azınlıklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
azınlıklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Kasım 2023 Salı

CUMHURİYET ÖNCESİNDE DEVLET ve TÜRKLÜK ALEYHİNE RUMCA YAYINLAR

 

Bu yazımızda; Cumhuriyet Dönemi öncesi İstanbul’da Devlet ve Türklük aleyhine çıkan Rumca yayınları elimizdeki kaynaklar nispetinde vermekteyiz. Yazımızda, Osmanlıcadan tercümeleri verilmiş olan; Yeni Gün, Akşam, Tasvir-î Efkâr, Duygu gazeteleri 1918-1919 yılları itibariyle çıkmakta olan ve yine ağırlıklı olarak İstanbul’da basılan, düşmanca ifadelerin yer aldığı başta Rumca gazetelerle mücadele etmekteydiler. Tabi bu yayınlar sadece bu gazetelerle sınırlı olmayıp birçok dergi de çıkıyordu.

 Kara Kitap

Rum Patrikhanesi'nin, bugüne kadar istifade ettiği, dergi kitap, broşür gibi çeşitli yayınları oldu. Bu yayınlarda, Ortodoks propagandası yapmak dışında, Türklük aleyhine de sayısız yazılar yazılmıştır. Bugüne değin Türklük aleyhine en ağır ifadeleri barındıran yayın ise “Kara Kitap” adlı bir kitaptır. Özellikle İstanbul'un işgal edildiği 1919 yıllarında, Patrikhane'nin çıkartmış olduğu Kara Kitap; içinde Türklük için en ağır eleştirilerin bulunduğu bir kitaptır. Bulunması çok güç olan bu kitap hakkında; Dimitri Kitsikis'in Yunan Propagandası adlı kitabında uzunca bir izahat bulunmaktadır. Bu kitap, o tarihteki Patrik Vekili Doroteos'un çabaları ile Rum Patrikhanesi tarafından yayımlanmıştır. Daha sonraları da, İngiltere'de, İngilizce olarak bastırılmıştır. Vatansız kalmış Yunanlılar” adlı kitabın yazarı olan A.A. Pallis; 19 Kasım 1919'da, İngiltere'de bulunan Kaklamanos'a yolladığı mektupta şunları yazmıştır: 

"Aziz dostum,

Patrikhane epey zaman önce bir siyah kitap yayımladı. Bunda 1914'ten günümüze kadar Türkiye'de Rumlara karşı işlenen cinayetler bütün ayrıntılarıyla köy, köy anlatıyor. Kitabın Rumca ve Fransızca baskıları yapılmıştır. Buralı bir Levanten tarafından İngilizceye de çevrildi. Ne yazık ki çeviri pek kötüdür. Patrikhane'deki “Vatansız Kalmış Yunanlılar Komitesi" -ki bende bu komitede krallık temsilcisi olarak bulunuyorum- çevirme işini bana verdi (ama vaktim olmadığı için) komite bu defa doğrudan doğruya size başvurmak ve bu işi orada bir İngiliz’e yaptırarak, kitaptan 1000 nüsha bastırmak konulu ricamızı size iletmekle beni görevlendirdi. Komite masraflara karşı 150 Sterlin ödemeye hazırdır.” [1]

Bu mektup Anavatandan ayrı kalmış Yunanlılar Merkez Komitesi Genel Müdürlüğü-Galata, Konstantinople başlıklı kâğıda yazılarak gönderilmiştir. Kitap; Londra'da, Black Book: Persecution Of The Greeks in Turkey  adıyla basılmış ve Londra Yunan Büyükelçiliği tarafından, batı ülkelerine dağıtılmıştır. 1000 adet olarak basılan Kara Kitap toplam 163 Sterlin'e mal olmuş ve aradaki 13 Sterlin fark Londra Yunan Büyükelçiliği tarafından karşılanmıştır.

Eklisiyastiki Alitya (Kilise Gerçeği) Gazetesi

Rum Patrikhanesi'nin seyir defterine bakıldığında Kara Kitap kadar, Türklük için ağır eleştirilerin bulunduğu birçok yayın daha yapılmıştır. Bunlardan biri de Eklisiyastiki Alitya adlı gazetedir. Uzun yıllar Rum Patrikhanesi'nin yayın organı durumunda olan bu gazetede, işgalden sonra Türkçe gazetelerde çıkan Yunan karşıtı yazılar için de bir makale çıktı. Bu makale devrin gazetelerinden Akşam'da kaynak gösterilerek yayınlandı.

