bojidar cipof etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bojidar cipof etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mayıs 2026 Cuma

İSTANBUL’UN FETHİ ve HIRİSTİYANLIK TARİHİ ÜZERİNDEKİ ETKİSİ


1453’te İstanbul’un (Konstantinopolis) Fethi, bin küsur yıllık Doğu Roma ya da Bizans’ın bitişini ve Orta Çağ’ın kapanarak Yeni Çağ sürecinin başlamasını sağlamıştır. Bu tabi ki bu kadar basit bir cümle ile tanımlanamayacak çok önemli bir tarihi olaydır ve Orta Çağ’ın bitişi, fethi başaran Sultan 2. Mehmet’in adını tarihe “Fatih” lakabı ile yazılmasını sağlamasının yanı sıra Hıristiyanlık Tarihi’nin seyrini de değiştirmiştir.

1204 yılında Konstantinopolis’i ilk kez ele geçiren Haçlı Ordusu’nun başarısı için şehrin 1453’teki ele geçirilişi kadar büyük bir anlam ve önem yüklenmez. Zira Konstantinopolis’in ele geçirilişinden ve ele geçiriliş şeklinden çok, Batı’nın gözünde Hıristiyanlık üzerindeki etkisi önem arz eder.

Papa 3. Innocentius’un, evvelâ Mısır’ı ele geçirmek sonra Kudüs’ü kurtarmayı amaçlayan 4. Haçlı Seferi (1200-1204) plânları; başta Venedik Dükü Enrico Dandolo olmak üzere bu seferleri iman için değil de para için destekleyen soyluların, gözlerini ihtişam içindeki Konstantinopolis’e çevirmesi üzerine bozuldu ve 1204’te ele geçirilerek “Konstantinopolis Latin İmparatorluğu” kuruldu. İstanbul’dan kaçan hanedan mensupları; İznik, Trabzon ve Epir’de Bizans devletleri kurdular.

Bunlardan “Trabzon Rum İmparatorluğu”nu 15 Ağustos 1461’de yıkmak yine Konstantinopolis gibi Fatih Sultan Mehmet’e nasip oldu. Batı Trakya bölgesinde ise “Epir Despotluğu” kuruldu ve İznik’e kaçan Bizans Hanedanı’nın en önemli kolu da en güçlü oldukları bölgede “İznik Rum İmparatorluğu” adı altında bir devlet kurdular.

Tarihsel akışa baktığımızda Epir çok önemli bir devletçik değildi ama Trabzon 1461’e kadar sürmüş ve Fatih Sultan Mehmet’in seferi olmasaydı, bölgede yıkmaya çalışacak bir başka gücün olmadığı büyük bir devletti. İznik ise yukarıda belirttiğimiz gibi en güçlü olunan bölgeydi ama İznik’teki oluşum sadece 57 yıl sürdü ve Haçlıların İstanbul’dan taş taş üstüne bırakmadan, tüm servetleri alarak ve kendiliklerinden terk etmesinden sonra tekrar İstanbul’a dönüldü. Tabi bu arada Katolikler taş taş üstünde bırakmadıkları Konstantinopolis’te bulunan Hıristiyanlığın ne kadar dini mirası ve kutsal objeleri varsa hepsini Papalığa götürdüler ki bunlar halen Vatikan’dadır…

Şöyle bir analiz yapılabilir: Bizans gibi güçlü bir yapılanma İstanbul’da Haçlılara dayanamadı ama bu süreçte, İznik; Trabzon ve Epir gibi 3 devlet çıkardı ki bunlardan Trabzon gerçekten çok uzun bir süre hüküm sürmüş ve tarihte yeri olan bir devletti. İznik’te ise M.S. 325’te yapılan 1. Hıristiyan Konsili gibi önemli ve manevi bir mirasın üzerinde kurulu olmak dahi güç için yeterli bir husustu.

Bu noktada Batı’nın ve tabi ki Batı Kilisesi’nin Türklere bakış açısının rolü büyüktür. Çünkü 1204’teki ele geçiriliş; Hıristiyan bir devlete karşı da yapılsa ve işin maddi boyutu göz ardı edilemeyecek ölçüde ise de sonuçta kendini “belirleyici” sayan zihniyetin tezahürüdür. Zira bu kez şehir (poli) Müslümanların eline geçmiştir. 1453’teki fethin önemi; askeri açıdan, Osmanlı Devleti tarafından bir coğrafyanın ele geçirilişi ve diğer birçok unsurun yanı sıra Hıristiyanlık Tarihi üzerindeki önemi ve yaptığı etki nedeniyle 1453 Batı’nın gözünde çok daha önemli sayılır…

Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u alarak ne/neler yaptı?

