bujidar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bujidar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Temmuz 2019 Pazar

ŞİİRSİZ KALDIM!



Yürek suskun mısralar nazlı

Masmavi hayaller kara düşüyor akla

Gecenin hüznü de bir zalim

Yol vermiyor, tutmuyor kelimelerin rengi

Şiirsiz kaldım!


Bojidar Çipof 
21 Temmuz 2019


8 Mart 2019 Cuma

DÜNYA KADINLAR GÜNÜ

 

Yazımıza, tüm kadınların “8 Mart Dünya Kadınlar Günü” kutlu olsun diye başlamak ve rutin bir kutlama ve temenniler içeren birkaç tümce ile bitirmek isterdik.

Geçtiğimiz sene de buna benzer söylemler içeren bir makale yazmıştık ve ne yazık ki aradan geçen bir senede pek değişen bir hâl olmadığı da aşikâr… Ne acıdır ki bugün hâlâ töre cinayetlerini, berdelleri, kadın erkek eşitsizliğini ya da boş nedenlerden ötürü ortaya çıkan kıskanç koca vahşetlerini konuşuyoruz. Medyada bu tür haberler eksik olmuyor…

Aslında sadece biz bunları konuşmuyoruz. Gelişmiş diye, çağdaş diye adlandırılan ülkelerde de durumun pek iç açıcı olmadığını ifade etmek gerekiyor. Kadına yönelik ve aile içi şiddet aslında tüm Dünya’da bir sorundur.

Oysaki Türkiye; Atatürk’ün kadınlara bakış açısından kaynaklanan ve de onun önderliğinde oluşan yasalarla, Dünya’da gelişmiş ülkeler olarak anılan ülkelerden çok daha önce kadınlara eşit şartlar ile seçme ve seçilme hakkı veren ilk ülkelerden biridir. Atatürk’ün var ettiği Cumhuriyet değerlerine sahip olmaya ve hatta yitirmemeye çalıştığımız bir zaman diliminde iken ve acı ki bugün hâlâ töre, berdel ve kadın erkek eşitsizliği ile kadına yönelik şiddeti konuşuyor, tartışıyoruz... 

Dünya’da bir kadın tarafından yapılamayacak hiçbir meslek yoktur. Evet, kadın vücut olarak daha narin olabilir ama erkekler de kadının yapabileceği çok şeyi, ilk başta “ana” olmayı yapamazlar. İşte hayatın müşterekliği... 

Kadın ve erkek eşit değil eşdeğer konumda ve birbirini bütünleyici olmak zorundadır. Yaşamın bütünselliği içinde, Yüce Yaratanın farklı canlılara yüklediği görevler gibi, her iki cins de kendi özellikleri içinde yaşamın bir parçasını sırtlar ve götürürler. 

Kadınların büyük bir kısmı iş hayatında artık erkeklerden çok daha da başarılıdırlar. Bu belki de emeğin kadınlarca daha fazla ve cömertçe verilmesinden kaynaklanan bir tespittir. 

Kadın ve erkek arasında bir kıyas yapıldığında daima “veren” taraf kadındır. Doğum için “acısını”, ev işleri için “emeğini/zamanını”, çokça kere “ruhunu” ve saygısızca kullanılan “bedenini” hep verir ve bunların karşılığında -genelleme yaparsak- saygı ve sevgi görmez. 

Buna şimdi çok sayıda erkek tepki gösterecektir. Mutlaka bu tür sıkıntılar içinde olmayan, mutlu ve huzurlu bir yaşam içinde olan kadınlar da “Nereden çıktı bu yazı?” diyeceklerdir.

Bu satırlar; ezilen, saygı görmeyen, kullanılan, iş gücü ve beden olarak görülen kadınlar için yazılmıştır ve acıdır ki bunların oranı ülkemizde azımsanamaz. Umarız ki tüm kadınlar bu yazıdaki tanıma uymasınlar ve mutlu bir oran olarak kalmasınlar. Bu sağlanmışsa; o zaman Atatürk’ün başlattığı kadın erkek eşitliği ülkemizde sağlanmış demektir. Bunu gönülden görmeyi çok arzu etsek de ne yazık ki durum öyle değildir. 

Berdel”: kadının arzularının hilafına ver onu istemediği birine “karı” olarak ver gitsin!

Kocası öldü, “Aman namus dışarı kaçacak”. Kocasından 20 yaş ufak kardeşine nikâhı kıy!

