldu.  Bulgarların Yunan Kilisesi sayesinde Hıristiyan ve Bulgar olarak kalabildiklerini de öne süren Patrik, “Ancak Bulgaristan bize hiç minnettar olmadı” dedi. Ertesi çıkan tüm gazetelerde tepki haberleri yer aldı.

Bu konuşmanın ardından birçok Bulgar tarihçi de tepkisel olarak çeşitli televizyonlara çıkarak açıklamalarda bulundular ve söz konusu anıtlar ve ikonaların, o dönemde Bulgar Kiliselerine ait olan Ohri, Seres ve Drama’da bulunan Bulgar kiliselerinin dini objeleri olduğunu ve savaşta imha edilmemek için Bulgaristan'a getirildiğini hatırlattılar. Rum Patriğinin “Bulgaristan'ın 2. Dünya Savaşı’nda Yunanistan'da ele geçirdiği ve çaldığı  anıtlar ile ikonaları geri istiyoruz. Aldığınız yere geri gönderin!” şeklindeki sözlerini ise “Skandal ve Yüzsüz Bir İstek” olarak nitelendirdiler. Pazar günü sabah ayininden sonra programa uygun olarak Bulgaristan Bilimler Akademisi tarafından Bartholomeos’a "Fahri Doktora" unvanı verildi.

9 Kasım Pazartesi günü ise programa göre Bulgaristan Cumhurbaşkanı Rosen Plevneliev'in elinden ülkenin en yüksek devlet nişanı olan "Stara Planina Nişanı”nı almak üzere Cumhurbaşkanlığı binasına geçildi. Ancak törene katılanların çoğu böyle bir konuşmanın ardından Cumhurbaşkanı tarafından Stara Planina Nişanı”nın verilmesine dahi tepkiliydiler. Bulgaristan Kilisesi’nin üst düzey temsilcileri metropolitler ve diğer ruhaniler, Cumhurbaşkanı Rosen Plevneliev’in makamında yapılan törenden sonra, toplu fotoğraf çekimine katılmayarak Patriği boykot ettiler. Bir Bulgar gazetesinde ise Bartholomeos'un bu beklenmeyen çıkışı; Bulgaristan Kilisesi üzerinde hep etkili olan Rus Kilisesi’ne karşı bir gövde gösterisi olarak nitelendirildi.  

Pazartesi saat 18.00’de planlanan Başbakan Boyko Borisov ile özel görüşme; Başbakanlık tarafından hiçbir gerekçe gösterilmeksizin iptal edildi. Rum Patriği de bu gelişmenin ardından yapacağı basın toplantısını iptal etti.

Bulgaristan BTV Televizyonu’nun 9 Kasım tarihli gece haberlerinde (özetle) şu haber çıktı:

Bartholomeos 2. Dünya Savaşı sırasında Ege Makedonyası’nda bulunan Bulgar kiliselerinden ülkeye getirilen dini objeler ve ikonaların Yunanistan’daki alındığı kiliselere iade edilmesini istedi”. Bartholomeos'un akşamüstü için öngördüğü özel basın toplantısından da gerekçe gösterilmeden vazgeçildiği belirtildi. Aynı canlı yayına bağlanan Muhabir Hristina Baksanova; Patriğin Bulgarları hırsızlıkla suçlaması ve ortaya çıkan tepkilerden ötürü, Bulgaristan Başbakanı Boyko Borisov’un ertesi gün Patrik Bartholomeos ile yapacağı, önceden planlanan görüşmesini gerekçe göstermeden iptal ettiğini duyurdu.

