tutku etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tutku etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Haziran 2016 Pazar

ROMAN: GÖLÜN KENARINDAKİ ADAM


  
2010’da “Gölün Kenarındaki Adam” adlı bir roman yazmaya başlamıştım. Roman kahramanı “Adam” kendisi ile olan içsel kavgalarını ve yaşadığı ortamdaki negatif olguları, protest bir yaklaşımla her akşam uyumadan önce irdelemekte ve günün muhasebesini farklı açılardan yapmakta ve her bölüm “Adam uyudu!” cümlesi ile bitmektedir.

Şu an itibariyle bu sene içinde yayınlamayı dilediğim 4 bitmiş kitabım var. Bir yandan 30 sene sonra yeniden başladığım orkestra çalışmalarım öte yandan ise boşanmam sonrasında yaşadığım uzun süren ve beni manen yoran, gayrimenkullerle ilgili hukuksal süreç bu kitapları basmamı öteledi…

Ama orkestra çalışmalarımız, aldığımız işler ve aksatmadan yaptığımız provalar beni adeta gençleştiriyor. Müziğin gücü bu olsa gerek! An itibariyle yaşantımda tek bir pürüz yok! Anadolu’da çok söylenen “Çöpsüz Üzüm” misali “Huzur” içindeyim.

Bahsini ettiğim 4 kitabımı sayfa düzeni ve kapak dâhil tamamladım. Bu ara -bazı arkadaşlarımın da dikkatini çekmiş- artık şiir yazmıyorum. Çünkü 200’den fazla şiir ve bir o kadar da özdeyiş (=Aforizma ya da Özlü söz) içeren kitabıma sınır koydum. Aksi takdirde fazla sayfa sayısından ötürü kimse okumayacak!

Diğer kitaplar da aynı şekilde sayfa düzeni ve kapak dâhil hazır. Basma aşaması için orkestra ile ilgili projelerimizi biraz daha istediğimiz seviyeye getirip, daha rahat bir zamanlamayı bekliyorum ve fırsat bulduğumda ise en sona bıraktığım “Gölün Kenarındaki Adam” adını vereceğim romana sayfalar katmaya çalışıyorum…

İlginç bir tesadüf mü? 30 sene yaşadığım Yeşilköy’deki evi satarak, “Tebdili mekânda ferahlık vardır” misali yeni ev aldım. Evimin balkonundan baktığımda Küçükçekmece gölüne kadar 6 villa var. Kadere bakın ki yaşam olarak artık “Gölün Kenarındaki Adam” oldum… Bu tesadüf ya da yazgı neticesinde bu romanı mutlaka bitirmem gerekir diye kendimi fevkalâde motive etmiş durumdayım.

Romanımın taslağında; “Adam” bir bölümden sonra içsel kavgalarına da yenik düşerek, kimseye haber vermeden, bir gölün kenarında yaşamaya başlar…

Bu romanın bazı bölümlerini internette paylaştım. 1. İle 5. Bölümde “Adam” henüz şehirdedir ve her uyku öncesinde gününü ve kendini irdeler ve “Adam uyur!”




İnternetteki paylaşımlarımda 5. Bölümden sonra 15. Bölüme atladım ki zamanı geldiğinde okuyucuya da bir şeyler kalsın.




15. Bölümde “Adam” artık gölün kenarındadır ve sürekli kendinle hesaplaşmaktadır. 17. Ve 18. Bölümlerde ise geri dönmeyi içinden telaffuz etmeye başlar. Henüz yazmadığım bütün bölümlerin iskeletleri hazır. Sadece finalinde 2 ayrı sondan hangisi olacak? Buna da “Son”da karar vereceğim.

Önümüzdeki günlerde yine atlamalar yaparak bazı bölümlerini burada paylaşacağım Gölün Kenarındaki Adam” romanımın, halen internet ortamında bulunan linklerini merak edenler için paylaşıyorum…




Bojidar Çipof

20 Haziran 2016

21 Kasım 2015 Cumartesi

GÖLÜN KENARINDAKİ ADAM 18


Bu yazı; 2010'da başladığım bir romandan birkaç sayfadır. 1.-5. ile 15.-17. Bölümler aşağıdaki linklerde bulunmaktadır.
  
Romanın ilk 5 bölümü; günümüz yaşamındaki negatif olguları sorgulayan bir Adam’ın içsel çığlıklarıdır. 6.-14. Bölümleri roman basıldığında okuyabileceksiniz.
  
Romanın yarısından sonra ise Adam; modern yaşamın tüm imkânlarını ve çevresini bir kenara bırakarak, içsel hesaplaşmalarını yapmak için bir gölün kenarında, derme çatma bir kulübede yaşamaya başlamıştır. Gölün kenarında başlayan sürecin başlangıcı; 15.-17. ve bu okuduğunuz 18. Bölüm ile devam etmektedir.  

Adam, gölün kenarında birkaç bölüm daha geçirecek ve sonra…
  
Yazarlıkta; zaman açısından hedefleri tutturmak zordur. Bir dönem başka çalışmalarım ve yazılarım nedeniyle ara verdiğim romanımı 2015 sonuna kadar tamamlamayı (inşallah) hedefliyorum.

  
BÖLÜM 18

Gün yüzünü henüz göstermişti ki Adam çığlık çığlığa haykıran kuş sesleri ile uyandı. Silkindi ve yataktan kalktı. Gölün kenarına ilk geldiğinde yanında getirdiği, bir varilden oluşturduğu su deposunda yüzünü yıkadı ama gecenin ayazından olsa gerek su buz gibiydi. Gölün yüzeyi de titrekti bugün.

Sanırım serin ve rüzgârlı bir gün olacak” diye düşündü

Yeni günde biraz etrafı temizlemeyi, sebzeliği elden geçirmeyi ve kulübesini sağlamlaştırmayı hedefledi. Aslında başka bir hedef daha koymuştu yeni gün için…

Bugün yaşamını irdeleyecekti…

Çünkü Adam son zamanlarda, sadece yaşam, ardında bıraktığı ilişkileri ve çevresini ve de neden burada olduğunu, burada olmanın gerekliliğini ya da gereksizliğini irdelemekteydi.