Ya da sevgisiz bir babanın eline birkaç bin lira say ve “mal”  niyetine al!

Peki, ya kadın? “Olmaz ben o adama gitmem. Beni berdel diye değiş tokuş yapmayın.” Ya da  “Yahu o benim kardeşim. Ben nasıl onunla nikâh kıyarım” derse ve üstüne de evden kaçarsa? Yani töre denen şu canavara biat etmeyip kaçarsa ne olur?

Bunu “hâl” etmek ise en kolayıdır!

Alnının ortasından bir kurşun” ya da bir “köprüden aşağı” atılır ve “töre” yerine gelir, bu suretle de “namus” kurtulur, tabi ailenin “şerefi” de… 

Bir ömür boyu, iyi ve kötü günlerde yan yana olmayı kabul ederek ve bir yastığa baş koyarak başlanan süreç; nasıl şiddet ve baskı dolu günlere dönüşebilir ve bunu yapan nasıl bir “yaratık” olabilir?

Yukarıda değindiğimiz gibi sosyal, ekonomik ve eğitim düzeyi üst mertebede olanlarca da ve çokça kadına yönelik şiddet yapılmakta…

Burada ağız kokusunun göreceli tanımı “para” için kadının verdiği taviz ve ruhundan parça parça koparılan, örselenen duygular. Kapıyı vurup gidememek, o verilen bir lokma ekmeğe muhtaç olmak… 

Kadınlarımızın (genelde) ekonomik özgürlüğünün olmayışı da bir başka büyük sorundur. Hani erkeğin “ağız kokusu” derler ya bu hem “göreceli” hem de “reel” bir tanımdır. Ekonomik gücü elinde bulunduran, kendine ne isterse alan ve harcayan ama evine, ailesine karşı bu hususta duyarsız ya da katı olan ne kadar çok kişi vardır. Burada ağız kokusunun “göreceli” tanımı; “para” için kadının verdiği taviz ve ruhundan parça parça koparılan, örselenen duygulardır.

Kapıyı vurup gidememek, o bir lokma ekmeğe muhtaç olmak ne kötüdür…

Bu ağız kokusunun bir de reel tarafı var ama. Karşıdakine hiç saygı duymayan, kaba hatta sadist adamın hakikaten kokan ağzı ve vücudu…

Dayak” ise üstteki anlatımla tamamen doğru orantılı olan bir başka gerçektir… Bu durumlarda kadın bir de oynamak zorundadır. Zira istekli olmamak da çok zaman şiddeti başlatan bir husustur. Hatta erkeğin eksikliğinin de faturası kadına çıkar. Muvaffak olamayan erkeklerin yarattığı şiddetin yüzdesi işlevsellikte sorunu olmayan erkeklerden çok daha fazladır…

Bunu anlamak mümkün müdür? Akşam “adam” eve geldi ve sudan bir sebepten ötürü elini kaldırdı ve kadını dövmeye başladı… Ama o “adam” iş hayatında, kendi “sosyal” çevresinde o kadar çok saygın biri ki! Hatta bunu duyan kesinlikle inanmaz…

Akşam yemek öncesi “bir öğün dayak”, sonra muhtemelen küfürlerle geçen bir yemek, ama sıra yatma saatine geldi mi “yat aşağıya”… İşte bunu anlamak ise hiç mümkün değildir ve bu çok “menem” bir durumdur… “Döv ve sonra seviş”…

Elbette ki cinsellik tabiatın (karşılıklı) bir gerçeğidir ve olmazsa olmazıdır. Olunca da çok güzel olmalıdır ama kadın da erkek de (sadece)cinsel” bir obje değildir, sadece bir “beden” ise asla değildir. 

Her iki cinsin duyguları, hisleri, arzuları ve sevgileri vardır ve umarız bu kavramların içi; her iki cins için de karşılıklı, bencillikten uzak ve başta saygı ile dolu olsun... 

Kadın ve erkek eşit değil, eşdeğerdir. Birbirini bütünleyen ve tamamlayandır. 

Yukarıdaki satırlarda değindiğimiz gibi, şiddetin bir de görünmeyen tarafı var!