Rum patrikhane sinin resmi mürevvici efkârı olan Eklisiyastiki Alitya gazetesi Türk gazetelerinin neşriyatından bahsile diyor ki:

(...) bu gazeteler aldanmasınlar. Bir milletin müsavat valileriyle iğfal edildiği zamanlar geçmiştir. Patrikhane imtiyazatının iade-i merliyeti hakkındaki vaitler artık kimseyi müteessir etmiyor. Bu nazeriyat devresi kapanmıştır. Onlar anlamalıdır ki büyük hastalıklara, müessir ilaçlar lazımdır. Bu devlet yıkılıyor. Bu köhne ve hayide vaitlerle devlet toplanamıyacaktır. Ceograti istatistikler serdi ki Türk unsurunun ekseriyeti haiz olduğuna ve binaenaleyh Rum milletinin de böyle batıl tarzı tesviyelerle idarei maslahat edilmesi lazım geldiğine kimseyi ikna edemez. Haritaları tertip edenler unutmamalıdır ki, Rum unsuru birçok yerlerde ekalliyette ise baba mirası üzerindeki tarihi ve içtimai hukukunu gaybedemez. Zira Rum unsurunun ekseriyeti haiz olmaması asırlarca müddet kan ve ateşle ve cebri ihtidalarla nüfusumuzu azaltmış olan birahmane tazyik ve takıb neticesidir. Fakat içimizden hiç biri tebdili tabüyyet etmek fikrinde değildir. Biz baba toprağına olarak saf vatanperver Ahmed Rıza beyin pek doğru olarak söylediği veçhile kendi evimizin sahibi olarak kalıyoruz ve kalacağız. Bunlar Vilson’un programı üzerinde yanlış tefsirat ve tahrifatta bulunmak suretiyle bir defa dahi Elenizmi bu kadar feci sergüzeştlerden, fedakârlıklardan ve kan imtisaslarından sonra böyle müphem ve boş cümlelerle anlatabileceklerini zannediyorlar ise aldanıyorlar…” [2]

Eglisiyastiki Alitya'nın kışkırtıcı ve olayları saptırıcı faaliyetleri, saymakla bitmez. 23 Temmuz 1909'da Mülazım Tevfik Bey'i ve bazı Ulahları (Osmanlıların, Romanya'nın yerli halkına verdikleri ad.) katleden ve Ulah muhtarı Sotir Tasyanka'nın evine ateş eden Rum eşkiyası hakkında yanlı ve hakikati saptırıcı yayınlan yapması üzerine Tasvir-i Efkâr Gazetesi şunları yazdı: 

Galiba “Eklisiyastiki Alitya” herkes katledilsin ve katillerle onların muavin ve zuhurları hiçbir güne takibata hedef olmasın fikrinde bulunuyor ki; buna teesüften başka ne denilebilir ?” 

Aynı gazetede Kilisoralı Gavril Lukaç'ın ağzından Eklisiyasti Alitya şu yazılar da vardı:

Amal Yunaniye'ye ve Bir Cinayet-î siyasiyeye dair

Rum Patrikhanesinin vasıta-î nesr-î efkârı olan “Eklisiyastiki Alitya” Gazetesinin son nüshasında münderiç ve bir takım şikâyeti havi mazbatayı okuduğum zaman muhteviyatın Kilisora talik eden kısmın garabetine hem hayret ve hem teesüf etmekle beraber efkârı umumiye-î Osmaniyeyi tenvir etmek için keyfiyeti tamamiyle izah etmeye karar verdim. An-aslı Kilisoralı olduğum ve hala mefs-î Kilisora'da mutemekkin bulunduğum cihetle silsile-î vukuatı bütün hakikatiyle erbab-ı cihetle insafın piş-i inzarına vazi etmek isterim. Maksadım Patrikhanenin efkârına tercüman olan mezkûr gazete beyanatının kariyemizin ahvali hakkında hem natamam, hem de muhalif-i hakikat oldugunu meydan-ı aleniyete çıkarmaktır.

Evvelâ bütün ahali ve memurin hükümet indinde malum bir hakikat var ise o da (...) Kilisora genç Rumlarından mürekkep bir çetenin vücududur (...) Bu çetenin icraat-ı şekavet karanesini tarih ve isim tasrikiyle birer birer tadad etmek Rum Patrikhanesinin her türlü halef-î hakikat ifaddtından münezzeh olmasını arzu ettiğimiz lisan-ı ruhaniyesinin hilaf-ı hak u hakikat neşriyatına karsı en müskit bir cevap teşkil eder.