Bulgaristan Cumhurbaşkanı Rosen Plevneliev, skandal niteliğindeki böyle bir talep ve suçlanma karşısında bunu hiç beklemediklerini ve çok şaşırdığını, kendi tertiplediği ödül töreninden bir gün sonra itiraf etti. Bulgar Basınında bu sonradan gelen itiraf için; Bulgaristan Sosyalist Partisi Başkanı Mihail Mikov’un, Ulusal Meclis Başkanı Tsetksa Tsacheva’yı göreve çağırarak, Bartholomoes’a verilen devlet nişanının iptal edilmesini ve bunun Resmi Gazete'de derhal yayınlanması için verdiği soru önergesinin ardından “Mecburen yaptı” şeklinde değerlendirmesi yapıldı.

Bu gezi esnasında bir başka gelişme de önde gelen bilim ve din adamları tarafından hazırlanmış, 256 imzalı bir deklarasyon Bartholomeos’a verildi. Aralarında Prof. Klimentina İvanova, Prof. Vasil Güzelev, Prof. Vasil Markov olmak üzere 28 Profesör ile 32 doçentin de imzaladığı bu bildiri; “Bulgaristan Patrikliği’nin Ortodoks Kiliseleri Arasında 5.Yeri Alması İçin Çağrı” adıyla sunuldu.

Bulgaristan BTV Televizyonu’nun 11 Kasım tarihli sabah haberlerinde Bulgaristan Bulgaristan Ulusal Müzesi Müdürü Bojidar Dimitrov’un katıldığı bir röportajda (özetle) şu haber çıktı:

Rum Patrikhanesi tarafından yaratılan skandal ile ilgili ne diyeceksiniz? Nasıl tanımlamamız lazım bu ruhani materyalleri aldık mı? Bartholomeos’un deyişiyle çaldık mı?…Bu materyaller o tarihte Ege Makedonya’sında bulunan Bulgar yönetimi altındaki bölgelerden savaşta imha edilmemesi için getirtilmiştir. Çalınmamıştır! Ohri, Seres ve Drama kentlerindeki 49 Hıristiyan köyün 45’i Bulgar köyleridir ve bu 45 köyün bulunduğu kiliselerden alınmış dini materyaller bahis konusudur. Biz nasıl bunları çalmış olabiliriz. Topladık ve muhafaza ettik. Bunu yapmamış olsaydık o savaş esnasında zaten imha olacaklardı. …Peki, bu durum niye yaratıldı. …Bilmiyorum! Sadece bir ay evvel İstanbul’da kendisi ile görüşen bir heyette bulundum. Bulgaristan Ulusal Müzesi Müdürü olarak bana bu konuda tek bir kelime edilmedi. Gerçekten şaşkınız! Başbakanımızın Bartholomeos ile yapacağı görüşmeyi gerekçe belirtmeden iptal etmesi çok doğru olmuştur. Bu dini değil politik bir harekettir, Yunanistan Devleti’nin müdahil olabileceği bir durumdur. Siyasi olmayan bir kurumun yarattığı bir skandaldır.

Hadi ben de Bulgaristan Ulusal Müzesi Müdürü olarak Selanik’e bir ziyaret yapsam ve orada Batı Trakya’yı ve Ege Makedonya’sını ne zaman bize iade edeceksiniz?  -ki bunlar da 1. Dünya Savaşı’nda bizden zorla alınan yerlerdir- şeklinde bir soru sorsam başıma acaba neler gelir? Beni o anda döverler ve sınır dışı ederler! …Peki! Anlıyorum ki hiçbir şeyi iade etmeyeceğiz, bu bir filetizm (Din adına milliyetçilik) davranışıdır.”

Bahsi geçen anıtsal değeri olan objeler ve ikonaların büyük bir kısmı Ulusal Tarih Müzesi’nde, bir kısmı ise İvan Duycev Kültür Merkezi’nde bulunmaktadır.

