11 Ekim 2014 Cumartesi

FAREYİ GÖRMEK!



Bu yazımızda, “Fırındaki Fare” söylemini mecazi olarak günlük yaşantımızda karşılaştığımız olaylar için kullanacağız…

Eskiden “Her fırında fare vardır” denirdi. Bu; günümüzde hijyen ortamında ve fabrikasyon yöntemlerle üretim yapan fırınlar için elbette ki geçerli olamaz. Bu itibarla; söylemi eski fırınlarda diye vurgulayarak hiçbir işletmeyi töhmet altında bırakmayalım…


Adam eve giderken kapalı olan fırının içinde bir fare görüp bir daha oradan ekmek almamıştır. Çünkü “Fareyi Gördü!

Ancak bir daha o fırından gördüğü halde ekmek alan da olabilir!


Örneklemeye devam edersek; hijyen açısından kusurlarını gördüğü bir lokantaya da adam bir daha gitmez!

Ancak o lokantaya gördüğü halde bir daha giden de olabilir!


Burada konu ettiğimiz “Fareyi görmek” sadece yiyecek içecek yerleri anlamında algılanmamalı. Bir kusur, bir ayıp görüldüğü zaman da insanlar birbirinden uzaklaşıyor, hatta bazen de “tiksiniyor”.

Bu yazımızda esas nokta “tiksinmek” üzerinedir ve bu nedenle belki de en tiksindirici canlı olan fare üzerinden alegori yapmaktayız…

Kusurlar bazen tolerans ya da hoşgörü olarak dikkate alınmaz… (“Tolerans” ve “Hoşgörü” iki farklı kavramdır ve bir başka yazımızda bu hususu da irdeleriz.)

Bu durum; kişinin hadiseye bakış açısı ve kabullenişi ile doğru orantılıdır. Yanınızda ya da değil, sevdiğiniz biri bir anda öyle bir şey yapar ki işte o anda “Fareyi görürsünüz”… Adam ne yapmıştı? Tiksinmişti ve bir daha o fırından ekmek almamıştı…

Tiksinme Duygusu” her zaman hijyen olarak ortaya çıkmaz. İnsanların bazı durumlarda, bir anda sigortası atmış gibi bir başka insandan tiksinebildiği de bir realitedir.

Tiksinme Duygusu” bir kere oluşmaya görsün,  yanınızda ya da değil, sevdiğiniz biri bir anda öyle bir şey yapar ki; o an içiniz kanasa da geriye bir kez daha bakmadan bitirme anıdır!


Bazen “duygu” olarak, bazen de “nefis” olarak, bazen de her ikisi birden olur ve insanlardaki sigorta attığında her şey bitmiştir… 

Sevdiklerinize “Fırındaki Fare”yi göstermeyin… Kendinizi de “Fırındaki Fare” gibi göstermeyin!

Bir kez fareyi görürlerse iplerin kopması hatta cazgırlaşmak da olasıdır.  Ve karşınızdakinde “Tiksinme Duygusu” bir kez oluşmuşsa, burada mecazi olarak kullandığımız fareyi; en usta kediye de sahip olsanız bir daha yakalayamazsınız…

Bojidar Çipof

12 Ekim 2014 




GÖLÜN KENARINDAKİ ADAM (16) Bojidar Çipof



Bu yazı; 2010'da başladığım ve bu sene bitirmeyi hedeflediğim bir romandan bölümlerdir. İlk 5 bölümü ve 15. Bölüm burada yayınlanmıştır. 6 ile 14. bölümleri romanda okuyabileceksiniz.

Hikâye; bir yandan henüz ilk 5 bölümde tarif edilmemiş bir kadını arayan öte yandan günümüz yaşamındaki negatif olguları sorgulayan bir Adamın içsel çığlıklarıdır.