Etrafımızda “mutlu” gördüğümüz kadınların birçoğunun evde maruz kaldığı ama aileden, çevreden saklanan şiddettir bu…

Bu da maalesef bir başka “realitedir” ve etrafımızda bilmesek de “sıkça” yaşanan bir durumdur. Çok yakın arkadaşlarımızın hatta akrabalarımızın kaçının bu tür bir şiddet ve baskı altında olduğunu bizler bilemeyiz.

Yapılan araştırmalar; bilinmeyen, saklanan şiddet olaylarının, çevrece bilinenlerden çok daha fazla olduğu şeklindedir. 

Dünya’da bir kadın tarafından yapılamayacak hiçbir meslek yoktur. Evet, kadın vücut olarak daha narin olabilir. Ama erkekler de kadının yapabileceği çok şeyi, başta “ana” olmayı yapamazlar.

Kadın ve erkek eşit değil eşdeğer konumda ve birbirini bütünleyici olmak zorundadır.

Yaşamın bütünselliği içinde, Yüce Yaratanın farklı canlılara yüklediği görevler gibi, her iki cins de kendi özellikleri içinde yaşamın bir parçasını sırtlar ve götürürler. 

Kadınlar iş hayatında artık erkeklerden çok daha da başarılıdırlar. Bu; emeğin kadınlarca daha fazla ve cömertçe verilmesinden kaynaklanan bir durumdur. 

Umarız ki yukarıdaki tüm kötümser cümleler sahipsizdir ve sadece bizim kötümser bakış açımızdandır.

Yine umarız ki her evde, her birliktelikte karşılıklı sevgi ile ve saygı dolu bir yaşam sergilenmektedir. 

Umarız ki tüm erkekler; kadınları sadece bir beden değil de bir insan, duygularla dolu, sevgiyle dolu bir insan olarak görmektedirler. 


Tüm kadınların “Dünya Kadınlar Günü” kutlu olsun...

Sevgi dolu olsun…


Bojidar Çipof






14 Temmuz 2018 Cumartesi

İÇİM TIKA BASA DOLU


Yokluğunda o kadar çok özlem biriktirdim ki

Koyacak yer bulamıyorum

İçim tıka basa dolu…

Diyorum ki;

Bir kısmını sarsam sarmalasam

Sana yollasam…


Bojidar Çipof
11 Haziran 2018



12 Ocak 2018 Cuma

NE DE ÇOK VARMIŞ BİZDEN


Tam sözün bittiği yere ulaştık ki
Bir de baktım yol da bitmiş
Geri dönmek ise ne mümkün
Gidişli, dönüşlü kapalı yollar…
Söz yok, yol yok, dönüş de yok!
Vesselam bu süreçten çıkış da yok…

Etrafa şöyle bir baktım
Ne de çok varmış bizden
Sözsüz, yolsuz, dönüşsüz insanlar…
Sevineyim mi üzüleyim mi bilemedim
Ama bildim ki yalnız değiliz
Ne de çok varmış bizden…

Bojidar Çipof
13 Aralık 2017


4 Ekim 2017 Çarşamba

ZAMANA CİMRİ OLSAK


Ekim, sonra Kasım, ardından Aralık ve yeni Ocak, yeni sene derken seneler akıyor.

Ve tabi seneler akarken ömürden bakiye kalan da azalmakta ve ne kötü ki bakiyeyi bilmeden sarf etmekteyiz…

Artık ay Ekim. Sonbaharın o güzel ayı Eylül bitti. Kimilerimiz diğer aylar gibi bunu da hoyratça sarf etti!

Oysaki zamana biraz cimri olsak! Hoyratça sarf ettiğimiz anlara sahip çıksak. Ve bu anlarda yaşanan sevgilere de…


Bojidar Çipof 
2 Ekim 2017


GÜN EYLÜL KOKUYORDU…


Buram buram hasret eşliğinde gün Eylül kokuyordu…

Henüz düşmemiş yapraklar son günlerini yaşamakta, rüzgârla savrulacakları anı beklemekteydiler. Hâlâ düşmemiş olanlar; umutsuzca bekleyenlerin tavrı gibi tedirgindiler…

Sonu belli bir hikâyeydi bu… Kopmak ve savrulmaktı kaderde olan…

Henüz kopmamış yapraklar, son ana kadar direnmeye devam ettiler. Dallarından kopmamaya, rüzgâra boyun eğmeye çalıştılar ama nafile!