Bulgaristan BTV Televizyonu’nun 11 Kasım tarihli sabah haberlerinde Bulgaristan Sen Sinodu’ndan Dionisiy’in katıldığı bir başka röportajda ise (özetle) şu haber çıktı:

Bu skandal yeni değildir ve böyle bir hareket yapılması daha önceden de bekleniyordu. Ama bu tema devletlerarası bir durumdur. Kiliseler arası bir durum değildir ve zaten bu ruhani materyaller de devlete ait iki farklı kurumda sergilenmektedir. Yani Bulgar Patrikhanesi’nin uhdesinde değildirler. Bartholomeos samimi ise bu durumu Patriğimiz Neofit ile gelir gelmez yaptığı özel görüşmede dile getirmeliydi. Bu görüşmede gerek bizim Patriğimiz ve üst rütbeli ruhanilerimiz ve gerekse Patrik Bartholomeos ve beraberinde gelen ruhaniler arasında çok sıcak bir hava vardı. Şaşkınız!

Türkiye’deki gazetelerde bu olay ile ilgili çıkan haberlerde ise çok önemli hatalar yapıldı. Çünkü Bartholomeos bu anıt ve ikonaları İstanbul’a, Rum Patrikhanesi’ne getirmek için değil, Yunanistan’a iade edilmesi için istemişti. Bir gazetemizin haber sitesinde çıkan; “Patrikhane’ye ait aziz ikonalar gerçek sahibine iade edilmeli…(…)…Fener Rum Patriği bizi resmen hırsızlıkla suçluyor. Hâlbuki bahsettiği ikonaların gerçek sahibi bizleriz. Asıl Fener Rum Patrikhanesi yüzlerce yıl önce onları bizden çalmıştır” sözleri ile yine bir başka gazetenin haber sitesinde çıkan “Ancak eski dönemi de gözden geçirmek gerek. II. Dünya Savaşı sırasında çalınan ve Patrikhane’ye ait aziz ikonalar gerçek sahibine iade edilmeli” şeklindeki haberler kanımızca Bulgaristan kaynakları irdelenmeden yapılmış acele haberlerdir. Yukarıda da değindiğimiz gibi Rum Patriği Bartholomeos, bu anıt ve ikonaları İstanbul’a getirmek için değil, Yunanistan’a iade edilmesi için Bulgaristan’dan istemişti.  

htthttps://21yyte.org/tr/

1870 BULGAR EKSARHLIĞI FERMANI HAKKINDA BİLGİ NOTU

Sarayda söz sahibi ve padişah ile yakın dost ve Rumlaşmış bir Bulgar olan Stefan Bogoridi [1] Bulgarların lehine bir takım girişimlerde bulunmaya başladı ve 18 Eylül 1848’de padişaha bir mektup yazarak İstanbul’da yaşayan Bulgar Cemaati’ne mahsus bir papaz evi kurulması için müsaade istedi. Stefan Bogoridi’nin mektubuna,  23 Eylül 1849  (6 Zilkade 1265) tarihli padişah iradesi ile izin verildi. [2] Bogoridi, şu anda üzerinde Demir Kilise’nin (Sveti Stefan)  bulunduğu, kendi mülkü olan ve üzerinde bir ev bulunan arsayı papaz evi yapımı için bağışladı. 9 Ekim 1849’da papaz evi ya da küçük kilise denilen ibadethane tamamlanarak 23 Ekim 1849’da yapılan bir törenle Arhidyakon Stefan (Aziz Stefan) adı ile takdis edildi. [3]

Yönetim kurulu bir süre sonra kilisenin karşısına bu gün de  “Metoh” olarak adlandırılan binayı inşa ettirmek için padişahtan izin aldı. 3 katlı ve 25 odalı bir bina olarak kısa sürede tamamlandı. Bina üzerinde bu gün de muhafaza edilmiş, görülebilen ve binanın üst kısmını bir uçtan diğer uca saran, Slavca bir yazı ile Padişaha teşekkür vardır.