Romanın yarısında Adam, modern yaşamın tüm imkânlarını ve çevresini bir kenara bırakarak, içsel hesaplaşmalarını yapmak için bir gölün kenarında derme çatma bir kulübede yaşamaya başlamıştır…

Gecenin ıssız karanlığı bastırdı. Bu gece diğerlerinden daha farklı bir karanlık ve sessizlik ortalığı sarmıştı. Bu gece sanki böcekler de daha az ses çıkarıyorlar ve göl de her zaman yansıttığı ayın ışıltısını sunmakta daha cimri davranıyordu. Zaten adam yatağa uzandığında bu gecenin farklı ve daha uzun olacağını bilerek yatmıştı. Sırtüstü ve gözlerini karanlık tavana dikmiş bir şekilde düşünmeye başlamıştı. Zaman, kendisiyle yüzleşmek zamanıydı ve burada en fazla sahip olduğu şey de zamandı. Aklına, kendi kendine “sabah kalk borusu çalan yok ki” dediği geldi.

Ben kimim?” dedi evvela kendine. Bunun cevabını bilse her şey tamam olacaktı, ama en zor soru da buydu… “Ben kimim?

O birkaç yıl evvel, bir şirkette yönetici, çok sayıda arkadaşı, zengin çevresi olan sosyal ve donanımlı bir adamdı. Ama şimdi bir göl kenarında, medeniyetten uzak, kendi imkânları ile yaşamını sürdürüp, yiyeceğini üretmeye çalışıyordu ve bu meziyet ya da tanım buna her ne ad verilirse verilsin, o yalnız bir adamdı. Senede iki üç kere, o çok uzaktaki kasabaya giden, yani senede iki üç kere insanların yüzünü gören, sesini duyan bir adamdı.

Aklına bir şeyler almaya gittiği kasabada, hiç kimsenin onun nasıl yaşadığını anlayamayacağı takıldı. Gün aşırı tıraşını olan, giysilerini kendi olan saygısını yitirmemek için devamlı temiz tutan bir adamın, göl kenarında böyle münzevi bir hayat sürdürdüğünü düşünmeleri mümkün değildi. “Neden hep münzevi yaşayanlar, insanların içine çıkmayanlar, peşmurde, sakallı ve bakımsız olsun” diye düşündü. Kendini ortaya koyarak ve yüksek sesle “İşte ben nasılım, demek bu şekilde de olabiliyor.” dedi. İnsan evvela kendine saygı duymalı ve ne yapıyorsa bunun arkasında olmalıydı. O da zaten kendi kararını vermiş ve uygulamıştı.

Sanki her an buradan gitmeye hazır, ne varsa burada bırakıp bir daha dönmemeye hazır olup olmadığını da düşündü. Tabi bu çok zor ve güç bir karar olurdu. Fakat bir gün bu kararı verirse de kendisinden başka yargılayacak birinin olmayışı da güzeldi. Kendinle ve kendin için yaşam…

Kimse yok, sorumluluklar yok. Tek amaç, kendi yaşamını idame ettirmek, ettirebilmek… “Burada ne kadar huzurluyum” diye düşündü. Ama bu huzur bünyesinde mutluluk da barındırmamaktaydı. “Evet, huzurluyum ama sanırım mutlu değilim. Bir yerimde başka bir ben var ve çok zaman benim kafamı karıştırıyor.

Bunun hiçbir mahsuru yoktu ki…

Sorumluluk olmayınca, düşünecek biri ya da birileri olmayınca al sana huzur. Eh biri olmayınca ise mutluluk da olmaz… Hemen bu düşüncenin pek de sağlıklı olmadığına karar verdi. “Ben burada mutluyum dedi” Gölden çıkan bir balık, tavuklarından gelen yumurtalar, ektiği tarladan elde ettiği sebzeler ve ormandan topladığı böğürtlenler… Bunları her elde edişinde ne kadar sevindiğini anımsadı. Peki, bu sevinç mutluluk muydu?