Son zamanlarda geldiği yeri, ardında bıraktığı yaşamı fazlasıyla sorgular olmuştu… İçinin bir parçası, derinlerinde anlık spotlar yaratıyor ve “Döndüğümde?” sorusunu ortaya çıkarıyordu.

O; dönmemek üzere gölün kenarına gelmemiş miydi?

Yaşamının sonuna kadar yolunu kaybetmiş birkaç avcı dışında, kimsenin uğramadığı, bilmediği bu göl kenarında yaşamayacak mıydı?

Offf” dedi Adam… “İyi ki bugün hedefim bedensel işlerle uğraşmak… Yeni gün ile birlikte şu düşündüklerime bak!

Ama bu onun kaderiydi! Gölün kenarındaki bu ıssız yerde yaşamaya başladığından bu yana başka ne yapıyordu ki? Sadece düşünüyor ve bedensel çalışmalar esnasında dahi sürekli kendini ve yaşamı sorguluyordu.

Adam gün boyu bahçede çalıştı, kulübeyi toparladı, erzak durumunu kontrol etti. Daha uzunca bir süre kasabaya alışverişe gitmesine gerek olmadığını gördü ve ilk kez bu gün parasını düşündü… Buraya gelirken böyle pejmürde bir yerde bulunan biri için fazlasıyla para ile gelmişti ve çok seyrek gittiği kasabada yaptığı alışverişlerde pek bir şey harcamamıştı. Ama hep burada kalırsa ne olacaktı? Yanındaki miktar ne olursa olsun sonunda bitecekti!

Adam endişelendi!

Ardında bıraktığı şehirde otomatik olarak yenilenen vadeli hesaplarda azımsanmayacak meblağlar bırakmıştı. Ancak beklenmeyen bir gereksinim olursa kasabadaki bankadan para çekme fikri Adam’ı irkiltiyordu. Ortadan kaybolmasını hâlâ sorgulayan arkadaşları olabilirdi. Ardında gerçekten onun adına üzülebilecek dostları vardı ve en çok üzüldüğü de buydu.

Adam aklına geldikçe kendisi için üzülecek, endişelenebilecek dostları için vicdan azabı çekiyordu. Şirketteki en yakın dostu bilgisayar uzmanıydı ve bu arkadaşı izini sürebilir, onu bulabilirlerdi.  İşte bu ihtimalden ötürü kasabadaki bankaya gitme gereksinimi olmamasını diliyordu…

Bir gün şehre dönüş olursa bu salt kendi iradesi ile olmalıydı. Onu bu gölün kenarında bulmamalıydılar. Zaten bankada sorun çıkma olasılığı da vardı. Çünkü şu anki görünümündeki bir adam, çok uzun zaman hareketsiz bir hesaptan para çekmeye kalkınca ne olurdu acaba?  Bu düşünce Adamı üzdü! Her sabah kendine olan saygısından ötürü tıraş oluyordu. Hep kendi haliyle mutlu olmayı yaşam felsefesi edinmişti ve şu andaki durumunu da kendi özgür iradesi ile yaşamaktaydı.

Nasılsa şimdilik paraya ihtiyaç duyulmayacak, böyle bir olasılıkla gerilmenin anlamı yok.” diye düşündü…

O dönecekti…

Sadece zamanın gelmesi gerekiyordu. Geriye dönme olasılığı artık kafasını fazlaca meşgul etmeye başlamıştı ama bunu kendi kendine bile telaffuz etmek Adam’ı bir yandan da geriyordu…

Gülümsedi… “Herhalde bir gün geriye dönersem bu halimle dönmeyeceğim” diye düşündü. Buraya gelirken geçtiği şehirlerden birinde bir müddet kalır, kendine bakım yapar, yeni giysiler alır ve mutlaka eski şık haliyle birden bire ortaya çıkardı…

Beni gerçekten sevenler ne yapar acaba?” diye düşündü.

Bu kelime kafasında çınladı! Zaman zaman vicdan azabı çekmesine neden olan yakın arkadaşlar, dostlar mutlaka sevinirlerdi. Keskin bir kişilikti o… Prensipleri, köşeleri vardı, sevdiğini tam sever, yaşamından sildiğini tam silerdi. “Belki de beni anlayacaklardır” diye düşündü.

Bir tek sahibi olduğu apartmandaki görevliye çok uzun zaman gelmeyeceğini söylemiş, dairesinin tüm masraflarını otomatik ödemeye aldığını ve kendisini soran olursa; başına kötü bir iş gelmediğini ama uzaklara gittiğini söylemesini tembihlemiş ve bolca bahşiş bırakmıştı…

Bu gölün kenarında bir kulübede yaşamaya, toplumdan uzaklaşmasına birkaç neden sebep olmuştu bunlardan biri gönülle mi ilgiliydi? Yoksa olmayan birine duyduğu özlem miydi?  Bu durumu hiç aklına getirmemeye çalışır, yok saymaya gayret ederdi. Ancak son günlerde içinde başlayan topluma geri dönme dürtüsü ile birlikte anıları da anımsamaya başlamıştı.

İnsanların ortak paydaları, sevme, sevilme duyguları ve her türlü davranışları alışkanlıkları farklı olabilir ki öyledir. Karşı tarafın kabul etmediği kimi alışkanlıklar ya da davranışları bir tarafın ısrarla talep etmesi hali ise diğer taraf için baskıdır. Bir ilişkide en güzel olan; taraflar arasında farklı alışkanlıklar ya da davranışlar olmamasıdır. Ortak payda denilen olgu işte bu zamanda ortaya çıkar… Bu nedenle sağlıklı ilişkilerin süreğenliği, ortak paydaların çokluğu ile doğru orantılıdır.  

Sevgi ile yalan ise yan yana ya da iç içe olabilir mi? Çok sevildiğine eminsiniz ama geri kalan ne varsa yalan! Çelişki… Sadece çelişki… Bir yandan en ufak ayrıntılarda bile durumu kurtarmak için yalanlarla karşılaşmak, öte yandan fazlasıyla sevildiğini bilmek… Döndüğünde ya da dönerse yaşamında hiçbir yalan türü olmamasını istiyordu. Buna; salt kadın erkek ilişkileri için değil, tüm dost ve arkadaşlar için dikkat edecekti… Beyaz yalan tabirinin ne kadar aptalca olduğunu düşünerek gülümsedi. Yalanın; beyazı, kırmızısı, mor ya da patlıcan rengi olanı var mı ki? Sonuçta hepsinin kategorisi aynı şekilde “yalan” değil miydi?