İstanbul aslında 1453’ten çok evvel Osmanlı tarafından ablukaya alınmış, Rumeli ve Anadolu hisarları ve il çevresi kuşatılmıştı. Bizans adeta bir ablukaya altındaydı ve şehrin alınması, fethedilmesi için zemin hazırdı ama şartlar 1204’te Haçlıların şehri ele geçirdiği şartlardan çok ağırdı. Çok daha büyük askeri hazırlıklar yapılması gerekmişti…

Doğu Kilisesi’nin temsil edildiği Ortodoks Patrikliği, Fetihten evvel askıya alınmıştı. İmparator; Osmanlı’ya karşı askeri yardım vaadi alarak Ortodoks Patrikliğini askıya almış ve patrikliği resmen kapatmıştı. Patrik 2. Athanasios’un (Patrikliği: 1450-1453) görevine son verilmiş ve patriklik makamı boşaltılmıştı. Fetihten kısa bir süre önce Ayasofya’da idrak edilen son Paskalya Ayini’ni ise Papalığın gönderdiği bir kardinal Katolik ritüeline göre icra etmişti.

Bu tabi ki fanatik Ortodoks çevrelerce büyük bir infiale neden olmuş ve imparatora karşı büyük bir öfke hâsıl olmuştu. Bu aslında Fener Rum Patrikhanesi’nin, “Biz yaklaşık 2000 yıldır bu topraklardayız” söyleminin de yalanlayıcısıdır. Çünkü 1204 yılında, Haçlı Orduları’nın almasından sonra 57 yıl İznik’teydiler.

Bir önemli husus da İznik’ten İstanbul’a, Bizans Hanedanı’nın ve Patrikhane’nin zahmetsizce geri dönmeleridir. Taş taş üstünde bırakmayan Haçlılar kendiliklerinden şehri terk ederek ülkelerine dönmüşlerdir. Bu da geri dönüşü tarihi ve askeri açıdan fevkalade önemsiz kılar…

Bu noktada bir tezat ve din adına nelerin yapılabileceği de gözler önüne sermek gerekiyor. Fetihten 249 yıl önce aynı dinin insanları, Papalığın emriyle şehri ele geçirmiş ve İstanbul’un Fethi ile hiçbir surette mukayese edilemeyecek bir ölçüde kıyım yapmıştır. Bu din adına bir kıyımdır. İmparatorun bu kez şehri teslim etmese de dini teslim ederek artık tek çatı altında birleşmeyi kabul etmiştir.

Aynı makam ise (Papalık) bu kez askerlerini değil de din adamlarını göndererek Ayasofya’yı ele geçirmiş, imparator Ortodoks ve Katolikliği tek çatı altında yönetme yetkisini aldığı askeri destek sözüne karşı Papalığa vermişti.
  
Bu teslimiyet başta Bizans’ta olmak üzere diğer Ortodoks ülkelerde de derin bir infial yarattı. Bizans’ta halk ikiye ayrıldı ve doğal bir tepki olarak, Ortodoks papazlar da ikiye ayrıldılar. Bunlara kısaca Patrikçiler ve İmparatorcular dendi.

Burada bu makalemizle direk bağlantılı olmamakla birlikte Çarlık Rusya’sının davranışına da kısa bir yer vermek gerekir. Çarlık Rusya’sı, bu yapılanın dine karşı bir “ihanet” olduğuna inandı. Bu inanış daha sonraki süreçte, Rusya’nın, Ortodoksların hamiliğine soyunmasına, Panslavizmin destekçisi olmasına ve sonraki asırlarda Osmanlı’nın başına çok dertler açan “Grek Projesi”ni (Project Grek) devreye sokmasına neden oldu. Bu inanış bugün Rus Kilise çevrelerinde hâlâ devam eden bir kanaattir. “Bizans; dine ihanet etmiştir”…

Son Paskalya Ayini’ni yapan kardinal hakkında aşağı yukarı şu şekilde, çok yerde sözü edilen bir söylem de vardır: “Kardinal şapkası görmektense Osmanlı kavuğu görmek evladır” Bu söylem Patrikçilerin söylemiydi ve bunu en çok destekleyenlerin başında iyi bir teolojist olan “Georgios Sholarios” gelmekteydi.