Ve sonunda son yaprak da yere ulaştı ama o da büyüdüğü ağacın dibine düşemedi. Rüzgâr acımasızdı. Bambaşka bir gövdenin önüne, başka gövdelerden kopmuş yaprakların üzerine savurdu onu…

Buram buram hasret eşliğinde gün Eylül kokuyordu.


Bojidar Çipof
4 Eylül 2017


2 Temmuz 2017 Pazar

TUTTURMAK!



Tam “Bu kez tutturdum” derken bir de bakarsın ki

Sanki “Piyango” biletine yanlış bakmışsın da

“Büyük İkramiye”yi sayı farkıyla kaçırmışsın gibi

Yine tutmamış!


Bojidar Çipof  
4 Haziran 2017




MISRALAR GÜN YÜZÜ GÖRSE



Saklaya saklaya iç içe geçtiler,

Üst üste yığıldılar!

Bir şeyler ayırmaya kalkıyorum

Olmuyor!

Ağzına kadar dolu bir depo misali

Aradığımı bulamıyorum…

Anlayacağınız çok fazla birikmişler

İçimde karman çorman duruyorlar mısralar…


Bazen kendime şöyle soruyorum:

“Yollamadıkça neden yazarsın?”

“Sadece gönlünde kalırsa kim görür bu satırları?”


Diyorum ki;

Sana bir şeyler yazsam?

Bu kez saklamasam derinlerde

Kelimelere esaret yaşatmasam

Mısralar gün yüzü görse…


Bojidar Çipof 
1 Temmuz 2017


NEYİN EKSİK?



Sordular “Neyin eksik?”

Dedim “Yarım eksik”

Dediler “Tam görünüyorsun”


Dedim “Bir de içime sorun”


Bojidar Çipof
25 Haziran 2017




29 Ekim 2016 Cumartesi

PEKİ!


Bu kez gerçekten bitti be gülüm…
Yaz gibi,
Daha ermemiş kış gibi,
Geçen zamanlar gibi,
Henüz bitiremediğimiz sene gibi…

Bu kez gerçekten bitti be gülüm…
Ne yazsam yollar sana çıkacak bu nedenle bu aralar pek yazasım yok…
En iyisi artık arada eski sözleri anımsayarak susmak desem de kalem geveze olunca bazen dayanamıyor…
Veda mektubundan bu yana düşünüyorum; bir gün karşılaşsak “selam” bile saklamadık ki!

Diyeceğin kalmadığında en anlamlı kelimedir şu: “ Peki!”

Bu kez gerçekten bitti be gülüm… 

Peki demiştim ya…


Bojidar Çipof
21 Ekim 2016


SU ALIP GÖTÜRMESE…


İki arada bir deredeyim!
Dereyi geçsem arada sıkışıyorum
Aradan sıyrılsam derede boğuluyorum
Birini bulsam, sıkı sıkı ellerini tutsam
Su alıp götürmese…

Bojidar Çipof
5 Ekim 2016



19 Haziran 2016 Pazar

ROMAN: GÖLÜN KENARINDAKİ ADAM


  
2010’da “Gölün Kenarındaki Adam” adlı bir roman yazmaya başlamıştım. Roman kahramanı “Adam” kendisi ile olan içsel kavgalarını ve yaşadığı ortamdaki negatif olguları, protest bir yaklaşımla her akşam uyumadan önce irdelemekte ve günün muhasebesini farklı açılardan yapmakta ve her bölüm “Adam uyudu!” cümlesi ile bitmektedir.

Şu an itibariyle bu sene içinde yayınlamayı dilediğim 4 bitmiş kitabım var. Bir yandan 30 sene sonra yeniden başladığım orkestra çalışmalarım öte yandan ise boşanmam sonrasında yaşadığım uzun süren ve beni manen yoran, gayrimenkullerle ilgili hukuksal süreç bu kitapları basmamı öteledi…

Ama orkestra çalışmalarımız, aldığımız işler ve aksatmadan yaptığımız provalar beni adeta gençleştiriyor. Müziğin gücü bu olsa gerek! An itibariyle yaşantımda tek bir pürüz yok! Anadolu’da çok söylenen “Çöpsüz Üzüm” misali “Huzur” içindeyim.

Bahsini ettiğim 4 kitabımı sayfa düzeni ve kapak dâhil tamamladım. Bu ara -bazı arkadaşlarımın da dikkatini çekmiş- artık şiir yazmıyorum. Çünkü 200’den fazla şiir ve bir o kadar da özdeyiş (=Aforizma ya da Özlü söz) içeren kitabıma sınır koydum. Aksi takdirde fazla sayfa sayısından ötürü kimse okumayacak!