Gölün kenarında, doğada geçen süre içinde yaşadığı her şey gerçekti, yalansızdı! Soğuk, sıcak, yağmur, Güneş ve diğer tüm tabiat…

Şehirden ayrılmasına az kala bir arkadaşı ile tüm ilişkisini kesmişti ve bu durum onu hayli üzmüştü. Etrafında tasvip etmediği, karanlık kimi ilişkileri olan bir arkadaştı bu… İnsan evladı varsa nasıl ki onun etrafındakilere ihtimam gösterir, Adam’ın tepkisi de aynı şekildeydi. Bu kişi bir gün karşısına çıkmış ve yeniden eskisi gibi dost olmak istediğini söylemişti! Arkadaşına hâlâ o karanlık kişilerle irtibatta olup olmadığını sorduğunu anımsadı. Ona, kendisine karışamayacağını ama onun da kendisi ile dost olup olmamakta özgür olduğunu söylemişti. Sen benimle yine eskisi gibi dost ol, ben pisliklerimi sonra  temizlerim babında bir şeyler söylemişti arkadaşı. “Acaba ne yapıyor?” diye düşündü. Eskisinden beter batmış da olabilirdi süreç içinde… “Her neyse” dedi her koyun kendi bacağından asılır…Bu anımsamanın ardından “Bundan sonraki yaşamımdaki beklentiler arasında çelişki de olmasın” dedi…

Ve ardından; “Döneceğim” ama biraz daha, tam anlamıyla arınmam için “Biraz daha zaman” dedi… Kendisi de bir şeylerle çelişmemeliydi. Onu yeniden görenler vardığı farkındalık mertebesini “fark” etmeliydiler…

Adam; gün boyu, bir yandan düşünerek, öte yandan çalışarak yorulan bedenini ve ruhunu dinlendirmek için yatağa uzandı.

Adam; uyudu…




11 Şubat 2015 Çarşamba

GÖLÜN KENARINDAKİ ADAM 17


Bu yazı; 2010'da başladığım romandan bölümlerdir. İlk 5 bölümü burada yayınlanmıştır. 6 ile 14. bölümleri inşallah basılırsa romanda okuyabileceksiniz.
  
Hikâye; bir yandan henüz ilk 5 bölümde tarif edilmemiş bir kadını arayan öte yandan günümüz yaşamındaki negatif olguları sorgulayan bir Adamın içsel çığlıklarıdır.
  
Romanın yarısından sonra ise Adam; modern yaşamın tüm imkânlarını ve çevresini bir kenara bırakarak, içsel hesaplaşmalarını yapmak için bir gölün kenarında derme çatma bir kulübede yaşamaya başlamıştır…

Gölün kenarı havanın kararmasıyla birlikte kapkara görüntüsüne büründü. Adam, “şimdi karşıda birkaç ev olsa ve onların lambalarının ışıltısını görsen ne güzel olurdu” dedi kendi kendine. Zifiri karanlık bir geceydi. Daha sessiz ve daha kara bir geceydi. Bulutlar, Ay’ın ışıltısına maniydi ve tabi ki gölde Ay’ın yansıması da yoktu.

O an Ayı ışığının dahi o ortamda ne kadar büyük bir önemi olduğunu anladı. Aslında o mahrumiyet bölgesinde her ayrıntının çok fazla önemi vardı. Yaşamda da her ayrıntının bir önemi olduğu gibi…

Mahrumiyet! “Bu söylem oturmadı” dedi içinden. Çünkü mahrumiyeti ve sessizliği kendisi seçmemiş miydi? “Yine başlıyorum galiba?” diye içinden kendine kendine söylendi! Yalnızlığı, sessizliği kendisi seçmiş ve buraya kendi özgür iradesiyle yerleşmişti.

Kafasından atamadığı hususlar vardı tabi ki… Gözünün önünde yarı saydam bir perde gibi her an kendisiyle birlikte dolaştırdığı hususlardı bunlar…

Orada olmayan, hiç de önemsemediği nesnelerin ve elinin altında olmayan gıdaların kafasını kurcalayanlar olmadığını çok iyi biliyordu. O kaçmıştı! Teknolojiden, medeniyetten, lüksten, internet ve diğer iletişim araçlarından ama en fazla da insanlardan kaçmıştı. Ya da birinden…

Ama kendinden de kaçmıştı… Şehir hayatındaki alışkanlıklardan, etrafındaki sahte insanlardan, sahte ilişkilerden v.s…v.s…  işte o bunlardan kaçmıştı… Ama şimdi en çok kendinden kaçtığını biliyordu artık. “İstesem şu anda geriye dönebilirim” diye düşündü. Onu alıkoyan ne vardı ki? Kulübesini olduğu gibi bırakır ve geriye dönüş yoluna çıkardı.

Bunu yapamayacağını biliyordu. “Dönersem burada geçirdiğim günlere pişman olacak mıyım?” Bunun da yanıtı yoktu ya da o bu yanıtı o anda veremeyeceğini biliyordu. “Neden bu kadar ay burada inziva hayatı yaşadım?” sorusunu mu soracaktı ya da “Gölün kenarında ne kadar huzurluydum. Neden geriye döndüm ki?” sorusunu mu soracaktı. Eskiden çok sık kullandığı şu sözü anımsadı: “Yaşayarak görmek en güzeli…” Bunu yaşayamayacağını ise o çok iyi biliyordu.