İşte bu ahval altında iken, Fatih Sultan Mehmet’in gerçekleştirdiği, Fetih sonrası durum değerlendirmelerinde, Patriklik makamının boş hatta kapalı olduğu anlaşıldı. Bunun üzerine; Fatih Sultan Mehmet, derhal bir Rum Patriği seçilmesini emretti. Yapılan araştırmalarda; Ortodoks çevrelerin Georgios Sholarios'u patrik yapmak istediklerini anladı. Bunda Sholarios’un imparator karşıtı olması da büyük rol oynadı. “Havarion Kilisesi”nde yapılan bir dini mera­simle Georgios Sholarios Patrik oldu ve “2.Gennadios” dini adını aldı.

Burada bir başka ve önemli nokta ise şudur: 2.Gennadios, dini kanunlar (kanon) gereği Sen Sinod üyeleri tarafından değil de Müslüman bir Padişah tarafından tayinle seçilmiştir.
  
Şunu vurgulamak gerekiyor: “İstanbul’un Fethi olmasaydı bugün belki ya da muhtemelen Katolik ve Ortodoksluk adı altında iki ayrı mezhep olmayacaktı.”

İstanbul’un Fethi; Orta Çağ’ın sonu ve Yeni Çağ’ın başlangıcı olmaktan öte olarak Hıristiyanlık Tarihi’ni de fevkalade etkilemiştir. Hatta Hıristiyanlığın bugünkü durumunu sağlayan çok önemli bir hadisedir demek abartı olmaz.

Fatih Sultan Mehmet, sadece İstanbul’u almamıştır… Hıristiyanlık Tarihi’ni de değiştirmiştir…

18 Kasım 2023 Cumartesi

FIRTINANIN ARDINDAN


 Her fırtınanın ardından sessizlik olur

Bazen boşluk, bazen de hoşluktur olan

Ve yaşam yeni fırtınalarla devam eder

Devinim süregelmektedir…

 

Bojidar Çipof

10 Ocak 2015 

http://www.antoloji.com/firtinanin-ardindan-2-siiri/

 

OLMAYAN BİRİNE…

Yeter ki bir gün, bir yerde karşıma çık!

Tüm Birikmiş sevgilerimi sana vereceğim…

 

Bojidar Çipof

11 Aralık 2014

http://www.antoloji.com/olmayan-birine-siiri/


 

YAŞAMDAKİ İMLÂLAR



Hayatında “imlâ” olmalı…

Sayfanı noktalar doldurunca

İki nokta ile aşkı anlatmaya,

Noktalı virgülle sevda sözcüklerine,

Virgülle devam etmeye hasret kalırsın…

Zaman yine aşkı gösterince;

Noktalar virgüllerin arasında olur

Hayatında yeniden “imlâ” vardır artık!

Âşıkların tepesindeki şapkana da kavuşursun

Her şey güzeldir ardından…

Aşk gibi, âşık gibi…

 

Bojidar Çipof

25 Ekim 2014

http://www.antoloji.com/yasamdaki-imlalar-siiri/


 

Türk Dil Kurumu Yazım Kılavuzu’na göre; “aşk” “aşkı” ve “aşkım” kelimeleri şapkasız “A” ile “Âşık” kelimesi şapkalı “” ile yazılır…

20 Haziran 2020 Cumartesi

BEN BABAMI HİÇ GÖRMEDİM


Ben babamı hiç görmedim.

Babam vardı fakat o benim saçlarımı okşayamadı.

Babam vardı fakat benimle hiç oynayamadı.

Ben İstanbul’da doğmuş Hıristiyan bir Türk vatandaşıyım. Türkiye’deki “Bulgar Ortodoks Cemaati” mensubu olmakla birlikte Bulgaristan’ı hiç sevmediğimi yazılarımı okuyanlar bilirler. Bazen de anlaşılmakta zorlanırım. Öne çıkarttığım hep Türk Ulusu’nun bir ferdi olmamdır. Bunu beceremeyen, etnik kökenlerini Türk olmaktan öne koyan ve de o ülkelerin menfaatlerine çalışan Türkiye’deki Hıristiyan unsurları eleştiririm, yazılar yazarım…

Bu babalar gününde sizinle biraz dertleşmek istedim. Yazımın başında yazdığım gibi var olan ama benim hiç görmediğim, beni de göremeyen babamı size anlatmak istedim.