Diğer kitaplar da aynı şekilde sayfa düzeni ve kapak dâhil hazır. Basma aşaması için orkestra ile ilgili projelerimizi biraz daha istediğimiz seviyeye getirip, daha rahat bir zamanlamayı bekliyorum ve fırsat bulduğumda ise en sona bıraktığım “Gölün Kenarındaki Adam” adını vereceğim romana sayfalar katmaya çalışıyorum…

İlginç bir tesadüf mü? 30 sene yaşadığım Yeşilköy’deki evi satarak, “Tebdili mekânda ferahlık vardır” misali yeni ev aldım. Evimin balkonundan baktığımda Küçükçekmece gölüne kadar 6 villa var. Kadere bakın ki yaşam olarak artık “Gölün Kenarındaki Adam” oldum… Bu tesadüf ya da yazgı neticesinde bu romanı mutlaka bitirmem gerekir diye kendimi fevkalâde motive etmiş durumdayım.

Romanımın taslağında; “Adam” bir bölümden sonra içsel kavgalarına da yenik düşerek, kimseye haber vermeden, bir gölün kenarında yaşamaya başlar…

Bu romanın bazı bölümlerini internette paylaştım. 1. İle 5. Bölümde “Adam” henüz şehirdedir ve her uyku öncesinde gününü ve kendini irdeler ve “Adam uyur!”




İnternetteki paylaşımlarımda 5. Bölümden sonra 15. Bölüme atladım ki zamanı geldiğinde okuyucuya da bir şeyler kalsın.




15. Bölümde “Adam” artık gölün kenarındadır ve sürekli kendinle hesaplaşmaktadır. 17. Ve 18. Bölümlerde ise geri dönmeyi içinden telaffuz etmeye başlar. Henüz yazmadığım bütün bölümlerin iskeletleri hazır. Sadece finalinde 2 ayrı sondan hangisi olacak? Buna da “Son”da karar vereceğim.

Önümüzdeki günlerde yine atlamalar yaparak bazı bölümlerini burada paylaşacağım Gölün Kenarındaki Adam” romanımın, halen internet ortamında bulunan linklerini merak edenler için paylaşıyorum…




Bojidar Çipof

20 Haziran 2016

21 Kasım 2015 Cumartesi

GÖLÜN KENARINDAKİ ADAM 18


Bu yazı; 2010'da başladığım bir romandan birkaç sayfadır. 1.-5. ile 15.-17. Bölümler aşağıdaki linklerde bulunmaktadır.
  
Romanın ilk 5 bölümü; günümüz yaşamındaki negatif olguları sorgulayan bir Adam’ın içsel çığlıklarıdır. 6.-14. Bölümleri roman basıldığında okuyabileceksiniz.
  
Romanın yarısından sonra ise Adam; modern yaşamın tüm imkânlarını ve çevresini bir kenara bırakarak, içsel hesaplaşmalarını yapmak için bir gölün kenarında, derme çatma bir kulübede yaşamaya başlamıştır. Gölün kenarında başlayan sürecin başlangıcı; 15.-17. ve bu okuduğunuz 18. Bölüm ile devam etmektedir.  

Adam, gölün kenarında birkaç bölüm daha geçirecek ve sonra…
  
Yazarlıkta; zaman açısından hedefleri tutturmak zordur. Bir dönem başka çalışmalarım ve yazılarım nedeniyle ara verdiğim romanımı 2015 sonuna kadar tamamlamayı (inşallah) hedefliyorum.

  
BÖLÜM 18

Gün yüzünü henüz göstermişti ki Adam çığlık çığlığa haykıran kuş sesleri ile uyandı. Silkindi ve yataktan kalktı. Gölün kenarına ilk geldiğinde yanında getirdiği, bir varilden oluşturduğu su deposunda yüzünü yıkadı ama gecenin ayazından olsa gerek su buz gibiydi. Gölün yüzeyi de titrekti bugün.

Sanırım serin ve rüzgârlı bir gün olacak” diye düşündü

Yeni günde biraz etrafı temizlemeyi, sebzeliği elden geçirmeyi ve kulübesini sağlamlaştırmayı hedefledi. Aslında başka bir hedef daha koymuştu yeni gün için…

Bugün yaşamını irdeleyecekti…

Çünkü Adam son zamanlarda, sadece yaşam, ardında bıraktığı ilişkileri ve çevresini ve de neden burada olduğunu, burada olmanın gerekliliğini ya da gereksizliğini irdelemekteydi.