O dönemezdi… Eski yaşamı ile tekrar yüzleşemezdi… O kaçmıştı! Kendinden, çevresinden, yakın arkadaşlarından ve özellikle birinden kaçmıştı…
Sevdiğimden” işte bu kelimeyi telaffuz edemiyordu. Sevdiği miydi? Seveni miydi? Ya da hiçbir şeyi miydi? Çünkü onlar hiçbir şey yaşayamamışlardı ki… Onlar birbirlerine âşık olduklarını söylediklerinden sadece bir hafta sonra ve bir daha bir araya gelmemek üzere kopmuşlardı. Birbirlerini aramadan, sormadan ve tüm iletişim yollarını kapayarak kopmuşlardı. Ve de birbirlerinden kaçmışlardı… O çok uzağa kaçmıştı, kendisi de buraya; gölün kenarına, bu ufacık kulübeye…

Bu sessiz ve zifir gecede içindeki bazı duygularla yüzleşmesi gerektiğini düşündü. Neden ve niçin kavramlarının bir cevabı olmalıydı artık! Bu düşüncelerle sebepleri hatırlamaya başladı ya da bunları anımsamaya çalıştı. Aslında bir yandan sebep çoktu, ama öte yandan ise sebep diye bir şey de yoktu!

Evet, çok kısaydı onların el ele tutuştukları süre, çok az sürmüştü karşılıklı “Sana âşık olduğumu o gün anladım” demelerinden sonraki süre, sadece bir haftaydı bu… Nedenleri anımsamak istemedi. Çünkü anımsarsa “Neden?” diye bir veri ortaya çıkmayacak ve üzülecekti. Bazen “Söz” ağızdan çıkar ve bir mermiden daha fazla hasar verebilir. Hatta mermiden kaçmak bir olasılıktır. Hani eğilirsin, sağa ya da sola kaçarsın ve belki sana değmez. Ama “Söz” öyle değil. Ağızdan çıkar ve gittiği yeri vurur. Tamam, ama ortada birilerini vuracak bir “Söz” de olmamıştı ki! Onların başına gelen; bir tek “Söz” ya da yanlış bir hareketten yıkılan onlarca aşkın, yuvanın, saadetin başına gelendi. Eğer şu an tarafsızca düşünse anlamsız bir şekilde yıkılan bir birliktelik adına çok üzülecekti.  

O buraya dinginliğe gelmişti. O buraya kendini fark etmeye, kendisiyle ilgili farkındalığa erişmeye gelmişti. O şehirde yüzlerce, binlerce insanın arasında olup kendini dört duvar arasına hapsedenlerden olmamaya gelmişti. Ama o buraya etrafında dört duvar olmasa da daha beter bir hapishaneye, tabiat hapishanesinde tek başına çile çekmeye gelmişti.

Onu hatalarını düşünmemeye sevk eden hususlardan biri işte buydu. Hatalar yapılmış ve rüzgârın savurduğu tohumcuklar misali o da gölün kenarına savrulmuştu, o kendini bilerek ve isteyerek buraya savurmuştu.

Gece yine o ıssız ve zifiri görüntüsü ile tam karşısındaydı. Biraz önceki karşısında birkaç ışık olsa temennisini es geçti. İyi ki karşıda ışıklar yoktu. O; içindeki yaşam ışığının sönmeye başladığını düşünerek irkildi. Bu olmamalıydı. Peki neden? Dönme umdu mu vardı ya da dönmeye niyeti mi vardı? Vardı tabi…

Bu onu yaşama bağlayan tek bağdı ve anımsamaya çalışmasa da bilinçaltında bir yerde yeşeren tek filiz bu dönme anıydı. Dönecekti ama ne zaman? Dönecekti ama ne şekilde? Sakallar uzamış bir Robinson misali mi? Yoksa tekrar sırtına alacağı bir lacivert takım elbise içinde sinekkaydı olarak mı? Hani bazı ilişkilerde olur ya, yürürsün ama hedefin mutlaklığı yoktur. Bir gün biterse acı çekeceğini bilirsin ama ömür boyu sürdürme adına değildir, başlama şekli ve devamında sürdürülen davranış biçimidir…

Yürüdüğü yere kadar… Hedef olmadan. Salt anı yaşama adına…

O; gölün kenarındaki yaşamını bu tür ucu açık ilişkilere benzetiyordu. Geldi ama bir gün dönmeye niyetle değil, geldi ama mutlak burada kalmaya değil. Uykunun o güzel uyuşkanlığı gözkapaklarına vurmaya başladı. Oturduğu yerde arada dalarak ve sonra irkilerek yine gözlerini açmaya başladı. Gece sırtına binmeye, baskısını hissettirmeye çoktan başlamıştı. İçinde yine ucu açık duygularla yavaşça yatağa yan uzandı ve başını yastığına gömdü.
Uyumadan önce gözlerinden birer damlanın yüzünden aşağıya süzüldüğünü fark etmedi bile…

Gölün kenarındaki adam uyudu…


Bojidar Çipof
2 Eylül 2010 


11 Ekim 2014 Cumartesi

GÖLÜN KENARINDAKİ ADAM (16) Bojidar Çipof



Bu yazı; 2010'da başladığım ve bu sene bitirmeyi hedeflediğim bir romandan bölümlerdir. İlk 5 bölümü ve 15. Bölüm burada yayınlanmıştır. 6 ile 14. bölümleri romanda okuyabileceksiniz.

Hikâye; bir yandan henüz ilk 5 bölümde tarif edilmemiş bir kadını arayan öte yandan günümüz yaşamındaki negatif olguları sorgulayan bir Adamın içsel çığlıklarıdır.

Romanın yarısında Adam, modern yaşamın tüm imkânlarını ve çevresini bir kenara bırakarak, içsel hesaplaşmalarını yapmak için bir gölün kenarında derme çatma bir kulübede yaşamaya başlamıştır…

Gecenin ıssız karanlığı bastırdı. Bu gece diğerlerinden daha farklı bir karanlık ve sessizlik ortalığı sarmıştı. Bu gece sanki böcekler de daha az ses çıkarıyorlar ve göl de her zaman yansıttığı ayın ışıltısını sunmakta daha cimri davranıyordu. Zaten adam yatağa uzandığında bu gecenin farklı ve daha uzun olacağını bilerek yatmıştı. Sırtüstü ve gözlerini karanlık tavana dikmiş bir şekilde düşünmeye başlamıştı. Zaman, kendisiyle yüzleşmek zamanıydı ve burada en fazla sahip olduğu şey de zamandı. Aklına, kendi kendine “sabah kalk borusu çalan yok ki” dediği geldi.

Ben kimim?” dedi evvela kendine. Bunun cevabını bilse her şey tamam olacaktı, ama en zor soru da buydu… “Ben kimim?