On iki temmuz tarihiyle Kesiriyeden Patrikhaneye gönderilmiş olan mahud mektubun o nakıs ihbaratını ikmal ve itmam etmek istiyorum. Hükümet-î malıalliye aleyhindeki şikâyet Rumlaştırılma istenildikleri halde mevcudeyitlerini muhafazada ısrar eden üç olacak cemiyet-î hafiye-î Yunaniye'nin tensibiyle itlaf edilmesi üzerine hükümetçe ittihaz edilen tedabir-î ciddiye-î adliyeye Rumlar tarafından takibat namı verilmesinden münbaristir...” [3]

Özellikle, işgalden sonra, Rum basınının saldırıları had safhaya çıktı. İstanbul'da çıkan Rumca gazetelerde her gün, Türklük aleyhine çirkin yazılar çıkıyordu. Bu Rum gazeteleri, İstanbullu Rumları patrikhanenin organize ettiği yürüyüşlere davet ettiler. Rum basınının bu saldırılan en üst düzeye getirmesi üzerine: İstanbul'daki Edebiyat Fakültesi'nde okuyan bir gurup üniversiteli tarafından hazırlanan bir bildiri, durumu protesto etmek için bütün gazetelere gönderildi. 

Bu konuda, Yeni Gün Gazetesi’inde; Osmanlı Darül-fünunun Rum Matbuatına Hitabı” başlığıyla bir haber çıktı. Haberde; “Darül-fünün talebesi dün akdettikleri içtimada memleketin geçirmekte olduğu buhran karşısında duydukları teessüratı ve Rum milletinin Türklüğe ait neşriyat-ı parazkeresinden mütevellid teessüratı ber vecih-î ati kaleme almıştır.” Denilerek, fakültelilerin aşağıdaki bildirisi yayımladı. Bildiride, belirli bir nezaket içinde fakat sitem dolu ifadeler yer aldı. 

Edvar-ı zafer ve felaket ol hadisatdır ki her milletin sernevüşt-î tarihîsinde birbirini takip eder. Hezimet karşısında sabır ve tahammül asil milletlerin hasais-î hulkiyesindedir. Osmanlı tarihinin bu elim sahifesi üzerinde aynı toprak ve aynı mukadderat ile birbirine merbut olan anasırın müşterek telehhüfatını ve hiç olmazsa ketm-î sürürunu talep etmek mukaddes bir hakkımızdır. Hasisa-î medeniyetten en uzak akvamda bu tabii hadesei ruhiyenin şahidi olmak kadar basit bir şey mutasavvur olamaz. Bir takım pespayelerin tezahürat-ı eserretkaranesi alîkadr milletimizin sükûn ve vakarı önünde avave-î kilap kabilinden iz bırakmaz, gelir mahvolur. Fakat matbuat oldukça payidar bir hayata malikdir. Bilhassa Rum tabaka-î münevver esinin makes-î tefekküratı olan Rum matbuatını ve bunu mizahi olan karikatürlerle imlayı sahaif eden kısmının daha dürbin, daha hattırşinas, hepsinden ziyade musibet zamanlarında milletlerin ahval-î ruhiyesinde daha vakıf görmek isterdik. Öyle hareket edelim, yazalım ki, o paçavralar atiyen bu toprak üzerinde birbirimizin yüzüne baktığımız zaman nasiye-î tesanüdümüze kirli bir perde çekmesin. Bu hususta hükümet-î hazıremizin nazar-î dikkatini celbetmekle beraber tekrar ederiz ki, milletler hakk-ı hayata ve binaenaleyh bir tarihe maliktir ve tarifi idbar ve ikbal devirlerinin hikâye-î tevalisinden başka bir şey değildir.

Edebiyat Şubesi”  [4]

Türk Düşmanı Rum Gazeteleri: Estiya, Kosmos, Amaliya, Patris, Teoglogos

O dönemde İstanbul ve İzmir'de çıkan Rumca gazetelerin ve dergilerin yanlı ve gerçekleri çarpıtıcı yayınları ile ihanetlerinin örnekleri saymakla bitmez. Örneğin; Yeni Gün Gazetesi İzmir muhabirinin bildirdiğine göre; Estiya adlı gazetenin bir nüshasında şu haber çıkmıştır:  

Rum Matbuatının Hezeyanları Devam Ediyor.