Son zamanlarda geldiği yeri, ardında bıraktığı yaşamı fazlasıyla sorgular olmuştu… İçinin bir parçası, derinlerinde anlık spotlar yaratıyor ve “Döndüğümde?” sorusunu ortaya çıkarıyordu.

O; dönmemek üzere gölün kenarına gelmemiş miydi?

Yaşamının sonuna kadar yolunu kaybetmiş birkaç avcı dışında, kimsenin uğramadığı, bilmediği bu göl kenarında yaşamayacak mıydı?

Offf” dedi Adam… “İyi ki bugün hedefim bedensel işlerle uğraşmak… Yeni gün ile birlikte şu düşündüklerime bak!

Ama bu onun kaderiydi! Gölün kenarındaki bu ıssız yerde yaşamaya başladığından bu yana başka ne yapıyordu ki? Sadece düşünüyor ve bedensel çalışmalar esnasında dahi sürekli kendini ve yaşamı sorguluyordu.

Adam gün boyu bahçede çalıştı, kulübeyi toparladı, erzak durumunu kontrol etti. Daha uzunca bir süre kasabaya alışverişe gitmesine gerek olmadığını gördü ve ilk kez bu gün parasını düşündü… Buraya gelirken böyle pejmürde bir yerde bulunan biri için fazlasıyla para ile gelmişti ve çok seyrek gittiği kasabada yaptığı alışverişlerde pek bir şey harcamamıştı. Ama hep burada kalırsa ne olacaktı? Yanındaki miktar ne olursa olsun sonunda bitecekti!

Adam endişelendi!

Ardında bıraktığı şehirde otomatik olarak yenilenen vadeli hesaplarda azımsanmayacak meblağlar bırakmıştı. Ancak beklenmeyen bir gereksinim olursa kasabadaki bankadan para çekme fikri Adam’ı irkiltiyordu. Ortadan kaybolmasını hâlâ sorgulayan arkadaşları olabilirdi. Ardında gerçekten onun adına üzülebilecek dostları vardı ve en çok üzüldüğü de buydu.

Adam aklına geldikçe kendisi için üzülecek, endişelenebilecek dostları için vicdan azabı çekiyordu. Şirketteki en yakın dostu bilgisayar uzmanıydı ve bu arkadaşı izini sürebilir, onu bulabilirlerdi.  İşte bu ihtimalden ötürü kasabadaki bankaya gitme gereksinimi olmamasını diliyordu…

Bir gün şehre dönüş olursa bu salt kendi iradesi ile olmalıydı. Onu bu gölün kenarında bulmamalıydılar. Zaten bankada sorun çıkma olasılığı da vardı. Çünkü şu anki görünümündeki bir adam, çok uzun zaman hareketsiz bir hesaptan para çekmeye kalkınca ne olurdu acaba?  Bu düşünce Adamı üzdü! Her sabah kendine olan saygısından ötürü tıraş oluyordu. Hep kendi haliyle mutlu olmayı yaşam felsefesi edinmişti ve şu andaki durumunu da kendi özgür iradesi ile yaşamaktaydı.

Nasılsa şimdilik paraya ihtiyaç duyulmayacak, böyle bir olasılıkla gerilmenin anlamı yok.” diye düşündü…

O dönecekti…

Sadece zamanın gelmesi gerekiyordu. Geriye dönme olasılığı artık kafasını fazlaca meşgul etmeye başlamıştı ama bunu kendi kendine bile telaffuz etmek Adam’ı bir yandan da geriyordu…

Gülümsedi… “Herhalde bir gün geriye dönersem bu halimle dönmeyeceğim” diye düşündü. Buraya gelirken geçtiği şehirlerden birinde bir müddet kalır, kendine bakım yapar, yeni giysiler alır ve mutlaka eski şık haliyle birden bire ortaya çıkardı…

Beni gerçekten sevenler ne yapar acaba?” diye düşündü.

Bu kelime kafasında çınladı! Zaman zaman vicdan azabı çekmesine neden olan yakın arkadaşlar, dostlar mutlaka sevinirlerdi. Keskin bir kişilikti o… Prensipleri, köşeleri vardı, sevdiğini tam sever, yaşamından sildiğini tam silerdi. “Belki de beni anlayacaklardır” diye düşündü.