O birkaç yıl evvel, bir şirkette yönetici, çok sayıda arkadaşı, zengin çevresi olan sosyal ve donanımlı bir adamdı. Ama şimdi bir göl kenarında, medeniyetten uzak, kendi imkânları ile yaşamını sürdürüp, yiyeceğini üretmeye çalışıyordu ve bu meziyet ya da tanım buna her ne ad verilirse verilsin, o yalnız bir adamdı. Senede iki üç kere, o çok uzaktaki kasabaya giden, yani senede iki üç kere insanların yüzünü gören, sesini duyan bir adamdı.

Aklına bir şeyler almaya gittiği kasabada, hiç kimsenin onun nasıl yaşadığını anlayamayacağı takıldı. Gün aşırı tıraşını olan, giysilerini kendi olan saygısını yitirmemek için devamlı temiz tutan bir adamın, göl kenarında böyle münzevi bir hayat sürdürdüğünü düşünmeleri mümkün değildi. “Neden hep münzevi yaşayanlar, insanların içine çıkmayanlar, peşmurde, sakallı ve bakımsız olsun” diye düşündü. Kendini ortaya koyarak ve yüksek sesle “İşte ben nasılım, demek bu şekilde de olabiliyor.” dedi. İnsan evvela kendine saygı duymalı ve ne yapıyorsa bunun arkasında olmalıydı. O da zaten kendi kararını vermiş ve uygulamıştı.

Sanki her an buradan gitmeye hazır, ne varsa burada bırakıp bir daha dönmemeye hazır olup olmadığını da düşündü. Tabi bu çok zor ve güç bir karar olurdu. Fakat bir gün bu kararı verirse de kendisinden başka yargılayacak birinin olmayışı da güzeldi. Kendinle ve kendin için yaşam…

Kimse yok, sorumluluklar yok. Tek amaç, kendi yaşamını idame ettirmek, ettirebilmek… “Burada ne kadar huzurluyum” diye düşündü. Ama bu huzur bünyesinde mutluluk da barındırmamaktaydı. “Evet, huzurluyum ama sanırım mutlu değilim. Bir yerimde başka bir ben var ve çok zaman benim kafamı karıştırıyor.

Bunun hiçbir mahsuru yoktu ki…

Sorumluluk olmayınca, düşünecek biri ya da birileri olmayınca al sana huzur. Eh biri olmayınca ise mutluluk da olmaz… Hemen bu düşüncenin pek de sağlıklı olmadığına karar verdi. “Ben burada mutluyum dedi” Gölden çıkan bir balık, tavuklarından gelen yumurtalar, ektiği tarladan elde ettiği sebzeler ve ormandan topladığı böğürtlenler… Bunları her elde edişinde ne kadar sevindiğini anımsadı. Peki, bu sevinç mutluluk muydu?

Mutluluğun çok göreceli bir kavram olduğunu elbette biliyordu. Mutlu olmak için mutlaka bir aşk mı olmalıydı? Sonra eksikliğinin bir sevgi olduğunu, geride kalan birine olan özlemi olduğunu ve kafasında mutlu olmak tanımının salt aşk ile tanımlandığını düşündü. Evet, çok fazla mutlu olduğu husus vardı burada ve o bunlarla mutluydu. Ne yazık ki bunlar bir aşkın, bir sevginin yerini tutmamaktaydılar. Aklına Tarzan takıldı. Tarzan’ın da Ceyn’i vardı, aşkı vardı.

Aklına son kasaba seferinde, alış veriş yaptığı marketteki kız geldi. Çok güzel ve saf bir görüntüsü vardı. Sadece işiyle meşgul olan, hani şu başı önde dediklerinden olsa gerek diye düşündü. Hesabını çıkartırken bir anlık göz göze gelmişlerdi ve kız ona utangaç bir bakışla bakmıştı. Ona hiç ilgi duymadığını ve sadece orada çalışan bir eleman gözüyle baktığını anımsadı. Evet, hal böyle idi ama bir başka bakış açısından da kendisine böyle bakılmasından ne kadar gururlandığını düşündü. “Beğenilmek güzel bir duygudur” dedi kendine. Kişinin erkek ya da kadın buna çok ihtiyacı vardır ve o bunu çok iyi bilenlerdi. Beğenilmek güzeldir…

Peki, neden o kız ona öyle bakmıştı? Bunu aklına çok getirdiğini ama bu güne değin bir tanımlama yapmadığını düşündü. Bunun cevabını vermenin kibir, kendini beğenmek ya da ego ile bir alakası yoktu ki… O farklıydı! Şehirde de farklıydı burada göl kenarında da farklı bir adamdı. Fiziksel görüntüsünün güzel olmasından başka kendine has bir duruşu vardı ve o burada da bakımlıydı. Kendine olan saygısından dolayı ya da bir gün bir olasılık olarak karşısına çıkacak birine iyi görünmek adına değil miydi, gün aşırı tıraş olmak ve temiz giysiler giymek! Sonra o kasabadaki erkeklerin, hatta kadınların büyük bir bölümünün kendini bırakmış, yitmiş görüntüler arz ettiğini hatırladı. Belki kıza bu nedenle farklı gelmişti…

O farklıydı! O oradaki adamlardan farklıydı ve kız onun için ona bakmıştı. Kesinlikle bir yosma değildi ve her gördüğü erkeğe kuyruksallayan biri de değildi. Kız ondaki farkı görmüştü. O bir anlık utangaç bakış o nedenleydi. O kasabadaki erkeklerden farklıydı. Bir kere başı öne eğilmiş ve yaşamın tüm sıkıntıları ile ezilmiş bir görüntüsü yoktu. Yaşıyla ters orantılı olarak zinde, dinç ve de bakımlıydı.

Zindelik ve dinçlikten başladı ve sağlığını irdeledi. Buradaki en büyük korkusu buydu. Kendisine itiraf etmekten en fazla korktuğu husus buydu. Bir an gece ya da gündüz ani bir hastalık olursa, ecza kutusundaki bir miktar ilaçla giderilemeyecek bir rahatsızlık olursa “Burada inleye inleye can vermek en büyük korkumdur” diye düşündü. Bunu hiç aklına getirmemeye çalışırdı. Hoş şehirde de ambulans gelene kadar can veren onlarca kişi yok muydu? Hem burada, bu güzel doğada ve kendi eli ile yetiştirdiği sebzeler ve gölden tuttuğu balıklarla beslenirken hastalık olasılığını neredeyse yoktu. Tamam dedi bunu aklıma fazla getirmemem gerek. Çünkü bu konu; göl kenarındaki yaşamda kendisini en zora sokacak konuydu.