Mutluluğun çok göreceli bir kavram olduğunu elbette biliyordu. Mutlu olmak için mutlaka bir aşk mı olmalıydı? Sonra eksikliğinin bir sevgi olduğunu, geride kalan birine olan özlemi olduğunu ve kafasında mutlu olmak tanımının salt aşk ile tanımlandığını düşündü. Evet, çok fazla mutlu olduğu husus vardı burada ve o bunlarla mutluydu. Ne yazık ki bunlar bir aşkın, bir sevginin yerini tutmamaktaydılar. Aklına Tarzan takıldı. Tarzan’ın da Ceyn’i vardı, aşkı vardı.

Aklına son kasaba seferinde, alış veriş yaptığı marketteki kız geldi. Çok güzel ve saf bir görüntüsü vardı. Sadece işiyle meşgul olan, hani şu başı önde dediklerinden olsa gerek diye düşündü. Hesabını çıkartırken bir anlık göz göze gelmişlerdi ve kız ona utangaç bir bakışla bakmıştı. Ona hiç ilgi duymadığını ve sadece orada çalışan bir eleman gözüyle baktığını anımsadı. Evet, hal böyle idi ama bir başka bakış açısından da kendisine böyle bakılmasından ne kadar gururlandığını düşündü. “Beğenilmek güzel bir duygudur” dedi kendine. Kişinin erkek ya da kadın buna çok ihtiyacı vardır ve o bunu çok iyi bilenlerdi. Beğenilmek güzeldir…

Peki, neden o kız ona öyle bakmıştı? Bunu aklına çok getirdiğini ama bu güne değin bir tanımlama yapmadığını düşündü. Bunun cevabını vermenin kibir, kendini beğenmek ya da ego ile bir alakası yoktu ki… O farklıydı! Şehirde de farklıydı burada göl kenarında da farklı bir adamdı. Fiziksel görüntüsünün güzel olmasından başka kendine has bir duruşu vardı ve o burada da bakımlıydı. Kendine olan saygısından dolayı ya da bir gün bir olasılık olarak karşısına çıkacak birine iyi görünmek adına değil miydi, gün aşırı tıraş olmak ve temiz giysiler giymek! Sonra o kasabadaki erkeklerin, hatta kadınların büyük bir bölümünün kendini bırakmış, yitmiş görüntüler arz ettiğini hatırladı. Belki kıza bu nedenle farklı gelmişti…

O farklıydı! O oradaki adamlardan farklıydı ve kız onun için ona bakmıştı. Kesinlikle bir yosma değildi ve her gördüğü erkeğe kuyruksallayan biri de değildi. Kız ondaki farkı görmüştü. O bir anlık utangaç bakış o nedenleydi. O kasabadaki erkeklerden farklıydı. Bir kere başı öne eğilmiş ve yaşamın tüm sıkıntıları ile ezilmiş bir görüntüsü yoktu. Yaşıyla ters orantılı olarak zinde, dinç ve de bakımlıydı.

Zindelik ve dinçlikten başladı ve sağlığını irdeledi. Buradaki en büyük korkusu buydu. Kendisine itiraf etmekten en fazla korktuğu husus buydu. Bir an gece ya da gündüz ani bir hastalık olursa, ecza kutusundaki bir miktar ilaçla giderilemeyecek bir rahatsızlık olursa “Burada inleye inleye can vermek en büyük korkumdur” diye düşündü. Bunu hiç aklına getirmemeye çalışırdı. Hoş şehirde de ambulans gelene kadar can veren onlarca kişi yok muydu? Hem burada, bu güzel doğada ve kendi eli ile yetiştirdiği sebzeler ve gölden tuttuğu balıklarla beslenirken hastalık olasılığını neredeyse yoktu. Tamam dedi bunu aklıma fazla getirmemem gerek. Çünkü bu konu; göl kenarındaki yaşamda kendisini en zora sokacak konuydu.