Babam “İliya Çipof”; 1913 yılında Yunanistan’ın (Ege Makedonyası – Egeyska Makedonia) Florina şehri “Pıtele Köyü”nde (Agios Pandeleimon) doğmuş. O dönemde Makedonların ve Bulgarların gözde göç yeri İstanbul’a okumak üzere, burada yaşayan bir akrabaya gönderilmiş ve şimdi “Boğaziçi Üniversitesi” olan “Robert Kolej”de bu zengin akraba tarafından okutulmuş ve yine aynı memleketten İstanbul’a göç etmiş olan “Çüçülayef Ailesi”nin güzel ve tek kızı “Blagodatka” ile tanışmış. Onların aşkı Aksaray Yenikapı’da dillere destan olmuş ve 1944 yılında İstanbul’da evlenmişler. Babam 1946’da, Amerika’ya çalışmaya giden dedem Pando Çipofu ziyarete gitmiş ve bu ziyaretin ardından, annemle Sofya’ya taşınmışlar

31 Temmuz 1952’de Annem bana hamile kalmış fakat bir rahatsızlık da geçirmiş ve Bulgaristan’ın çok kötü koşullarında tedavi edilemeyeceği anlaşılınca İstanbul’a, ailesinin yanına bana hamile olarak dönmüş.

Bu bir kâbusun başlangıcıdır.

Babamın, anneme yolladığı son mektuplar 22 Eylül 1952 ve 5 Ekim 1952’dir. Bu mektuplar Aksaray Postanesi’nden aynı anda gelir. Bu aynı zamanda Babamın Annemle kurduğu son temas olur.

Oradaki akrabalarla yapılan temaslardan da bir sonuç alınmaz. Çünkü komünist rejim baskısı ile insanlar susmuştur/susturulmuştur.

Babam kayıptır…

Ve Bulgaristan Hükümeti’nin, Babamı ansızın gözaltına aldığı ve yargılamaya başladığı anlaşılır.

Suç; “Türkiye Cumhuriyeti lehine casusluk faaliyetlerinde bulunduğu isnadı ile tevkif edilerek ölüm tehlikesi içinde ortadan gaip olduğu….” v.s v.s.

(Bu alıntı İstanbul 18. Asliye Mahkemesi’nin 1959/489 dosya içeriğinden alınmıştır.)

3-5 Temmuz 1991’de Bulgaristan’ın Filibe (Plovdiv) kentinde yapılan “1. Türk Bulgar İş Forumu”nda, Türkiye Delegasyonunda bulundum. Bu seyahat vesilesi ile Sofya’ya da gittim ve orada yaşayan akrabalarımla da görüştüm. Çok yaşlı bir bayan akrabam bana şunları anlattı:

“Formalite bir mahkeme yapmışlar. Zaten içeri kimseyi almadılar. O esnada senin doğum haberini almıştık. Babanı ilk ve son defa o gün mahkeme kapısı açıldığında gördüm. İnan oğlum, ölümü bile göze aldım ve babana şöyle bağırdım: ‘İliya, İliya… İstanbul’da bir oğlun oldu ve adını Bojidar koydular.’ Baban bana döndü ve gülümsedi… Çok korktum oğlum ama o an dayanamadım. Nedense bana bir şey yapmadılar.“

(Bojidar: Allah’ın hediyesi demektir.)

Ben babamı hiç görmedim.

Bir babam vardı fakat o benim saçlarımı hiç okşayamadı…

Bir babam vardı fakat o benimle hiç oynayamadı…

Ama o benim varlığımı bildi. Kendisinin koyamadığı adımı işitince gülümsedi.
O yaşlı akraba bana öyle dedi çünkü...

Babamın bir mezarı da yok…

Varsa da ben bilmiyorum…

Babamın varsa mezarında bir dua okunamadı, okuyamadım.  Zira varsa da ben yerini bilmiyorum…


Bari babamı gömdükleri yere bir mezar taşı koydular mı?  Bunu da bilmiyorum.