Yine o kızı düşünmeye başladı. “Bir gün aniden burada karşıma çıksa ve artık birine bir çay yapmış olsam ne güzel olurdu” dedi. Hatta gece kalsa ve uzun uzun konuşsak… “Bunu cinsellik adına istemiyorum ki” dedi yüksek sesle. Onun buradaki eksiği, insandı, bir insandan çıkan nefesti. Bir kez daha o kıza bir kadın gibi ilgi duymadığını ve sadece güzel yüzlü ve utangaç oluşunun, ona bir anlık bakarken oluşan gülümsemenin kendisine çok iyi geldiğine karar verdi.

Bu akşam farklıydı. Bugüne değin, bu göl kenarındaki yaşamı süresince, hiçbir akşam kafasına burada bir gecelik de olsa bir bayanı misafir etme isteği duymamıştı. Zaten kasabaya son gidişi de çok zaman önceydi. Neden kasaba dönüşü değil de bu kadar süre sonra bunlar kafasına takılmıştı ki?

Bunu gece çökerken, göl kenarında aniden oluşan hüzne ve bu akşam düşünmeliyim, kendimle yüzleşmeliyim diye karar verdiğini, yatağa uzandığında kendini buna şartlandırmış olduğundan, birçok hususun arasında bunun da kafasına takılmış olabileceğini düşündü. “Ne kadar da olasılıklarla dolu bir tanımlama yaptım" dedi kendi kendine. Yaşam da bir olasılıklar silsilesi değil miydi ki? Nereden nereye… Kuş misali buraya uçtuğunu ve tüm ilişkilerini bıçak gibi kestiğini anımsadı. “Geride acı da bıraktım mı acaba?” dedi. Sanmıyordu ama bu içini kemiren bir husustu.

Aslında bunu düşünürken sadece O’nu düşünerek bu soruyu kendine sormuştu. Sonra; şu anda kim bilir kaçıncı gönül nikâhında ya da en azından kızının artığı ile birlikte mutlu olduğunu düşünerek içinden O’na “Fahişe” dedi! Sonra bunun da yanlış olduğunu, böyle düşünerek “Fahişelere haksızlık mı ediyorum?” dedi… Ve ardından, gün süresince bazı anlarda bedeninin burada kaldığını ama buradan uzaklara, buraya geldiği yerlere anlık gidişleri olduğunu fark etti. Evet, o belli aralıklarla bedenini burada bırakıp, ruhunu, usunu şehre götürüp getiriyordu. Bazen o; burada olan o değildi.

Ve ardından, gün süresince bazı anlarda bedeninin burada kaldığını ama buradan uzaklara, buraya geldiği yerlere anlık gidişleri olduğunu fark etti. Evet, o belli aralıklarla bedenini burada bırakıp, ruhunu, usunu şehre götürüp getiriyordu. Bazen o; burada olan o değildi.

Bir baykuş gecenin sessizliğini çığlığı ile bozdu. “Bu da nereden çıktı şimdi?” dedi. Ve “Bu gece bu kadar yüzleşmek yeter” diye düşündü. “Biraz uyusam iyi olacak

Uyumaya çalışırken, “Kendimle yüzleşmek bana iyi geldi. Bunu daha sık yapmalıyım” dedi. İçinde, bir yerinde gizli bir takım duygular harekete geçmişti artık. Daha çok düşünecek, iş yaparken doğayla değil de kendiyle konuşacak ve kendini daha iyi tanımaya çalışacaktı. “Bu akşam bir başka boyuttayım sanki dedi.

Aslında başka bir boyutta değildi ki. İçsel duyguların biriken tezahürü ile karşı karşıyaydı.

Artık içinde başka bir boyut açmalı, yaşamını burada sürdürürken, kendisiyle daha çok baş başa kalmalıydı. “Yoksa ben erdim mi?” dedi. Tabi ki bu çok saçma bir düşünce olurdu. Okuduğu “Sidarta” adlı kitap geldi aklına. Orada da bir adam ağaç gövdesinin önünde günlerce kendini aramıştı. “Ben Sidarta’dan çok farklıyım” dedi. O başka ben başka…

Her “ben” yani her kişinin farklı olduğu gibi, kendisinin de sadece kendine has bir varlık olduğuna yoğunlaştı ve “Bu gece bu kadar yetsin artık” dedi ve gözlerini kapadı.

Gece tüm karanlığını sanki o anda ve aniden bastırdı. Yine o günbatımındaki sessizlik peyda oldu. Gölün ay ışığındaki yansıması ve kulübeyi aydınlatması azaldı.

Gölün kenarındaki adam, artık uyumaya hazırdı. İçinde bir şeylerin değiştiğini ya da değişmekte olduğunu düşünerek düşündü.

Adam uyudu…


6 Nisan 2010

(Devam Edecek)


5 Eylül 2014 Cuma

GÖLÜN KENARINDAKİ ADAM (15) Bojidar Çipof


Bu yazı; 2010'da başladığım ve bu sene bitirmeyi hedeflediğim bir romandan bölümlerdir. İlk 5 bölümü burada yayınlanmıştır. 6 ile 14. bölümleri romanda okuyabileceksiniz.

Hikâye; bir yandan henüz ilk 5 bölümde tarif edilmemiş bir kadını arayan öte yandan günümüz yaşamındaki negatif olguları sorgulayan bir Adamın içsel çığlıklarıdır.

Romanın yarısında Adam, modern yaşamın tüm imkânlarını ve çevresini bir kenara bırakarak, içsel hesaplaşmalarını yapmak için bir gölün kenarında derme çatma bir kulübede yaşamaya başlamıştır…

Adam; gölün kenarında oturuyordu. Gün düşmüş, hava kararmaya başlamış ve gecenin sessizliği kendini göstermişti. Gölün durağan suları çok hafif, belli belirsiz dalgacıklar oluştururken sessizliği bozan tek unsur kuşlar ve böceklerdi. Aslında onun birkaç tavuğu ve bir de horozu vardı. Ama nedense batımında az da olsa arada çıkan sesleri bu gün batımında gelmiyordu. Adeta doğaya, doğanın kendi sesine yol verir gibi, tabiatın yüce gücüne saygı ile eğilircesine bu gün batımında susmuşlardı.