Bulgarların bu dönemde milli duyguları uyanmakta, okulları için, milli ruhanilik için ve Bulgarca basılmış kitaplar için mücadele etmeye başladıkları izlenmektedir. [4]  Bulgarların patrikhanenin idaresinden kesinlikle ayrılma eğilimine girmeleri ve büyük bir kilise inşa etmek üzere padişaha bir dilekçe vermek üzere gerekli hazırlıkları yapmaları, Rum Patriği Kirilos’u harekete geçirdi. Bulgarları kazanmayı amaçlayan bir yaklaşımla bu istidayı bizzat kendisi saraya götürdü [5] ve Eylül 1858’de verilen bir fermanla kilise inşaatı için izin alındı. Bir yıl sonra, 25 Ekim 1859’da yapılan bir törenle de bu günkü Demir Kilise’nin bulunduğu yere temel atıldı. [6]

Bir süre sonra zeminin sağlam olmadığı ve denize doğru kaydığı ortaya çıkacak ve inşaat işi duracaktır. Zemine Buharlı bir şahmerdan kullanılarak, birkaç yüz adet çam ve meşe kazık zemine çakılarak sağlamlaştırılma yoluna gidildi, ancak bundan kesin bir sonuç alınamadı. Bu arada kilise yapımı için toplanan para da bitti ve temelleri zemine kadar atılmış bir şekilde kilise inşaatı yarım kaldı. [7]

Yıllar geçtikçe Rum ve Bulgarlar arasındaki anlaşmazlıklar daha da artmıştı. 1869 yılına gelindiğinde; bu çok uzayan mücadeleden ve kilise kavgalarından artık rahatsızlık duymaya başlayan Babıâli ve Ali Paşa meseleyi ele aldı ve önemli bir adım atarak 1869 yılında Rum ve Bulgarlardan itibarlı kişileri bir araya getiren bir komisyon kurdu. Ortaya çıkan mazbatanın maddelerine Patrikhane’nin itiraz etmesine rağmen mazbata Ali Paşa tarafından 5 Mart 1870’de Babıâli’ye sunuldu. [8] Meseleyi bir ferman ile çözmeye karar veren Sultan Abdülaziz de 6 Mart 1970’de Bulgarlara müstakil bir kilise kurulmasını, ruhani ve idari açıdan bağımsız olmalarını kabul etti. [9]

11 Mart 1870’de (8 Zilhicce 1286) 11 maddeden oluşan “Bulgar Eksarhlığı Fermanı” kabul edildi. [10] Rum Patrikhanesi ise 5 Nisan 1870’de bir mazbata ile bu fermana itiraz etti. Uzun bir dönem yazışmalar, itirazlar süreci yaşandı ve Ferman bu süre içinde yürürlüğe giremedi. Sonunda 6 Mart 1872’de (25 Zilhicce 1288) Sultan Abdülaziz’in izniyle Vidin Metropoliti Antim Efendi ilk Bulgar Eksarhı olarak seçildi. Bütün illerde bulunan Bulgarlar padişaha şükran mektupları göndermeye başladılar. Rum Dini Meclisi 10-24 ve 28 Eylül 1872 tarihlerinde yaptıkları üç oturum neticesinde padişah fermanına rağmen tüm Bulgarları aforoz etti. [11]

1877’de, Rusya’nın Osmanlıya savaş ilan etmesi Eksarh Antim’in gözden düşmesine neden oldu. Şüpheli kişilerle görüştüğü saptandı ve azledildi. 6 Mayıs 1877’de yapılan seçimle ikinci Eksarh olarak sarayın itimat ettiği Lofça Metropoliti (Lazar Yovçev 1840 -1915) Eksarh Yosif seçildi ve kendisine Birinci Rütbe Mecidi Nişanı verildi. [12] 1872’den 1945’e kadar tüm Bulgarlar Rum Patrikhanesi tarafından aforozlu (Shizmatik) sayıldılar.