Türklerle Rumlar arasında mevcut olan ırkî ve mezhebi münaferat eski ananedir. Sabık ihtilafat-ı siyasiye Türkler tarafından intikap olan suiistimalat ile bu kadim ananeye inzimam ederek tezaüf eylemiştir... “Türkler badema umur-ı idareyi erbab-ı iktidarın (Rumların demek olacak) eline bırakmalıdırlar” Türkleri istihlaf hakkı, kavanin-î tarihiye ve tabiîyeye göre Yunanlılara aittir. Tabiatın amir bulunduğu ve tarihin de tasdik eylediği bu nevi icabatı tağyir ve tadil edecek bir kuvvet mutasavver değildir. Türkler dedikodudan feragat ederek bize iltica ederlerse daha iyi bir iş yapmış olacaklardır.”  

Kosmos Gazetesi:  “Türklerin silahlanmasından Yunan cemaati meyustur. (…) Pek çok Müselmanlar iki üç revolver taşıyorlar Bu teraliatın maksad-ı kışrı ne olduğunu daha ziyade izaha lüzum görmüyoruz." ve “Şehrimizde ahvali meşkûk mehafilde alaim tehtit görülmektedir. Bu muvakkat günlerde hürriyet ve istiklal ağacını yeniden kanla sulamaya hazırız ”

Amaliya Gazetesi Türkler bizi tehdit ediyor” başlığıyla yazdığı bir makalede şu lisanı kullanmıştır: Türkler Yunanlıları tehdit 'ediyorlar. Hâlbuki Yunan kanı akmadıkça amal-ı milliyenin husulpezir olmayacağını Türk istilasından yevm-î  halasa kadar akan Yunan kanı göstermektedir. Milletü vatan için fedakârlığı katlanmak lazımdır.

Patris Gazetesi: Dünyada büyük milletlerin akıttıkları kanlar esasat-ı hürriyeti temin eder!” [5]

Yunan gazetelerini alıntı olarak veren Yeni Gün Gazetesi, bir başka Türk gazetesi olan Duygu'nun anlamlı manşetini de bu nüshasında verdi.  “Hükümet yok mu?  [6]

Teoglogos Gazetesi'nde ise; Helenizm’in rengi olan, mavi bir resimde Wilson’un Attığı bir gülleden Venizelos şeklinde bir görüntü çıkarak bunu Ayasofya Camii'nin kubbesine oturtmuştur. [7]

Rum Patrikhanesi'nin Yayın Organı: “Ortodoksia”

Patrikhane'nin, bir başka yayın organı da Ortodoksia adlı dergidir, bu dergi 1930’lu yıllarda İstanbul'da çıkmakta idi. Derginin ön kapağının üstünde: “Ortodoksia. Ahlaki ve dini risale. İmtiyaz sahibi: Hristopolis Metropoli'ti Meletios Lukakis ve adres olarak: Mahal idare Fener Rum Patrikhanesi yazılmıştır. Kapağın altında ise Rumca olarak Ekumenikon Patriarhion yazılıdır. Kitabın arkasında da, Fransızca olarak: Patriarcat Ecumenique Stamboul Phanar yazılıdır. 

Eskiden İstanbul'da çıkan Ortodoksia dergisi şu anda Yunanistan'da çıkmaktadır. Ancak dergide; Yayın Kurulu olarak İstanbul’daki Sen Sinod dini meclisinin üyesi olan papazların adları yer almaktadır.  Neden artık burada çıkarmadıklarını anlamak için dergiyi okumak yeterlidir!  Dergide devamlı olarak,  İstanbul için; Konstantinopolis ve Rum Patrikhanesi için de Ekümenik Patriklik (OIKOYMENIKON PATRIARXEION) yazılmaktadır.

NOT: Fotoğrafta; “Ortodoksiya” adlı derginin 1940  yılında İstanbul’da ve 1998 yılında Atina’da çıkan iki sayısının kapağı görülmektedir.

http://www.21yyte.org/tr/


[1]  Prof. Dr. Dimitri Kitsikis: Yunan Propagandası, Çev. Hakkı Devrim, Kaynak Kitaplar Yayınevi, 1964 s.112

[2]  4 Kasım 1918 Akşam - Eglisiyastiki Alitya'dan alıntı. 