Bulgaristan’ın bana bir “Baba” borcu var. “Son nefesime kadar Bulgarlara hakkımı helal etmeyeceğim"


Ben soyadını taşıdığım babamı hiç görmedim…

Herkesin “Babalar Günü” kutlu olsun…


Bojidar Çipof



АЗ ВЪОБЩЕ НЕ ВИДЯХ БАЩА СИ…



BEN BABAMI HİÇ GÖRMEDİM...” Başlıklı makalemin Bulgarca tercümesidir. 


Аз въобще не видях баща си.

Имах баща, но той никога не можа да ме погали по косата.

Имах баща, но той никога не можа да играе с мене.

Аз съм един турски гражданин, християнин, който е роден в Истанбул. Въпреки че съм член на "българската православна общност" в Турция, тези, които следят статиите ми знаят, че въобще не обичам България. Понякога е трудно да ме разберат. Винаги съм изкарал на преден план, че съм член на турската нация. Винаги съм критикувал християнските елементи живеещи в Турция, които не съумяват това и които смятат, че етническите им корени е причина да работят за интересите на други страни...

В „Деня на Бащата” (в Турция третата неделя на Юни) исках да споделя с вас. Както написах в началото на статията, аз не видях баща си и той не ме видя, но аз искам да ви разкажа за него:

Баща ми “Илия Чипоф” е роден през 1913 г. в село Пътеле (днес Agios Pandeleimon в Гърция) близо до град Флорина, който се намира в Егейска Македония. По това време Истанбул е бил любим център за македонските и българските и баща ми е бил изпратен при богат роднина, която да го издържа при следването му в "Роберт колеж" (днес Богазичи Университет). Баща ми завъшвайки "Роберт колеж" се е запознал с красивата и единстената дъщеря на семейство Чючюлиеви – “Благодатка”, която също е била от неговия роден край. Тяхната любов е била легендарна в Йеникапъ Аксарай и те са сключили брак през 1944 г. в Истанбул. През 1946 г., баща ми отива да посещава дядо ми “Пандо Чипоф”, който работи в Америка. След това посещение той и майка ми са се преселили в София.

На 31 Юли 1952 г., майка ми, която е била бременна за мене, е претърпяла сътресение, при многото лоши условия, в които е живяла в България не могла да се лекува и е била принудена да се върне при бащиното си огнище в Истанбул.

Така е започнал началото на кошмара.

Последните писма, които баща ми е изпратил на майка ми, са от 22 Септември 1952 г. и от 5 Октомври 1952 г. Тези писма идват едновременно в пощата в Аксарай. Това е и последния контакт на баща ми с майка.

И контактите с роднините в България не дават никакви резултати. Защото от страх от комунистическия режим хората са си мълчали или пък режимът им е затворил устата.

Баща ми е безследно изчезнал...

По-късно става ясно, че българските власти внезапно са задържали баща ми и го съдят.

Вина: „Бил арестуван в България с обвинение за шпионаж в полза на Република Турция, може да е наказан смъртно, няма данни ..." и т.н. и т.н

(Този цитат е взет от 18-ти Първоинстанционен съд в Истанбул с досие № 1959/489)

На 3-5 Юли 1991 г. с Турската Делегация участвах на Турско-български бизнес форум, която се проведе в Пловдив. По този повод посетих и роднините си в София. Една много стара роднина ми каза следното:

Провели са мним съд. И никого не допуснаха в съдебната зала. По това време чухме, че и ти си се родил. Видях баща ти за пръв и за последен път, когато се отвори вратата на съда. Вярвай ми сине, рискувайки живота си изкрещях: „Илия, Илия... в Истанбул ти се роди син, кръстен е на име Божидар” Баща ти се обърна към мен и ми се усмихна. Сине, много ме беше страх, въпреки това не можах да се въздържам, но не знам защо после нищо не ми сториха...

Аз въобще не видях баща си.

Имах баща, но той никога не можа да ме погали по косата.

Имах баща, но той нигога не можа да играе с мен.

Но той знаеше за моето съществуване. Той не можа да ме кръсти, но се усмихна като чу името ми.

Баща ми няма гроб...

Или... ако има аз не зная...

Аз не знам дали баща ми има гроб някъде. Ако има, никой не можа да прочете молитва на гроба му и аз не можах...

Там, където са погребали, дали са сложили един надгробен камък? Аз и това не зная.

България ми дължи един „Баща" и до последния си дъх няма да простя на българите.

Там, където са погребали, дали са сложили един надгробен камък? Аз и това не зная.