Yine o kızı düşünmeye başladı. “Bir gün aniden burada karşıma çıksa ve artık birine bir çay yapmış olsam ne güzel olurdu” dedi. Hatta gece kalsa ve uzun uzun konuşsak… “Bunu cinsellik adına istemiyorum ki” dedi yüksek sesle. Onun buradaki eksiği, insandı, bir insandan çıkan nefesti. Bir kez daha o kıza bir kadın gibi ilgi duymadığını ve sadece güzel yüzlü ve utangaç oluşunun, ona bir anlık bakarken oluşan gülümsemenin kendisine çok iyi geldiğine karar verdi.

Bu akşam farklıydı. Bugüne değin, bu göl kenarındaki yaşamı süresince, hiçbir akşam kafasına burada bir gecelik de olsa bir bayanı misafir etme isteği duymamıştı. Zaten kasabaya son gidişi de çok zaman önceydi. Neden kasaba dönüşü değil de bu kadar süre sonra bunlar kafasına takılmıştı ki?

Bunu gece çökerken, göl kenarında aniden oluşan hüzne ve bu akşam düşünmeliyim, kendimle yüzleşmeliyim diye karar verdiğini, yatağa uzandığında kendini buna şartlandırmış olduğundan, birçok hususun arasında bunun da kafasına takılmış olabileceğini düşündü. “Ne kadar da olasılıklarla dolu bir tanımlama yaptım" dedi kendi kendine. Yaşam da bir olasılıklar silsilesi değil miydi ki? Nereden nereye… Kuş misali buraya uçtuğunu ve tüm ilişkilerini bıçak gibi kestiğini anımsadı. “Geride acı da bıraktım mı acaba?” dedi. Sanmıyordu ama bu içini kemiren bir husustu.

Aslında bunu düşünürken sadece O’nu düşünerek bu soruyu kendine sormuştu. Sonra; şu anda kim bilir kaçıncı gönül nikâhında ya da en azından kızının artığı ile birlikte mutlu olduğunu düşünerek içinden O’na “Fahişe” dedi! Sonra bunun da yanlış olduğunu, böyle düşünerek “Fahişelere haksızlık mı ediyorum?” dedi… Ve ardından, gün süresince bazı anlarda bedeninin burada kaldığını ama buradan uzaklara, buraya geldiği yerlere anlık gidişleri olduğunu fark etti. Evet, o belli aralıklarla bedenini burada bırakıp, ruhunu, usunu şehre götürüp getiriyordu. Bazen o; burada olan o değildi.

Ve ardından, gün süresince bazı anlarda bedeninin burada kaldığını ama buradan uzaklara, buraya geldiği yerlere anlık gidişleri olduğunu fark etti. Evet, o belli aralıklarla bedenini burada bırakıp, ruhunu, usunu şehre götürüp getiriyordu. Bazen o; burada olan o değildi.

Bir baykuş gecenin sessizliğini çığlığı ile bozdu. “Bu da nereden çıktı şimdi?” dedi. Ve “Bu gece bu kadar yüzleşmek yeter” diye düşündü. “Biraz uyusam iyi olacak

Uyumaya çalışırken, “Kendimle yüzleşmek bana iyi geldi. Bunu daha sık yapmalıyım” dedi. İçinde, bir yerinde gizli bir takım duygular harekete geçmişti artık. Daha çok düşünecek, iş yaparken doğayla değil de kendiyle konuşacak ve kendini daha iyi tanımaya çalışacaktı. “Bu akşam bir başka boyuttayım sanki dedi.

Aslında başka bir boyutta değildi ki. İçsel duyguların biriken tezahürü ile karşı karşıyaydı.

Artık içinde başka bir boyut açmalı, yaşamını burada sürdürürken, kendisiyle daha çok baş başa kalmalıydı. “Yoksa ben erdim mi?” dedi. Tabi ki bu çok saçma bir düşünce olurdu. Okuduğu “Sidarta” adlı kitap geldi aklına. Orada da bir adam ağaç gövdesinin önünde günlerce kendini aramıştı. “Ben Sidarta’dan çok farklıyım” dedi. O başka ben başka…

Her “ben” yani her kişinin farklı olduğu gibi, kendisinin de sadece kendine has bir varlık olduğuna yoğunlaştı ve “Bu gece bu kadar yetsin artık” dedi ve gözlerini kapadı.