[3]  6 Eylül l909 Tasvir-i Efkâr       

[4]  28 Teşrinisani (Kasım) 1918 Yeni Gün

[5]  28 Teşrinisani (Kasım) 1918 Yeni Gün 

[6]  28 Teşrinisani (Kasım) 1918 Yeni Gün

[7]  Prof. Dr. M. Tayyip Gökbilgin, Milli Mücadele Başlarken, s.5

 

8 Mayıs 2019 Çarşamba

ATİNA’DA AÇILACAK CAMİYE NE OLDU?


Yunanistan’ın başkenti Atina’da bir cami yok! Aslında yok demek pek doğru değil, çünkü çok sayıda Osmanlı eseri cami var ama onların durumu farklı. İşin doğrusu cümleyi “Yunanistan’ın başkenti Atina’da ibadete açık bir cami yok!” şeklinde yazmak…
Atina’da çeşitli milletlerden 250 binden fazla Müslüman yaşamaktadır.  Bunların ibadet edebilecekleri bir camileri bulunmadığı gibi ölülerini gömebilecekleri Müslüman mezarlığı da yoktur. Müslümanlar 70/80 kadar mescitte ibadetlerini yapmaktadırlar ancak bunlardan sadece 5 tanesine resmi olarak izin verilmiştir.
İstanbul’da altmıştan fazla Rum kilisesi var. Konumuz diğer Hıristiyan toplulukların ibadethaneleri olmadığı için işin mütekabiliyet hususunu göz önüne sermek adına bu rakamı vurgulamak gerekiyor. İstanbul dışında, Anadolu’da, Trakya’daki çok sayıda metruk kiliseye Rum Patriği Bartholomeos düzenli (ya da sistematik) bir şekilde ziyaretler yapmakta, bu ziyaretlerde otobüslerle taşınan Rum Cemaati mensuplarının ve Yunanistan’dan taşınan Yunanlıların da iştiraki ile ayinler yapılmaktadır. Anadolu’da, Trakya’daki yerel yöneticiler de bu ziyaretlerde elinden geleni yapmakta ve gelenleri ağırlamaktadır.
Yukarıda “mütekabiliyet” kelimesini kullandık ama gözler önündeki durum pek de mütekabil değildir.  Bir yandan Türk vatandaşlarından oluşan Rum Cemaati’nin dini lideri sıfatıyla resmi protokolde ağırlanan Patrik ya da metropolitleri öte yandan Batı Trakya’da halkın seçtiği müftüleri tanımayan Yunanistan. Yunanistan bilindiği gibi kendi seçtiği kuklaları Batı Trakyalı Türklere “müftünüz” diye dayatmakta ve bu sorun yıllardır sürmektedir.
Uzun uzun paragraflara hacet bırakmadan; Avrupa’da (ibadete açık) bir cami olmayan tek başkent Atina’dır.
Bu soruna bir çare olması adına 2010 yılında Sayın Recep Tayyip Erdoğan Başbakan sıfatıyla yaptığı Yunanistan gezisinde dönemin Yunanistan Başbakanı Yorgo Papandreu’dan eski bir Osmanlı eseri olan ve atıl durumda bulunan Atina Fethiye Cami’sinin restore edilmesini talep etmiş ve Papandreu’dan olumlu cevap almıştı. Ancak ziyaretin hemen ardından Yunanistan’da aşırı sağcıların başını çektiği bir tartışma başladı ve cami açılmasına tepki verildi.
İşin gerçeğine indiğimizde Yunanistan, Atina’da bir cami açılmasından çok, açılacak bir caminin “Türk” sıfatıyla anılmasını ve de bu caminin işleyişinde “Türklerin” rol almasını kabul etmemektedir.
Yunanistan Hükümeti görünürde kaçacak bir tarafı kalmadığında Atina’da bir cami yapımına karar verdi. Fakat bu camide bir “Türk” izi olmaması için eski bir Osmanlı eserini restore etmek yerine yeni bir bina inşa edilmesine, Yunanistan Deniz Kuvvetleri'ne ait bir arazinin tahsis edilmesine karar verildi. Bağış yolu ile yapılacak desteklerden dolayı da ileride kimsenin “hak” iddiasında bulunmaması için bu bütçenin tamamen hazineden karşılanmasına karar verildi.
Ayrıca caminin din görevlileri ile yöneticilerinin Türk olmayan Müslüman topluluklardan seçilmesine karar verildi. İnşaat için yaklaşık 1 milyon Euro bütçe ayrıldı. 600 metrekarelik bir alana sahip olacak cami, 50 kişilik yer kadınlara ayrılmış şekilde toplam 350 kişilik olarak tasarlandı.
2013’te başlayan çalışmalar aşırı sağcı ve dinci grupların protestosu nedeniyle sık sık akamete uğradı. İnşaatın ilerlemesi ile birlikte ise bir başka komedi ortaya çıktı. “Cami ne zaman açılıyor?”
Yunanistan Eğitim ve Din İşleri Bakanı Kostas Gavroglu, daha önce 5 kez açılış tarihi verilen caminin resmi açılışının bu yılın mart ayında yapılacağını duyurmuştu ama bu da gerçekleşmedi. Kathimerini Gazetesi’nin bir haberine göre ise Ramazan ayının başlaması ile birlikte 6 Mayıs’ta Camii faaliyete geçecek(ti).  Yunanlıların Müslümanları yine “ti”ye aldıkları görülüyor ki açılış 6 Mayıs’ta gerçekleşmedi.
(Yazımızı yazdığımız gün itibari ile Yunanistan’da etkili Türk/Yunan kuruluşları temsilcileri dostlarımız ile görüşmeler yaptık. Söz verilen 6 Mayıs’ta açılmadığı gibi ne zaman açılacağı da net değil.)
Yunanistan Hükümeti’nin en çok dikkat ettiği hususun cami yönetiminin Türklere geçmemesi olduğunu belirtmiştik! Bu bağlamda açılacak caminin faaliyetlerini denetleme için bir idari komite devlet tarafından oluşturuldu. Bu komite de imam pozisyonu için Fas doğumlu bir Yunanistan vatandaşı olan “Zeki Muhammed”i adayı olarak belirledi ve bu kişiyi onaylaması için Eğitim Bakanı Kostas Gavroglou'na sundu.
50 yaşında olan Zeki Muhammed 25 yıl önce Yunanistan'a gelmiştir. İlahiyat ve matematik eğitimi aldığı bilinen Zeki Muhammed Arapça, Yunanca ve Fransızca biliyor ancak Türkçe ile hiç ilgisi yok ve daha önceleri Atina’daki izinli beş mescitten birinde imam olarak görev yapmıştır. Zeki Muhammed’in devlete yakın olduğu ve direktiflere de uyacağı Batı Trakya kaynaklı Türk medyasında vurgulanan bir husus.
Deniz Kuvvetleri deposundan bozma bir binada, açılış tarihi sürekli ertelenen cami için Yunanistan Müslümanlar Birliği “Atina’da yapılan şey camii değildir” demiştir. Minaresiz olan bu caminin yönetimi üzerinde seçilmiş Türk müftülerin bir söz hakkı olmayacağı da ayrı bir tepkiye yol açmaktadır.
Artık bir komediye dönen bu açılışı süreci devam ederken Yunanistan’dan başka bir komedi haberi alındı.