Аз не можах да видя баща си, на когото нося фамилията...

Да е честит на всички „Денят на Бащата”...


Божидар Чипоф

Истанбул 

12 Haziran 2016 Pazar

ÂŞIK OLMAK TEK BAŞINA YETMİYOR!



Âşık Olmak Tek Başına Yetmiyor!

Belli bir yaşa gelmişse kişi, mazisi mutlaka olacaktır… Ancak maziden anımsanması, saklanması gerekenler olduğu kadar, ileriye taşınmaması, saklanmaması gerekenler de var!

Ve bu kalıntılar ya da geriden gelen izler, sevdiğinle aranda görünmeyen bir toz bulutu şeklinde seni sarar ve yaşamının son paragrafında, sonsöz olmana engel olur…

Üzerinde gözle görünmeyen (Simgesel anlamda) bir toz bulutu varsa, silkeledin ama hâlâ üzerindeki tozları tam anlamıyla dökemediysen… Bir kez daha irdele, bıraktığın izleri takip et ve ayak izlerinin olduğu yerleri de iyi temizle…

Önsözünü bildiğin romanın son sözünü de okumanın başka yolu yoktur!

Âşık Olmak Tek Başına Yetmiyor!



Bojidar Çipof

8 Şubat 2016 



10 Haziran 2016 Cuma

BİRDEN CANIM “SEN” İSTEDİ…


Birden canım “Sen” istedi…

Sensizdim çoktan ondandır sanırım

Bir şeyler dizmek istedim ama olmadı

Kelimeler gülmedi, hatta ağlamadı…

Duygularıma baktım çok yüksekteydiler

Ulaşamadım…

Tuhaf bir geceydi

Issızdı, karanlıktı, sonsuzluğundaydı

Dünya adeta tersyüzdü bu karanlıkta 

Ben de Güneşin ilk alevini bekledim

Ateş feryadına başlamadan toprağa

Yazmak istedim sana, içimden…

Kelimeler gülmedi, hatta ağlamadı…

Dörtlükler sevdalanmışlardı, akmadılar

Karmaşamı güne bıraktım çözmek için

Sadece yürüdüm zifirde

Tüy kadar hafif adımlarla yürüdüm

Terennüm ederek duman gözlere

Bir cana hasret, gönlüm sana hasret iken

Birden yine canım “Sen” istedi…

Ve gün alevlerini toprağa vurdu sonunda

Bir ışık yansıdı, günün yüzüydü bana bakan

Bir filiz de gördüm yerde, umutla uzanıyordu

Sanki sevgiye kavuşmak için çabalamaktaydı

İçimdeki coşku ile tekrar baktım duygularıma

Bu kez şükür ulaştım, savrulmamışlardı

Sadece sinmişlerdi karanlığın sessizliğinde

Bekliyorlardı günün sıcaklığında akmak için

Duygularımı dökmek için sana doğru

Ve yine canım “Sen” istedi…



Bojidar Çipof
20 Mart 2013 


19 Aralık 2015 Cumartesi

DENEME: AŞK ACISI ÜZERİNE KARAMSAR TÜMCELER…



Yalnızlığıyla özdeşleşerek gözlerdeki anlık gölgeler arasında saklanır aşk acısı…

Karanlık gecelerde, yıldızlara uzanan bakışlardaki isyan, sabahın güneşinde yalnızlıkla uyanınca yerini hüsrana verir…

Ve düşünmeye başlar kişi; ne, nerede, neden? Ve daha birçok soru düşer akla…

Hatayı anlamak adınadır bu sorular. Aklı yaylım ateşine tutar ve beyni durma noktasına getirir. Delirmenin bir başka hali de denebilir buna aslında… Ya da tek kelime ile “dayanamamaktır” olan biten!

Hele uğruna acı çekilen için “Acaba şimdi bir başkasıyla gülüyor mu?”  sorusu, omuzlarda sanki yere yapıştıracakmış gibi ağırlık oluşturmaktadır ve bedende iz bırakmayan tırmalamaların “iç kanatan” ağrıları da dayanılmaz gibidir…

Dillere pelesenk olmuş değil midir şu sözler: “Aşk için deli divane…

Filmi geriye alıp bir kez daha düşünmek, bu sayısız soruları sadece kendinle yanıtlamak zamanı gelmiştir…

Kalbe “Sen biraz kenara çekil, ben aklımla dertleşeceğim” deme zamanıdır da…

Akıl; el ele, diz dize, göz göze, beden bedene yaşanan anların güzelliğini bir kenara iterek başka sorular üretmeye pek maharetlidir… Bunu kalbi korumak ya da kurtarmak adına da yapmak zorundadır. Çünkü her şeye rağmen kalp atmalıdır ki aklın barındığı mahal de “canlı” kalabilsin!