Gece tüm karanlığını sanki o anda ve aniden bastırdı. Yine o günbatımındaki sessizlik peyda oldu. Gölün ay ışığındaki yansıması ve kulübeyi aydınlatması azaldı.

Gölün kenarındaki adam, artık uyumaya hazırdı. İçinde bir şeylerin değiştiğini ya da değişmekte olduğunu düşünerek düşündü.

Adam uyudu…


6 Nisan 2010

(Devam Edecek)


9 Ekim 2014 Perşembe

HAYATIMIZ ROMAN


Acaba sizde uygun bir roman var mı?

Eğer varsa, baka baka hayatımı yeniden yazacağım

Mutluluk dolu rüyalar olmalı romanda  

Zira rüya gelsin diye beklemeye sabrım kalmadı

Beğenmediğim satırların üzerini de çizebilmeliyim

Hatta sayfalarını yırtsam dahi geride iz kalmamalı

Yudum yudum damıtarak içeceğim anları anlatmalıyım

Kime varsam, kime yoksam karar benim olacak öyküde

İçinde sırf umursanacaklarla ilgili sayfalar olmalı

Gönül kapımı kime ve ne zaman istersem açabilmeliyim

Çünkü bu romanı sadece kendime yazıyorum…

Acaba sizde uygun bir roman var mı?

Duraksadınız, sorun nedir?

Yani ısmarlama yaşam romanı yazılamaz mı?

Hatalar mı yaptım bir ya da çok yerde?

Evet, haklısınız, bir garip olmuş bu dizeler…

Çok fazla ben ve bencil satırlarla dolmuş yukarısı

Kendimizi düşünürken kırdıklarımız göz ardı edilmiş

Çoğumuzun düştüğü yanılgılarla dolu kelimeler

Acaba bana verebileceğiniz uygun bir roman var mı?

Seveceğimi seçeyim, sonra yine iade ederim size…


Bojidar Çipof
22 Kasım 2011 



SEN VARSIN…



Belki aynı yerlerde dolaştık farklı anlarda

Belki aynı sinemalara gittik ayrı seanslarda

Aynı parkın bankında oturmuş olabiliriz

Aynı kebapçı, dönerci, çorbacı, aynı, aynı, aynı

Mekânlar aynı ama zamanlar farklı…

Hiç denk gelmeden yaşamak bu olsa gerek

Hani Dünya küçüktü, hani sevenler buluşurdu

Rastlaşırdı, kavuşurdu vesaire, vesaire sözler...

Asırlardır kandırdılar mı boşa bu kadar insanı?

Dolandırdılar mı en saf duygularımızı aldıkça?

Belki farklı farklı aşklar yaşadık süreçte

Ya da aşk sandık yaşadıklarımızı ayrı iken

Çünkü her aşk dediğimin ardından seni andım

Her yalnız kaldığımda kendimle olduğumda

Senin gölgen vardı yanımda

Gideni anmak gelmedi aklıma sadece sen vardın

Bana dediğin gibi “Sen varsın…”

Hiç değilse gözyaşlarında buluşsak…

Mesela aynı filmi izleyerek ağlamak gibi

Ya da aynı melodiyi dinlerken ikişer damla akıtsak…

Eminim ki mekânı tutturduk zamanda denk gelmedik

Ve eminim ki eşzamanlı ağlıyoruz

Ve eminim ki gözyaşlarında buluşuyoruz

…………..

