cinsellik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cinsellik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mart 2019 Cuma

DÜNYA KADINLAR GÜNÜ

 

Yazımıza, tüm kadınların “8 Mart Dünya Kadınlar Günü” kutlu olsun diye başlamak ve rutin bir kutlama ve temenniler içeren birkaç tümce ile bitirmek isterdik.

Geçtiğimiz sene de buna benzer söylemler içeren bir makale yazmıştık ve ne yazık ki aradan geçen bir senede pek değişen bir hâl olmadığı da aşikâr… Ne acıdır ki bugün hâlâ töre cinayetlerini, berdelleri, kadın erkek eşitsizliğini ya da boş nedenlerden ötürü ortaya çıkan kıskanç koca vahşetlerini konuşuyoruz. Medyada bu tür haberler eksik olmuyor…

Aslında sadece biz bunları konuşmuyoruz. Gelişmiş diye, çağdaş diye adlandırılan ülkelerde de durumun pek iç açıcı olmadığını ifade etmek gerekiyor. Kadına yönelik ve aile içi şiddet aslında tüm Dünya’da bir sorundur.

Oysaki Türkiye; Atatürk’ün kadınlara bakış açısından kaynaklanan ve de onun önderliğinde oluşan yasalarla, Dünya’da gelişmiş ülkeler olarak anılan ülkelerden çok daha önce kadınlara eşit şartlar ile seçme ve seçilme hakkı veren ilk ülkelerden biridir. Atatürk’ün var ettiği Cumhuriyet değerlerine sahip olmaya ve hatta yitirmemeye çalıştığımız bir zaman diliminde iken ve acı ki bugün hâlâ töre, berdel ve kadın erkek eşitsizliği ile kadına yönelik şiddeti konuşuyor, tartışıyoruz... 

Dünya’da bir kadın tarafından yapılamayacak hiçbir meslek yoktur. Evet, kadın vücut olarak daha narin olabilir ama erkekler de kadının yapabileceği çok şeyi, ilk başta “ana” olmayı yapamazlar. İşte hayatın müşterekliği... 

Kadın ve erkek eşit değil eşdeğer konumda ve birbirini bütünleyici olmak zorundadır. Yaşamın bütünselliği içinde, Yüce Yaratanın farklı canlılara yüklediği görevler gibi, her iki cins de kendi özellikleri içinde yaşamın bir parçasını sırtlar ve götürürler. 

Kadınların büyük bir kısmı iş hayatında artık erkeklerden çok daha da başarılıdırlar. Bu belki de emeğin kadınlarca daha fazla ve cömertçe verilmesinden kaynaklanan bir tespittir. 

Kadın ve erkek arasında bir kıyas yapıldığında daima “veren” taraf kadındır. Doğum için “acısını”, ev işleri için “emeğini/zamanını”, çokça kere “ruhunu” ve saygısızca kullanılan “bedenini” hep verir ve bunların karşılığında -genelleme yaparsak- saygı ve sevgi görmez. 

Buna şimdi çok sayıda erkek tepki gösterecektir. Mutlaka bu tür sıkıntılar içinde olmayan, mutlu ve huzurlu bir yaşam içinde olan kadınlar da “Nereden çıktı bu yazı?” diyeceklerdir.

Bu satırlar; ezilen, saygı görmeyen, kullanılan, iş gücü ve beden olarak görülen kadınlar için yazılmıştır ve acıdır ki bunların oranı ülkemizde azımsanamaz. Umarız ki tüm kadınlar bu yazıdaki tanıma uymasınlar ve mutlu bir oran olarak kalmasınlar. Bu sağlanmışsa; o zaman Atatürk’ün başlattığı kadın erkek eşitliği ülkemizde sağlanmış demektir. Bunu gönülden görmeyi çok arzu etsek de ne yazık ki durum öyle değildir. 

Berdel”: kadının arzularının hilafına ver onu istemediği birine “karı” olarak ver gitsin!

Kocası öldü, “Aman namus dışarı kaçacak”. Kocasından 20 yaş ufak kardeşine nikâhı kıy!

Ya da sevgisiz bir babanın eline birkaç bin lira say ve “mal”  niyetine al!

Peki, ya kadın? “Olmaz ben o adama gitmem. Beni berdel diye değiş tokuş yapmayın.” Ya da  “Yahu o benim kardeşim. Ben nasıl onunla nikâh kıyarım” derse ve üstüne de evden kaçarsa? Yani töre denen şu canavara biat etmeyip kaçarsa ne olur?