1945 PROTOKOLÜ HAKKINDA BİLGİ NOTU

9 Eylül 1944’de Bulgaristan’da Sovyet Rusya destekli komünist bir rejim kuruldu. Bulgaristan Hükümeti dış dünya ile bağlarını tamamen koparmamak, hatta bazı ülkelere sempatik görünmek için Bulgar Ortodoks Kilisesi’ni destekler bir havaya girdi. Amaç kiliseyi devlete bağımlı/kukla bir idare olarak yönetmekti. Galip devletler siyasi etki alanlarını paylaşırken, Balkanları Sovyet Rusya’ya bırakmışlardı. Dış ülkeler ile olan ilişkilerinde bu ülkelere sempatik görünmek Rusya için de çok gerekliydi. Rusya’nın yöneticileri komünist idare altındaki -Bulgaristan gibi- diğer ülkelerin ulusal kiliselerini de kendi kiliselerine manevi açıdan bağımlı hale getirmeye çalışıyorlardı.

Ocak 1945’te, Moskova’da bir Ortodoks birliği toplantısı yapıldı. Fener Rum Patrikhanesi temsilcilerinin de katıldığı bu toplantıya; Bulgar Kilisesi temsilcileri katılamıyordu. Burada, Rus Patriği ”Kardeş Bulgaristan Kilisesi’nin de artık Ortodoks birliğine dâhil olması gerekir. Bu yolda her şeyin yapılması gerekmektedir.” fikrini ortaya attı. Bunun üzerine Rum Patriği; Bulgarların kendisine bir mektup yazarak 5 Mart 1870 tarihli padişah fermanı ile başlayıp 1872 yılında aforoz ile noktalanan ayrılık için özür dilenmesini istedi. Rus Patriği tarafından da benimsenen bu çözüm Bulgar Ortodoks Kilisesi’ne derhal bildirildi.

21 Ocak 1945 tarihinde, Sofya’da acele olarak bir kilise genel kurulu toplandı ve Sofya Metropoliti Stefan Eksarh seçildi. Yine aynı kurulda komünist yöneticilerin dikte ettirdiği “Bulgar Ortodoks Kilisesi Tüzüğü” de onaylandı. Stefan, Eksarh seçilir seçilmez -aynı gün-  Rum Patrikhanesi’ne Rusya tarafından tavsiye edilen şekilde bir mektup yazdı. [13] 

3 Şubat 1945’de Nevrokopski Boris ve Tırnovski Sofroniy adlı iki Bulgar metropoliti, İstanbul’a geldiler ve Şişli’deki Eksarhlık binasına  -o tarihte sadece Eksarhlık Vekilliği- yerleştiler. 5 Şubat 1945’de o esnada İstanbul’da bulunan Bulgaristan uyruklu Arhimandrit [14] Andrey Veliçki ile birlikte Rum Patrikhanesi’ne giderek shizmanın kaldırılması ile ilgili görüşmelere başlanmasını rica ettiler. Şubat ayı içinde yapılan bir kaç görüşme sonucunda shizmanın kaldırılmasına karar verildi.

19 Şubat 1945’da Rum Patrikhanesi ”Tomos” denilen bir belge yayınlayarak Bulgar Kilisesi’ni tanıdığını ve kucakladığını açıkladı. Fener Rum Patriği Benyamin ile beraber Rum Patrikhanesi Sen Sinodu’nu teşkil eden 12 metropolit bu belgeyi imzaladılar.

19 Şubat 1945 tarihli bu Protokolde, iki tarafı bağlayan hiçbir madde bulunmamaktadır. İstanbul Bulgar Ortodoks Cemaati’ni ilgilendiren tek madde olan “D” maddesi ise karşılıklı olarak papaz kutsanmasına yardımcı olunması ile ilgili bir paragraftır. [15]

Bahsi geçen protokolün aslının bulunamamış olduğu gibi “Tomos” denilen dini belgenin de aslı ortada yoktur. Bulgar Kilisesi temsilcilerinin ise -ki bunlar Bulgar Vatandaşı 3 kişidirler- Türkiye’de yerleşik ve yaklaşık çoğu Türk Vatandaşı olan bir topluluk olan Türkiye’deki Bulgar Ortodoks Cemaati’nin dini hakları üzerinde böyle bir anlaşma yapmaya hakları yoktu.