Bana dediğin gibi “Sen varsın…”


Bojidar Çipof
26 Ocak 2013 






6 Ekim 2014 Pazartesi

RUM PATRİĞİ BARTHOLOMEOS’UN DOĞU KARADENİZ GEZİSİ


Rum Patriği Bartholomeos, geçtiğimiz Ağustos ayının sonlarında beraberinde bir heyetle birlikte Doğu Karadeniz gezisi yaparak bölgedeki metruk kiliseler ile zaman içinde kamu alanı olmuş eski kilise mülkleri ile ilgili araştırmalar yaptı.

Evvelâ Trabzon’a gelen Patrik Bartholomeos, burada bulunan Kızlar Manastırı ve Fatih Küçük Camisi’ni gezdi. Bilindiği gibi son 5 sene her 15 Ağustos’ta Sümela Manastırı’nda Bartholomoes’un icra ettiği ayinler yapılmaktadır. 15 Ağustos; Hırıstiyanlıkta “Meryem Ana Yortusu” olarak kutlanmaktır ve 15 Ağustos aynı zamanda Fatih sultan Mehmed’in 1461’de Trabzon’u fethederek “Rum Pontus İmparatorluğu”nu tarih sahnesinden sildiği gündür.

Yerel gazetelerde; 5 yıldır yapılan Sümela Manastırı’ndaki ayin dışında ilk defa gezi amaçlı Trabzon’a gelen Fener Rum Patriği Bartholomeos hakkında yazılar çıktı. Bu gezilerin aynı zamanda turistik getirisi de olduğu için yerel işletmeciler açısından ise memnuniyet yaratmaktadır.

Rum Patriği Bartholomeos’un ziyaret ettiği Kızlar Manastırı; Trabzon Boztepe’nin yamacında şehre hâkim bir mevkidedir. 14. yüzyılda İmparator 3.Aleksios (D:5 Ekim 1338-Ö:20 Mart 1390) tarafından kurulmuştur. Vaftiz adı Yunannes olan 3.Aleksios;1349’dan vefat ettiği 1390’a kadar uzun bir süre imparatorluk yapmıştır. Bu bağlamda Pontus İmparatorluğu tarihinin önemli bir figürüdür. İmparator Basileus ile Trabzon’lu olarak anılan Kraliçe İrene’nin oğludur ve dedesi 2.Aleksius’un adı ile tahta geçmiştir.

Fatih Küçük Camii Fatih Sultan Mehmed’in 1461’de Trabzon’u fethinin ardından vakfedilerek camiye çevrilen Trabzon’un ve fethinin sembol eserlerindendir. Fatih Küçük Camii ilk olarak Flavius Claudius Julianus  tarafından yaptırılmış olup Trabzon’un Fethinden önce Altınbaşlı (Kızılbaşlı) Meryem Ana Kilisesi olarak anılmakta idi.

Felsefi çalışmalarından ötürü yaşamı süresince ve ardından gelen imparatorlar tarafından arasında Filozof sıfatıyla anılmış olan Flavius Claudius Julianus (D:331-Ö:26 Haziran 363) 361 ile 361 yılları arasında imparator olup Gerek Roma İmparatorluğu ve gerekse de Hıristiyanlık tarihi açısından ilginç bir figürdür. Julianus Apostata (Dönme Julianus) olarak  da anılmakta olup Roma’nın son pagan imparatorudur. İmparatorluktaki çöküşü durdurmak amacıyla geleneksel ibadeti geri getirmeye çalışmış ve Hıristiyanlığı reddetmiştir. Bu nedenle Hıristiyanlar tarafından dönek olarak de adlandırılmıştır.

Kemerkaya Camisi, Rum Patriği Bartholomeos’un ziyaret ettiği bir başka camidir. Kemerkaya Mahallesi’nde bulunan bu camiinin yapım tarihi tam olarak bilinmemekle birlikte mihrap üzerinde bulunan H. 1306 (Miladi:1888) tarihinin kiliseden dönüştürüldüğü tarih olduğu düşünülmektedir. Bartholomeos’un bu camiye yaptığı ziyaret ise kiliseden dönüşmeyi doğrular niteliktedir.