Tabiat ne yüce bir kudrete sahip” diye düşündü adam… Ve ne kadar zamandır burada yaşadığını anımsamaya çalıştı. Son zamanlarda bunu yapamadığını hatırladı. Burada deli gibi akan zamanı ölçen bir saat, haftanın günlerini belirtir bir takvim,  ayları belirleyen bir unsur yoktu. Burada salt tabiat ve “O” vardı. Tabiat ve ortasında bir adam… Yalnız bir adam…

Adam; çok uzun süre evvel saatini çıkarmış ve zaman mevhumunu kendi sezgisi ile tayin etmeye başlamıştı. Hem saat da neydi ki? Gün ve güneş, gece ve karanlık... Bu iki mevhum çok bile geliyordu ona. O gölün kenarında yaşayan adamdı. O yalnız bir adamdı…

Bu gün batımında başka bir hüzün içinde olduğunu fark etti. Yalnızdı… Kim bilir kaç ay, hatta yıldır burada yaşamaktayım dedi içinden. Evet, günleri ayları takip etmek zordu belki ama yıllara ne oldu? “Ben nerede ucunu kaçırdım dedi” kendi kendine.

Zor bir soruydu bu. Çok da kolaydı aslında bunu hesaplaması. Yaz ve güz. Sadece bu iki mevsimi kendine istina alsaydı işi çok kolay olacaktı. Ahşap kulübesinin bir yerine, her yaz ve güz için sadece birer çentik atsaydı bu kolaydı belki ama o ana değin bunu dahi yapmamıştı ki!

Ben tembel miyim?” diye sordu ve yanıtı hemen verdi. “Hayır, ben tembel değilim” Nasıl tembel olabilirdi ki doğanın ortasında tek başına. Doğanın muhteşem güzelliği, cömertliğinin yanında acımasızlığını da çok iyi öğrenmişti. Ancak bu tecrübe ona acı günlere mal olmuştu. Aç kalmıştı! Resmen uzun süre bu yaşama alışana kadar aç kalmıştı!

Doğa nimetlerini cömertçe sunmuyordu aslında, çünkü doğa tembel değildi ve tembelleri de sevmiyor, onları aç bırakarak sınıyor, eğitiyor ve tek başına yaşamaya alıştırıyordu. O da alışmıştı ama… Kendine yetmeye, kendi için yetiştirmeye, kendi için bir takım gereksinimlerini temin etmeye alışmıştı. Yaşayarak öğrenmişti.

Gölün kenarında, bir ahşap kulübede yaşayan ve kendine yeten bir adamdı artık. O gölün kenarındaki yalnız bir adamdı. Bu gece farklı bir duygu yükünde olduğunu kendine itiraf etti. Hatta bunu arada sırada, hatta çokça yaptığı gibi yüksek sesle kendine de söyledi.

Kendi kendine yüksek sesle konuşmaya da çok süre evvel başlamıştı. Buraya gelmeden evvel almış olduğu eğitim ve şehir yaşamı süresince edindiği donanımlar sayesinde aslında o bilgisi ve kültürü yüksek biriydi ve düşünen biriydi. Hoş zaten burada en cömertçe sarf edebildiği şey de düşünme değil miydi? Burada düşünme kavramını yüksek sesle ortaya koyduğunda bu düşünce kavramı halini almıyordu. Düşünme kavramının paylaşılabilir olması durumunda ancak düşünce kavramı halini aldığını çok iyi bilenlerdendi…

Peki, neden arada sırada yüksek sesle konuşmaya karar verdiğini sordu kendine… Soru ile yanıtı da aynı anda ortaya koydu. Tabi kendi kendine… Yüksek sesle bir takım düşünmeleri ortaya koymasının tek sebebi; ses tellerinin ve kulaklarının yetilerini kaybetmemesi içindi. “Yoksa benim psikolojik bir sorunum yok. Kendi kendine konuşan sorunlulardan değilim” dedi, tabi yine yüksek sesle ve yine kendi kendine…

Burada çok az kişiyle karşı karşıya gelmişti. Yolunu kaybeden birkaç gezgin… “Bu gölde balık var mıdır?”  Ya da “Bu civarda hiç av hayvanı gördünüz mü?” diye soran birkaç acemi avcı. Sadece üç kez çok uzakta olan bir kasabaya gitmişti. O da eksilen çok temel bazı ihtiyaçlarını satın almaya. Bunlar tabi ki gıda değildi. O kendi gıdasını kendi yetiştiriyor, tutuyor, besliyordu. Biraz kibrit, çok az hububat, gazyağı ki onu da çok az tüketirdi.  Çay ve kahve de alırdı ve kahvesini çok cimrice tüketirdi. Çünkü burada kahve yetiştirmesi mümkün değildi. Satın aldığı kahve çekirdeklerini basit şöminesinde bir bakır kap içinde kavurur ve el değirmeni ile çektiği kahvesini pişirerek, günbatımında yudumlamayı çok severdi. Bu ona sanki her akşamüstü yapmak zorunda olduğu bir ritüel gibi gelmekteydi. Tabi kasaba dönüşündeki günlerde kahveyi biraz bolca kullanırdı ama sonraki günlerde kavurma için atılan kahve tanelerini azaltırdı.

Çay o kadar sorun değildi ve çok az çay yapardı. Hemen kulübesinin yanındaki ıhlamur ağacı da vardı ki bu ağacın yapraklarını tüketmesi mümkün olmazdı. Hoş, o eski yaşamında çayı da pek içmezdi ya…

Arada sırada “Ben bu çayı niye alıyorum?” diye de sorardı kendine. Sonra gülümser ve “Ya bir misafir gelirse, ne ikram ederim?” diye düşünmeye başlardı. O an hiç misafiri olmadığını ve kimseye bir çay yapmadığını anımsadı. Balık ve av diye gelenler ve yolunu kaybeden gezginlere ne kadar ısrar ettiğini ama adamların çok az konuştuktan sonra oturmadan gittiklerini anımsadı. Yahu “Bir bardak suyunuz var mı?” diye de sormamışlardı ki. Burada yalnız, tek başına yaşadığını garipsediklerini de anımsadı.