Bunu “hâl” etmek ise en kolayıdır!

Alnının ortasından bir kurşun” ya da bir “köprüden aşağı” atılır ve “töre” yerine gelir, bu suretle de “namus” kurtulur, tabi ailenin “şerefi” de… 

Bir ömür boyu, iyi ve kötü günlerde yan yana olmayı kabul ederek ve bir yastığa baş koyarak başlanan süreç; nasıl şiddet ve baskı dolu günlere dönüşebilir ve bunu yapan nasıl bir “yaratık” olabilir?

Yukarıda değindiğimiz gibi sosyal, ekonomik ve eğitim düzeyi üst mertebede olanlarca da ve çokça kadına yönelik şiddet yapılmakta…

Burada ağız kokusunun göreceli tanımı “para” için kadının verdiği taviz ve ruhundan parça parça koparılan, örselenen duygular. Kapıyı vurup gidememek, o verilen bir lokma ekmeğe muhtaç olmak… 

Kadınlarımızın (genelde) ekonomik özgürlüğünün olmayışı da bir başka büyük sorundur. Hani erkeğin “ağız kokusu” derler ya bu hem “göreceli” hem de “reel” bir tanımdır. Ekonomik gücü elinde bulunduran, kendine ne isterse alan ve harcayan ama evine, ailesine karşı bu hususta duyarsız ya da katı olan ne kadar çok kişi vardır. Burada ağız kokusunun “göreceli” tanımı; “para” için kadının verdiği taviz ve ruhundan parça parça koparılan, örselenen duygulardır.

Kapıyı vurup gidememek, o bir lokma ekmeğe muhtaç olmak ne kötüdür…

Bu ağız kokusunun bir de reel tarafı var ama. Karşıdakine hiç saygı duymayan, kaba hatta sadist adamın hakikaten kokan ağzı ve vücudu…

Dayak” ise üstteki anlatımla tamamen doğru orantılı olan bir başka gerçektir… Bu durumlarda kadın bir de oynamak zorundadır. Zira istekli olmamak da çok zaman şiddeti başlatan bir husustur. Hatta erkeğin eksikliğinin de faturası kadına çıkar. Muvaffak olamayan erkeklerin yarattığı şiddetin yüzdesi işlevsellikte sorunu olmayan erkeklerden çok daha fazladır…

Bunu anlamak mümkün müdür? Akşam “adam” eve geldi ve sudan bir sebepten ötürü elini kaldırdı ve kadını dövmeye başladı… Ama o “adam” iş hayatında, kendi “sosyal” çevresinde o kadar çok saygın biri ki! Hatta bunu duyan kesinlikle inanmaz…

Akşam yemek öncesi “bir öğün dayak”, sonra muhtemelen küfürlerle geçen bir yemek, ama sıra yatma saatine geldi mi “yat aşağıya”… İşte bunu anlamak ise hiç mümkün değildir ve bu çok “menem” bir durumdur… “Döv ve sonra seviş”…

Elbette ki cinsellik tabiatın (karşılıklı) bir gerçeğidir ve olmazsa olmazıdır. Olunca da çok güzel olmalıdır ama kadın da erkek de (sadece)cinsel” bir obje değildir, sadece bir “beden” ise asla değildir. 

Her iki cinsin duyguları, hisleri, arzuları ve sevgileri vardır ve umarız bu kavramların içi; her iki cins için de karşılıklı, bencillikten uzak ve başta saygı ile dolu olsun... 

Kadın ve erkek eşit değil, eşdeğerdir. Birbirini bütünleyen ve tamamlayandır. 

Yukarıdaki satırlarda değindiğimiz gibi, şiddetin bir de görünmeyen tarafı var!

Etrafımızda “mutlu” gördüğümüz kadınların birçoğunun evde maruz kaldığı ama aileden, çevreden saklanan şiddettir bu…

Bu da maalesef bir başka “realitedir” ve etrafımızda bilmesek de “sıkça” yaşanan bir durumdur. Çok yakın arkadaşlarımızın hatta akrabalarımızın kaçının bu tür bir şiddet ve baskı altında olduğunu bizler bilemeyiz.

Yapılan araştırmalar; bilinmeyen, saklanan şiddet olaylarının, çevrece bilinenlerden çok daha fazla olduğu şeklindedir. 

Dünya’da bir kadın tarafından yapılamayacak hiçbir meslek yoktur. Evet, kadın vücut olarak daha narin olabilir. Ama erkekler de kadının yapabileceği çok şeyi, başta “ana” olmayı yapamazlar.