Bartholomeos Kemerkaya Camisi’nin ardından evvelâ Çömlekçi Mahallesi’nde bulunan, kiliseden camiye dönüştürülmüş Hüsnü Göktüğ Paşa Camisi’ne ve ardından Esentepe Mahallesi’ndeki, 14. Yüzyıl’da Aziz Philip adına yapılmış ve yine kiliseden camiye dönüştürülmüş olan Kudrettin Camisi’ne gitti.  Cami çıkışında vatandaşlarla sohbet eden Bartholomoes’a bir vatandaş; “Biz camilerimize çok iyi bakıyoruz, siz merak etmeyin." dedi.

Trabzon'un fethine dair mevcut hatırat ve belgelerden, Fatih'in kenti fethi sırasında Trabzon Rum Devleti ve Ortodokslar için önemli olan bu iki kiliseyi, kente Türk mührünü vurmak üzere camiye dönüştürdüğü bilinmektedir. Bu iki kilisenin dışında, bizzat Fatih Sultan Mehmet tarafından camiye çevrilen herhangi bir kilise bulunmamaktadır.

Bartholomeos daha sonra yakında restore edileceği belirtilen Küçük Ayvasıl Kilisesi'ne (Aziz Anna) gitti. Şu anda metruk bir halde olan Küçük Ayvasıl Kilisesi; Trabzon’un en eski kiliselerinden biridir ve 1923 yılına kadar kilise olarak hizmet vermiştir. Tam yapım tarihi bilinmemekle birlikte girişinde bulunan bir Bizans kabartmasında 884-885 tarihinde İmparator 1.Basileius tarafından onarımı yapıldığı hakkında bilgi vardır. Trabzon’u ziyaret eden Rum/Yunan turistler tarafından, 1923 yılına kadar faal kilise olması nedeniyle özel ilgi noktasıdır.

Bartholomeos ve beraberindekiler bu gezi kapsamında karayolu ile Gümüşhane üzerinden Giresun’a geçerek ilk olarak 18. Asırda inşa edilmiş olan Aya Nikola Kilisesi’ni ziyaret ettiler. Bu ziyaret hakkında Yunan medyasında çıkan çok sayıda haberde Trabzon; “Pontos“ olarak nitelendirildi. Bu kilise; 1924 yılına kadar faaliyette olup nüfus mübadele sonrasında işlevini kapanmış, 1948 ile 1967 arasında hapishane olarak kullanılmıştır. Kültür Bakanlığı tarafından 1982 yılında restore edilerek günümüzde müze olarak kullanılmaktadır.  

Bartholomeos beraberindeki din adamları müzede özellikle Hıristiyan dini objelerini ve müzede bulanan çanları incelemişlerdir. Bartholomeos ve beraberindekilerin Giresun gezisinin ikinci ayağında, Giresun Kale Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi yer aldı.

Şebinkarahisar Kayadibi Köyü’ndeki restorasyonu bu yıl tamamlanan Meryemana Manastırı’nı da ziyaret eden Bartholomeos burada kısa bir ayin yaptı. Bartholomeos çıkışta kendisine ilgi gösteren vatandaşlara buranın tanıtımını yapacağını söyledi. Meryemana Manastırı’nın bir özelliği; Türkiye’de kaya içine inşa edilmiş 2. büyük manastır olmasıdır.

Patrik ve beraberindekiler, Giresun’dan Ordu’ya geçtiler ve 1853 yılında yörede yerleşik Rumlar tarafından yaptırılan ve halen Kültür Merkezi olarak kullanılan Taşbaşı Kilisesi’ni gezdiler. Bartholomeos girişte bulunan ve 100 yıl önce çekilen fotoğraflarını inceledikten sonra kilisenin mimari ve sanat yapısının değişip değişmediğini inceledi.