O; kasabaya gittiğinde, bazı temel ilaçlar ve en önemlisi eskiyen usturasını yeniler ve traş sabunu da alırdı. Buraya gelirken yanında burası için azımsanmayacak miktarda para getirmişti. Şehirde yaşayan biri için çok da büyük bir miktar değildi belki. Ama burada çok uzun aralıklarla gittiği kasaba alışverişleri ile parasının bitmesi mümkün değildi. “Yaşamım boyunca bana yeter” diye düşündü.

Onun burada tek bir lüksü vardı. Gün aşırı olduğu sakal tıraşıydı. Bu onun kendisine olan saygısından kaynaklanan bir alışkanlıktı. Zaten her gün olmasını gerektirecek kadar sakalı uzamazdı onun. Fakat her zaman traşlı ve temiz olmalıydı. Elbiseleri daima tertemizdi. Uzunca bir süredir artık sabun kullanmıyordu. Bazı yapraklar ile karıştırdığı çamur ile elbiselerini yıkar, sonra gölün içinde durular ve asardı. Bu yöntemi sabunu tükenince kendi kendine bulmuştu. Doğa kendini yeniler ve temizlerdi. O da doğanın içinde ve doğanın bir parçasıydı artık…

Kendi odun kömürünü de kendi üretiyordu. Bunu hiçbir yerde okumadığını, burada kendi kendine bulduğu yöntemle kendi odun kömürü imal ettiğini düşündü. Evet, yanında bir miktar getirmişti. Buraya gelmeden evvel bir eskicide, kömürlü bir ütü bulmuş ve ne kadar sevinmişti. Gölde yıkanan giysilerini düzenli olarak bu ütü ile ütüler ve sonra giyerdi. İş yaparken giydiği tulumu bile ütülediğini düşündü. Sonra gölün kenarında kendi ile baş başa kaldığında, kahve içme ritüeline başladığında bu temiz ve ütülü giysiler içinde ve traşlı olmayı kendine olan saygısı için yaptığını düşündü.

Ne olursa olsun kişinin kendine olan saygısını yitirmemesi gerekli” dedi kendi kendine. Şehirden kaçmaya karar vermeden evvel de kendine bakardı. Evvela kendisine sonra da etrafındaki insanlara olan saygısı gereği, o hep düzgün giyimli, traşlı dolaşır ve etrafından saygı görürdü.
Acaba şimdi ne yapıyorlar?” dedi kendi kendine. Eski işi ve arkadaşları şu an onu düşünüyorlar mıydı? Nerede olduğunu, ne yaptığını, hatta sağ olup olmadığını düşünen var mıydı? Bu soruya bazen “Hiç sanmam” bazen de “Vardır bir anımsayan beni” der ama çok da üzerinde durmazdı.

Arkadaşları aslında onu çok severlerdi. Çok kişi vardı etrafında. Ve bunlar gerçek dostlarıydı. Buna inanıyordu.” Evet, beni hatırlıyorlardır” dedi bu kez. Hem o kimseye bir kötülük etmemişti ki. “Tek kötülüğüm kendime” diye düşündü.

Zor bir karar ermiş, uzunca bir süre planlamış,  gideceği yeri tespit etmiş, alt yapısını hazırlamış, iki ay süresince her hafta buraya gelmişti. Bir kulübe yapacak kadar kereste, temel ihtiyaçlar ve gereken aparat ile aletler. Tencere, tabak v.s.

Son gelişini anımsadı. Boşalttığı evinden kalan son eşyalarını, giysilerini ve diğer malzemelerini taşıdığı günü düşündü. Geri gidecek ve dostlarıyla helalleşecekti. “Ben buralardan gidiyorum” diyecekti.

İşte yapamadığı tek şey buydu. Hayatımın tembelliği de dediği olurdu bu son seferi yapamadığı için…

Ama soracaklardı, eşeleyeceklerdi, belki bir ipucu bırakabilirdi. Ardına düşerlerdi belki. Düşerler miydi?

Sanmıyorum” ya da “Tabi ki” bu sorunun yanıtı içinde yoktu onun. Son seferi yapamamıştı. Korkmuştu!

Geride bıraktığı, sorumlu olduğu tek bir akrabası yoktu. Bu konuda müsterihti. Peki, neden korkmuştu? Kendinden mi? Ya da yüzleşmek zorunda kalabileceği biri mi vardı? Var mıydı?

Evet, vardı ve o bunu yapamamıştı.

Kolayı mı seçmişti yoksa en zoru mu?

İşte bu akşam aslında aklına takılan buydu.

O korkmuştu!

Aldığı eğitim, bu yaşa kadar oluşan donanım, hepsi boştu. Yapamadığı ya da yaptığı, başka bir şekilde ifade etmek de gerekirse korktuğu ya da korkmadığı çok fazla göreceli ve bir o kadar da çelişki dolu bir sonuç ortaya çıkarmıştı…

İşte ütülü giysiler ve düzenli tıraş olmasının sebebi belki de ruhunun bir kısmının şehirde kalmasıydı. O hem burada, hem de oradaydı. “Kendime olan saygımdan dolayı” demek de gerçeği, “Sanki hala oradayım” demek de gerçeği yansıtıyordu.

İkilem mi? Elbette ikilem ve çelişki...

Aynen yaşam gibi…

Doğum ve ölüm gibi…

Ya da burada ve şehirde olmak gibi...

Bu düşünceler, bu akşam kafasını fazlaca karıştırdı. “Bu gece farklı bir gece olacak. Bu gece hemen uyuyabileceğimi sanmıyorum” diye düşündü.

Uzun bir gecenin karanlığına doğru adımını attı ve yatağına uzandı. “Bu gece düşüneceğim” dedi kendi kendine.

Hem sabah kalk borusu çalan mı vardı ki!

Uzun bir gecenin karanlığına doğru düşünmeye başladı.

O gölün kenarındaki yalnız bir adamdı…


Bojidar Çipof
02 Nisan 2010


(Devam Edecek)