Kadın ve erkek eşit değil eşdeğer konumda ve birbirini bütünleyici olmak zorundadır.

Yaşamın bütünselliği içinde, Yüce Yaratanın farklı canlılara yüklediği görevler gibi, her iki cins de kendi özellikleri içinde yaşamın bir parçasını sırtlar ve götürürler. 

Kadınlar iş hayatında artık erkeklerden çok daha da başarılıdırlar. Bu; emeğin kadınlarca daha fazla ve cömertçe verilmesinden kaynaklanan bir durumdur. 

Umarız ki yukarıdaki tüm kötümser cümleler sahipsizdir ve sadece bizim kötümser bakış açımızdandır.

Yine umarız ki her evde, her birliktelikte karşılıklı sevgi ile ve saygı dolu bir yaşam sergilenmektedir. 

Umarız ki tüm erkekler; kadınları sadece bir beden değil de bir insan, duygularla dolu, sevgiyle dolu bir insan olarak görmektedirler. 


Tüm kadınların “Dünya Kadınlar Günü” kutlu olsun...

Sevgi dolu olsun…


Bojidar Çipof






22 Kasım 2015 Pazar

ŞİİR: SUSKUNLUĞUMU SUSTURSAN (BOJİDAR ÇİPOF)



Gün; Güneşsiz doğuyor artık
Yine karamsar günlerle geldi kış…

Uyandığında içini ısıtacak biri olmalı,
Kendi güneşin de olmalı ki
Sadece beden değil ruhun da ısınsın
Soğuk geceler düşüne sarılıp ısınsa da
Uyandığında gerçekle yüzleşirken,
Hem içinde, hem dışında titrersin
Ve anlarsın kışın her yandan geldiğini
Ardından suskunluk başlar konuşmaya!
Sadece sen duyarsın serzenişleri,
İçini acıtır durur acı sözler…
Anımsarsın; hoyratça sarf ettiğin,
İsraf ettiğin sıcaklıklar gelir aklına
Havada duygusal bir titreşim beklerken
Şöyle dersin:

Kanatlanıp kuş gibi bana gelsen sevgili
Suskunluğumu sustursan ne güzel olur…


Bojidar Çipof
2 Aralık 2014 Yeşilköy

17 Kasım 2015 Salı

ŞİİR: BANA GELEN ARMAĞAN (BOJİDAR ÇİPOF)



Dilim kalemdi mısralarda ama
Ruhumun çatlakları gibiydi satırlar
Oysaki her şey yazılabilirdi beyaz kâğıda
Aşk yoktu, belki ondan üveydi kelimeler,
Üveydi de ondan anlatamazdı cümleler
Ancak gönlün efkârlanacak yeri de olmalı 
Sebil olup akmalı içindeki duygular
Hayâlde biri de olmalı ki ses versinler sana…

Güneşsiz gecelerde bir armağan dilerken,
Tünelin ucundaki ışığı beklerken,
Mustarip lisan aniden konuşuverir
Hele gönlün ucuna takılmış bir de el görünce
Ruhunun çatlakları kapanıverir birden
Damlalar artık sevda dolu mısralardır
Yağmur olup boş kâğıda yağarlar
Sana gelen armağanın aşkıyladır bu…


Bojidar Çipof
26 Kasım 2014 Yeşilköy

3 Aralık 2014 Çarşamba

SUSKUNLUĞUMU SUSTURSAN


Gün; Güneşsiz doğuyor artık
Yine karamsar günlerle geldi kış…

Uyandığında içini ısıtacak biri olmalı,
Kendi güneşin de olmalı ki
Sadece beden değil ruhun da ısınsın
Soğuk geceler düşüne sarılıp ısınsa da
Uyandığında gerçekle yüzleşirken,
Hem içinde, hem dışında titrersin
Ve anlarsın kışın her yandan geldiğini
Ardından suskunluk başlar konuşmaya!
Sadece sen duyarsın serzenişleri,
İçini acıtır durur acı sözler…
Anımsarsın; hoyratça sarf ettiğin,
İsraf ettiğin sıcaklıklar gelir aklına
Havada duygusal bir titreşim beklerken
Şöyle dersin:

Kanatlanıp kuş gibi bana gelsen sevgili
Suskunluğumu sustursan ne güzel olur…


Bojidar Çipof
2 Aralık 2014 




25 Kasım 2014 Salı

BANA GELEN ARMAĞAN


Dilim kalemdi mısralarda ama
Ruhumun çatlakları gibiydi satırlar
Oysaki her şey yazılabilirdi beyaz kâğıda
Aşk yoktu, belki ondan üveydi kelimeler,
Üveydi de ondan anlatamazdı cümleler
Ancak gönlün efkârlanacak yeri de olmalı 
Sebil olup akmalı içindeki duygular
Hayâlde biri de olmalı ki ses versinler sana…

Güneşsiz gecelerde bir armağan dilerken,
Tünelin ucundaki ışığı beklerken,
Mustarip lisan aniden konuşuverir
Hele gönlün ucuna takılmış bir de el görünce
Ruhunun çatlakları kapanıverir birden
Damlalar artık sevda dolu mısralardır
Yağmur olup boş kâğıda yağarlar
Sana gelen armağanın aşkıyladır bu…


Bojidar Çipof
26 Kasım 2014 




21 Kasım 2014 Cuma

GÖNÜL MAHREMİYETİ

Gönüldeki kişi ile yaşanan duyguların, karşılıklı söylenen güzel sözlerin ve anların, üçüncü kişilere anlatılması; yaşanmış cinselliklerin anlatılmasından bile daha kötüdür.

Bu; saf duyguların iğfal edilmesi, gönül mahremiyetinin kirlenmesidir!

Arkadaş tanımının; “ölene dek” bir kavram olduğu devirde büyümüş olanlar günümüzdeki “arkadaş” algısında, şekil olarak sorun yaşıyorlar!

Eskiden en önemli kavram olan, çoğu hallerde bir akrabadan daha yakın olan “arkadaş” kavramı için “sulanmış” diyeceğiz ama (bizce) bu kelime bile bugünkü hâlini tanımlamaya hafif kalır!

Arkadaşlık “sosyolojik” manada bir ilişkidir. Son yıllarda ise önüne gelen herkese “arkadaş” diyebilenlerde bir olgu ya da jargon oluştu! Günümüzde bir iki kere merhaba denildi mi bunun adına da “arkadaş” ya da “kanka” deniyor. Bazı kişiler hiç tanışmadığı, sesini dahi duymadığı, birkaç kere internette sadece yazıştığı (hemcins ya da karşı cins) kişilere en özellerini paylaşıyor.  

(Önemle şunu vurgulamak gerek: Yazımızdaki yorumlar erkek ya da kadın ayırımı yapılmaksızındır.)

Günümüzde ne yazık ki çok değer yitirildi. İnsanların gözü her yerde, herkeste… İletişim ve sosyal medya imkânları insanları sanki sokağa döktü. Tenine yıllarca ten değmemiş (bazılarının hiç değmemiş) insanlar sıfatlarını sokağa dökmüş durumdalar.

Herkesin yaşına göre davranması gerektiği gerçeği ise artık farklı bir şekilde algılanıyor! Çünkü 60’lık hatta 70’lik “kaşalot”lar; 15’lik, 20’lik veletlerle aynı şekilde davranmaya çalışıyor ve tersine (ya da doğrusuna) davrananlar ise “cahil”  ya da "geri kafalı" olarak tanımlanıyor. Bu jargonu oluşturan/alıştıran da “internet” denen adeta yarı canlı organizma!

(Yukarıdaki “kaşalot” kelimesi “argo” manası ile kullanıldı! Merak edenler için internet emirlerindedir. Kaşalotun gerçek anlamı “İspermeçet Balinası”dır.)

Oysaki internet; bir ekranın desimetrekaresine sıkışmış, Dünya ufku bu alanla sınırlı ve internet denen olguyu sadece kadın/erkek bulmaya yarayan ya da yukarıda vurguladığımız gibi “kanka” temin etmeye yarayan bir enstrüman zannedenler için oluşmadı. İnternet doğru kullanıldığı zaman başlı başına büyük bir olgudur.

Gönül Mahremiyeti” başlıklı özdeyişimizde işte bu yaraya parmak basmıştık ve özel sözlerin ve duyguların üçüncü kişilerle paylaşılmasını, yaşanmış cinsellikleri anlatmaktan daha da kötü olarak nitelemiştik. Çünkü bu gevezeler (genelde) internet üzerinden “temin” edilenlerle hasbıhaldeler…

Bu hâl; biraz da insanların içinde oldukları boşluktan, sevgisizlikten kaynaklanıyor. En yakınındakine anlatmadığı ya da anlatamadığı özeller; hemcins ya da karşı cins “kanka”larla paylaşılıyor. Hümanist gözlükle bakarsak, hak verdiğimiz yanlar da yok değil… Çünkü insan çok kalabalık bir ortamda da “yalnız” olabilir. Ve kalabalıkta dahi “yalnızlaşan” ya da “yalnızlaştırılan” insanın da konuşma/paylaşma ihtiyacı vardır.  