Buna; tek kelimelik yanıtla “yaşamak” denmektedir…

Ve sonuç: Güzeldi… Hatta çok güzeldi… Ama bitti!

Peki?

Yaşanacaklar… Yaşanacak anlar… Yani ömrün henüz sarf edilmeyen anları… Ya da başka bir tanımla ömürden arta kalan bakiyemiz!

Bakiye kalan anların kullanımında da “yaşanmışlıklar” kadar “güzel yaşanacaklar” olacağından emin olunduğunda, ilk satıra dönülmeli ve oradaki “Aşk acısı” söylemi ve tüm bu karamsar satırlar unutulmalıdır!

Saat; günler, aylar “öncesine” alınabiliyorsa, “geçmiş zamana” dönerek “yaşam bakiyesinden” hoyratça sarf edilenler geri kazanılabiliyorsa aşkı kaldığı yerden ve acısız yaşamaya devam edilmelidir…

Saat; günler, aylar “ötesine” de alınabiliyorsa, orada başa nelerin gelebileceği görülebiliyorsa, güzelse orada görülenler, sıkı sıkı sarılarak asla kaybedilmemelidir aşk…

Ama saat; günler, aylar “ötesine” alınabiliyorsa, görülebiliyorsa orada başa neler gelebilir, “müstakbel kahır” ise orada görülenler, yaşanacak/yaşanan aşk acısına katlanılmalı…


Zamanla geçmeyen acı yoktur…


Bojidar Çipof
16 Aralık 2015 







8 Aralık 2015 Salı

ŞİİR: SEN ve SORU İŞARETLERİ? (BOJİDAR ÇİPOF)



Sen! 
Evet sen!
Rüzgârın bana getirdiği
Aniden önüme düşürdüğü o tane
Toprakla yeşeren tohum misali fidan…

Sen!
O büyük bir tarla vaat eden
Hani ihtimamla ektiğim suladığım,
Can suyunu tüm sevgimle verdiğim
Başında yeşermeni beklediğim Sen…

Sen’i gördüm topraktan yüzeye çıkarken
Filizlenirken, dallanıp yapraklanırken
Tam meyve verecektin ki ne oldu sana?
Havadan, sudan, topraktan mı etkilendin?
Zaten hep havadan sudan değil midir?
Durduran o filizin uzamasını, dallanmasını
Aşkın meyvesini vermesine engel olan
Sona neden olan, sonsuzluğa engel olan
Hep havadan sudan bir bahane değil midir?

Peki, kabahat kimde?
Havada ya da suda
Belki de tohumu atan bahçıvanda…
O tohum rüzgârla gelmemiş miydi?
Aniden önüme düşmemiş miydi?

Tohumu bulduğumda bahçıvan olmuştum
Sulamaya çapalamaya koyulmuştum…
Yeşermesini beklemeye, uzamasını görmeye
Filizden meyve olmasını umarak zaman aktı…

Bilmeden bahçıvan olmanın sonu işte bu!
Toprak, su ve tohum uymadı birbirlerine
Gerçekte kusur ne tohumda ne de fidandaydı
Kabahat sadece bahçıvandaydı
Ya da bahçıvan olmaya kalkandaydı…

Bojidar Çipof    




22 Kasım 2015 Pazar

ŞİİR: BEN SENİ KAYBEDEMEM (BOJİDAR ÇİPOF)



Kalbimde sevgine mekân açtım
Tenimde kokuna yer ayırdım
Her gittiğim yerde ol diye
Dağlara, taşlara resmini kazıdım
Kendine benim gözümle bak sevdiğim
Ben seni kaybedemem…

Bir merhaba ve bir hoşça kal arası değil bu
Başlayıp bitmeyen heceler de yok artık
Sana sevdam gibi mısralar da akıyor
Zihnimin ördüğü parmaklıklar ise kalktı
Tutsaklığım sanadır sadece sevdiğim
Ben seni kaybedemem…

Bojidar Çipof 
15 Temmuz 2014