ATİNA FETHİYE CAMİ’SİNİN BAŞINA NE GELDİ?
Konu, yukarıda bahsettiğimiz ve 2010’da Erdoğan’ın Papandreu’dan restore edilmesi talebinde bulunduğu Atina Fethiye Camii ile ilgili. 2019’un Nisan ayı sonu itibariyle Yunan medya kaynaklarında 1458 yılında Fatih Sultan Mehmet’in Atina’yı fethetmesi anısına inşa edilen Fethiye Camii’nin restorasyonunun bu süreçte tamamlandığını ve bundan böyle galeri ve sergi alanı olarak hizmet vereceğini öğrendik!
Yunanistan'ın bağımsızlığı sonrası Fethiye Camii, önce okul daha sonra farklı amaçlar için kullanılmış. Bir dönem şehrin hapishanesi olarak hizmet veren cami, kışla mekânı da olmuştu. 1890 yılından önce un ambarı, 1935 yılına kadar ise uzun yıllar ordunun ekmek fırını olarak çalışmıştı. Fethiye Cami, 1935 yılında yıktırılmak istenmiş ancak Türk Hükümetinin yaptığı girişimler nedeniyle bundan vazgeçilmişti. Fethiye Camiinin dış duvarlarına dayalı çok sayıda Osmanlı mezar taşı da bulunuyor.
Fethiye Camii;  Medrese, mescit, hamam gibi birçok Osmanlı eserinin bulunduğu bir bölgede ve ülkenin sembolü olan Akropolis’in eteklerinde bulunuyor. Yaklaşık 300 metre uzaklıkta bulunan tarihi Osmanlı Mustafa Ağa Camisi de (Voyvoda)  aynı akıbetle “Yunanistan El Sanatları Müzesi” olarak hizmet vermekte.
Atina’daki Müslümanlar 6 Mayıs’ta bir caminin açılmasını beklerken ve bu gerçekleşmezken, Osmanlı eseri Fethiye Camii’nin Nisan sonu itibariyle sergi olarak hizmete girmesi trajikomik bir ironidir.
Zaman zaman Atina’da bir camiye karşı Ruhban Okulu’nun açılması şeklindeki söylemlerde Yunanistan’ın tek taraflı menfaat peşinde olduğu aşikâr görünüyor. Bu kadar eski ve önemli Türk eserleri dururken Atina’da açılacak olan minaresiz ve mimarisi tuhaf eski bir askeri yapıdan bozma binanın tahsis edilmesi de trajikomiktir.
Yunanistan’ın açılıp açılmayacağı belli olmayan Cami’nin yönetiminden  Türkleri uzak tutmak için elinden geleni yapması da dikkate değerdir.