Patrik Bartholomeos’un Ordu gezisi Düz Mahalle’de 1860 yılında yaptırılan ve bugün tiyatro olarak kullanılan bir başka Rum kilisesini de ziyaret etti. Ordu ziyaretinin ardından heyet yine Giresun'a döndü ve Bulancak İlçesi’nde yapımı sürdürülen Sarayburnu Camisi ile Aya Yorgi Kilisesi kalıntılarını gezdi. Sarayburnu Camisi ve Külliyatı Yapma ve Yaşatma Derneği üyelerinden camiyle ilgili bilgi aldı. Bartholomeos, Sarayburnu Camisi ile ilgili olan ilgisini, yeni inşa edilen bu camiyi görmek olarak ifade etti. Sarayburnu Camisi’nin ardından Şahinyuva Köyü’ndeki Aya Yorgi Kilisesi kalıntılarını da gezdi ve muhtardan köy halkıyla ilgili bilgiler alarak köylülerle hatıra fotoğrafları çektirdi.

Bartholomeos ve beraberindekiler, Sürmene İlçesi'nde camiye dönüştürülen Dirlik Köyü’nde bulunan ve camiye dönüştürülen tarihi Cida Kilisesi’ni de bu gezi kapsamında gezdiler. 120 yıllık bir yapı olan Cida Kilisesi; köylüler tarafından onarılarak ibadete açılmış, daha sonra Trabzon Müftülüğü tarafından da ikinci bir onarım geçirmiştir. Bu camii/kilisenin tabelasına köylüler tarafından hem camii hem de kilise yazılmış olması sebebiyle ilginç bir durumu söz konusudur. 2006 yılında cinayete kurban giden Santa Maria Kilisesi’nin rahibi Andrea Santoro’nun cemaatine, bu tarihi yapıyı mutlaka ziyaret etmelerini tavsiye ettiği de bilinmektedir.

Bartholomeos’a bu Doğu Karadeniz gezisinde; Neapolis Metropoliti Barnabas, Drama Metropoliti Sygkellos Ambrose ve Petros Manastırı'ndan Archimandrit Dionysios refakat ettiler.



AKSİSEDA…



Diyeceğim şu ki:

Artık aksisedalarım yok sana

Her ne diyeceksen kendine söyle

Az kaldı zaten gidiyorum buralardan

Başka limanlarda arayacağım hayatı

Hep yaptığım gibi başka bedenlerde,

Arkama bakmadan seni anmadan,

Sürdüreceğim yaşamımı…

Hem geride kalan bir şey yoksa,

Her şey söylenmişse sedaya ne hacet

Diyeceğim şu ki:

Artık aksisedalarım yok sana!



Bojidar Çipof
6 Ekim 2014 



3 Ekim 2014 Cuma

HAYATLA “Tİ” GEÇMEK


Hayat;

“Ti” geçiyorum artık seninle

Elinden geleni ardına koyma!

Şarkılar bana bir şey yapamadı

Dalgalar, fırtınalar mı yıldıracak?

Zamanın kara gözleri mi ya da?

Zor kişiyi yorar
Bazen ise direncini arttırır
Ve daha da zor arar kişi, sürekli zorlar
Yürek bundan coşkun bir pınar gibi delidir
Hayatı zorlar biteviye
İllâ da bir hedefe varır deli gönül
Bazen vuslata, bazen hasrete varır
Sorun değil hayat;

“Ti” geçiyorum artık seninle

Elinden geleni ardına koyma!


Bojidar Çipof
3 Ekim 2014 



BAK KALBİM!


 

Bak kalbim!

Yaşam nehrinde sular çok hızlı akıyormuş

Çok koştum aralarda ama yetişemedim

Durdurmaya da çalıştım ama beceremedim

Sen “O” dedin, ben ne kadar “Onlar”la boğuştum

Kusura bakma kalbim

Sen yine “Onlar”la idare et!

“Onlar” çok ama aradığın tekti sana sığmadılar…



Bojidar Çipof
2 Ekim 2014 Yeşilköy