Bu nedenle Türkiye Devleti devreye girerek protokolü imzalayan üç kişilik Bulgar heyetinde olup İstanbul’da yaşayan (Bulgar uyruklu) Andrey Veliçki’nin görevine devletce tarafından son verdirilmiş ve 6 Aralık 1945’te ülkeyi terk etmesi istenmiştir.

-------------------

[1] Osmanlı Tarihi sürecinde; Stefanaki Paşa ya da Aleko Paşa diye bilinir.  

[2] Başbakanlık Osmanlı Arşivleri, Bulgaristan İradeleri, No:18, Lef 1. Eksarh Yosif 1889 yılında aynı yere yeni bir kilise yapımı için müsaade için Babıâli’ye müracaatta, bu müsaadenin 8-17 Ekim 1849’da (Evahir-i Zilkade 1265) verildiğini belirtmektedir.

[3] Pars Tuğlacı, Bulgaristan ve Türk Bulgar İlişkileri, İstanbul 1984 s.67

[4] Tsarigratski Vesnik,  30 Mart 1857, Sayı:322

[5] BOA,   Bİ, No:876, Lef 7.

[6] Hasan Kuruyazıcı,  Mete Tapan,  Sveti Stefan Bulgar Kilisesi,   İstanbul 1998,  s. 21 Yapı Kredi Yayınları

[7] Hasan Kuruyazıcı,  Mete Tapan, a.g.e.,  s. 23

[8] BOA, Düvel-i Ecnebi Defteri, Bulgaristan Berat Defteri, sayfa 1 hüküm 1 ve BOA,   Bİ, No:104’den naklen.

[9] BOA,   Bİ, No:104’den naklen.

[10] Başbakanlık, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün 14 Kasım 1996 tarihli Bojidar Çipof’a hitaben verilen cevabi mektuptan alıntı.

[11] Bulgar Patrikhanesi Arşivi Müdürü Dr. Hristo Temelski’nin, 1870 shizması ve Bulgar Eksarhlığı’nın kuruluşu ile ilgili olarak Bojidar Çipof’a hazırladığı çalışmadan alıntı.

[12] BOA İrade-Hariciye, No:16616 ve 166637’den naklen. 

[13] Bulgar Patrikhanesi Arşivi, Tarih:  21 Ocak 1945,  protokol no: 360, Ortodoksia Dergisi 1945 Şubat Özel Protokol Sayısı, s. 54-55-56-57 Bahsi geçen mektupta 21 Ocakta toplanan kurul ve kurulda alınan kararlar hakkında da ayrıntılı bilgi verilmektedir.

[14] Bir dini rütbe.

[15] Protokolün Rumca ve Bulgarca yazıldığı söylenen aslı ortada yoktur. Bilinen protokol suretleri veya tercümeleri ise şunlardır: 1/ Ortodoksia Dergisi 1945 Şubat Özel Protokol Sayısı’nda çıkan Rumcası, 2/ Bulgar Patrikhanesi arşivinden gelen suret ki üzerinde “Prepis ot prepis = suretten suret” yazmaktadır, 3/ 1945 yılında Bulgar Eksarhlığı İstanbul Temsilciliği’nin evrakları arasından bulunan Bulgarca bir kopya (Aslı Bojidar Çipof arşivindedir.)  Elde bulunan tüm kopyalar tercüme edilmiş ve tamamen birbirlerinin motomot tercümeleri olduğu görülmüştür. Burada İstanbul Bulgar Ortodoks Cemaati’ni ilgilendiren tek madde olan “D” maddesidir ve her iki tarafın karşılıklı olarak papaz kutsanmasına yardımcı olmaları ile ilgili bir tek paragraftır.