Bir boyuttan ele alındığında; medeni cesareti olmayan, içini karşıdaki ile paylaşamayanlarda, karşı cinse yaklaşma güdüsü için en uygun argüman ise “arkadaş” adı altında yanaşmak olarak görülüyor.

Bunu bir genelleme olarak asla söylemiyoruz, ancak hem medeni cesaret yoksunu, hem de kötü niyetli kişilerin sanal ortamda en çok başvurdukları yöntem budur! “Kankam”sın.

Bu güruhun kadın tarafı “Kankam”sın ile yetinir de işin erkek tarafı kankamsının yanına bir de “Bacım”sın ekler!

Bir başka boyuttan hadisenin şu şekli de var: Kişinin hayatında sevgili, aşk, tek eşli partner ya da ne derseniz deyin “cinsellik” yaşadığı gerçekten tek bir insan var. Beden sadece ona değiyor ve etraftaki sayısız karşı cinsten kişilerle oluşan “aşırı samimiyet” için, hayatındaki tek eşli olduğu insan tepki verdiğinde;

Ben sadece seninle”  şeklinde başlayan bir cümle gelmekte…

Daha başka bir boyuttan ise ve argo bir benzetmeyle “fırıldak” yapıdaki bu tür şahıslarla ilgili hadisenin bir de şu vahim şekli var: Etrafımızda daldan dala uçarak, her önüne gelenle bir şeyler yaşamaya çalışan azımsanmayacak bir güruh da var çünkü...

Eskiden mutluluğu birliktelikle taçlandıranlar için “Onlar ermiş muradına…” diyerek söze başlarlardı… Ve bu çok değerli bir söylemdi. Vuslata kavuşmuşların vardıkları son nokta, aşkın şahikaya ulaşması yıllarca hep bu söylemle ifade edildi…

Türk Dil Kurumu Yazım Kılavuzu’nda “murad”; amaç, erek, gaye olarak tanımlanır. Söylemdeki “kerevet” ise Rumca kökenli bir kelimedir ve Anadolu’da hâlâ kullanılmaya devam eden üzerine şilte serili, duvara bitişik tahta sedir demektir.

Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine” deyişinde “murad”; sevenlerin kavuşmasını simgelemektedir. “kerevet” ise; misafir olmak ve kerevetlerine oturarak mutluluklarına ortak olma anlamındadır.

Eski deyişler; birkaç kelime ile çok derin, bazı hallerde ise birkaç anlam içerir. Bazılarında ise öğüt de vardır. Bu deyişte de aynı şekilde şu iki anlam var: Biri; sevenlerin kavuşması, diğeri; misafir olarak vuslata, sevgiye ortak olmaktır. Başka bir söylemle de anlam şudur: “Onlar mutlu olsunlar, biz de misafirliğe gidelim.

Tabi ki bu yukarıdaki benzetme, sonu mutlu bitenler için akraba, eş dost ve diğer yakınların, sevenlerin ağzından bir söylemdir. Yoksa muradını, çok sayıda kişide arayanlar için tabi ki değildir.

Benzetme olarak daldan dala uçanlara “fırıldaklar” dedik. Onlar için şöyle bir tekerleme uydursak nasıl olur? “Bir muradın olmazsa diğeri olur. O da olmazsa yol bir diğeridir. Maksat bir murada varmaksa; sokağa çık Muratların farkı olmaz

Bu tiplerden etrafımızda azımsanmayacak kadar çok var! Bunlar; tenine uzunca zamandır ten değmemiş ama sıfatları sokağa düşmüş durumda olanlardan hayli farklı! Bunlar; “herkesle/her şey” potansiyelindedirler.

Hiç kimsenin yaşam tarzına karışmaya hakkımız yok ve kimsenin de başka kimselere müdahale etmemesi gerektiği düşüncesindeyiz.

Bu yazımızda; etrafımızda vâki örnekler üzerinde durduk.

Ve yazdığımız her söz “bizce”dir. Bir genelleme yaptığımızı da asla empoze etmiyoruz.

Sizce” ise? Adı üstünde “sizce” olmalı…

Herkesin yaşamı ve değer yargıları kendisinedir…

 

Bojidar Çipof    

22 Kasım 2014