Bir tek sahibi olduğu apartmandaki görevliye çok uzun zaman gelmeyeceğini söylemiş, dairesinin tüm masraflarını otomatik ödemeye aldığını ve kendisini soran olursa; başına kötü bir iş gelmediğini ama uzaklara gittiğini söylemesini tembihlemiş ve bolca bahşiş bırakmıştı…

Bu gölün kenarında bir kulübede yaşamaya, toplumdan uzaklaşmasına birkaç neden sebep olmuştu bunlardan biri gönülle mi ilgiliydi? Yoksa olmayan birine duyduğu özlem miydi?  Bu durumu hiç aklına getirmemeye çalışır, yok saymaya gayret ederdi. Ancak son günlerde içinde başlayan topluma geri dönme dürtüsü ile birlikte anıları da anımsamaya başlamıştı.

İnsanların ortak paydaları, sevme, sevilme duyguları ve her türlü davranışları alışkanlıkları farklı olabilir ki öyledir. Karşı tarafın kabul etmediği kimi alışkanlıklar ya da davranışları bir tarafın ısrarla talep etmesi hali ise diğer taraf için baskıdır. Bir ilişkide en güzel olan; taraflar arasında farklı alışkanlıklar ya da davranışlar olmamasıdır. Ortak payda denilen olgu işte bu zamanda ortaya çıkar… Bu nedenle sağlıklı ilişkilerin süreğenliği, ortak paydaların çokluğu ile doğru orantılıdır.  

Sevgi ile yalan ise yan yana ya da iç içe olabilir mi? Çok sevildiğine eminsiniz ama geri kalan ne varsa yalan! Çelişki… Sadece çelişki… Bir yandan en ufak ayrıntılarda bile durumu kurtarmak için yalanlarla karşılaşmak, öte yandan fazlasıyla sevildiğini bilmek… Döndüğünde ya da dönerse yaşamında hiçbir yalan türü olmamasını istiyordu. Buna; salt kadın erkek ilişkileri için değil, tüm dost ve arkadaşlar için dikkat edecekti… Beyaz yalan tabirinin ne kadar aptalca olduğunu düşünerek gülümsedi. Yalanın; beyazı, kırmızısı, mor ya da patlıcan rengi olanı var mı ki? Sonuçta hepsinin kategorisi aynı şekilde “yalan” değil miydi?

Gölün kenarında, doğada geçen süre içinde yaşadığı her şey gerçekti, yalansızdı! Soğuk, sıcak, yağmur, Güneş ve diğer tüm tabiat…

Şehirden ayrılmasına az kala bir arkadaşı ile tüm ilişkisini kesmişti ve bu durum onu hayli üzmüştü. Etrafında tasvip etmediği, karanlık kimi ilişkileri olan bir arkadaştı bu… İnsan evladı varsa nasıl ki onun etrafındakilere ihtimam gösterir, Adam’ın tepkisi de aynı şekildeydi. Bu kişi bir gün karşısına çıkmış ve yeniden eskisi gibi dost olmak istediğini söylemişti! Arkadaşına hâlâ o karanlık kişilerle irtibatta olup olmadığını sorduğunu anımsadı. Ona, kendisine karışamayacağını ama onun da kendisi ile dost olup olmamakta özgür olduğunu söylemişti. Sen benimle yine eskisi gibi dost ol, ben pisliklerimi sonra  temizlerim babında bir şeyler söylemişti arkadaşı. “Acaba ne yapıyor?” diye düşündü. Eskisinden beter batmış da olabilirdi süreç içinde… “Her neyse” dedi her koyun kendi bacağından asılır…Bu anımsamanın ardından “Bundan sonraki yaşamımdaki beklentiler arasında çelişki de olmasın” dedi…

Ve ardından; “Döneceğim” ama biraz daha, tam anlamıyla arınmam için “Biraz daha zaman” dedi… Kendisi de bir şeylerle çelişmemeliydi. Onu yeniden görenler vardığı farkındalık mertebesini “fark” etmeliydiler…

Adam; gün boyu, bir yandan düşünerek, öte yandan çalışarak yorulan bedenini ve ruhunu dinlendirmek için yatağa uzandı.

Adam; uyudu…