25 Şubat 2019 Pazartesi

HOCALI KATLİAMI


Rus askerlerinin desteğiyle Hocalı'ya (Xocalı) ulaşan gözü dönmüş Ermeni askerler "katliam"a başlamışlardı. 25 ve 26 Şubat 1992'de öldürülen bebekler, yaşlılar ve ırzına geçilen genç kızların, kadınların canhıraş feryatları Xocalı sokaklarında yankılandı. Çıkarlarının olduğu coğrafyalar için tüm olanaklarını seferber edenlerin sesi bu kez çıkmadı ve sadece seyrettiler! Hayali nükleer, kimyasal silahlar bahanesiyle ve yerel halka “huzur” vaadiyle çok büyük ordularını seferber eden büyük devletler sessizce beklediler.

Süreç; çok ustaca hazırlandı. Gorbaçov döneminde, Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin 25 Temmuz 1990’da yayınladığı bir kanuna dayanarak Dağlık Karabağ’da da av tüfekleri dâhil olmak üzere tüm ateşli silahlar toplandı. Karabağ’da bu toplama işini bizzat Rus askerleri yönetti.

Ağustos ayından itibaren direk olarak Azerileri hedef alan Ermeni saldırıları başladı. Aslında plan göstere göstere uygulanmaya başlamıştı. Toplu taşıma araçları taranmaya, evler yakılmaya, velhasıl terör başlanmıştı. Kısa bir süreçte; 186 bin Azeri Azerbaycan’a gitmeye zorlandı. Bu tam anlamıyla bir “Etnik Temizlik Operasyonu” olarak tanımlanabilir. Amaç; topyekûn olarak o coğrafi alanda bir tek Azeri’nin kalmaması, Karabağ topraklarının tamamen Ermeni ve Ruslarca iskân edilmesi şeklindeydi.

1991’de ilk Azeri köyü Ermenilerce işgal edildi ve öldürülme korkusuyla evlerini terk ederek Azerbaycan’a göç etmeye başladılar. “Hocalı Katliamı” esnasında 10 bin kişinin yaşadığı Hocalı’da 3 bin Azeri kalmış, keskin nişancı dehşeti içinde olan halk yolda yürümekten korkar olmuştu. Psikolojik savaş da bu bağlamda çok başarılı idi… Rus Gizli Servisi’nin bilgisi dışında bir davranışta bulunmaları mümkün olmayan Ermeni birlikleri; Rus askerleri ile birlikte 25 Şubat’ta Hocalı’ya ulaştı ve saldırı başladı.

Ruslar; Ermenilerle birlikte bu katliamda yer almadıklarını sürekli tekrardılarsa da buna kimse inanmadı. Nitekim Rus 366. Alay’ının bu katliamda Ermeni safında yer aldığı, bu alaydan kaçan 3 askerin ifadeleri ile Dünya kamuoyu nezdinde kanıtlandı.

Birleşmiş Milletler bu katliama duyarsız kaldı. Türkiye; 1922 Kars Anlaşması çerçevesinde müdahale etme hakkı bulunduğunu ortaya koyduktan bir müddet sonra BM Türkiye’ye tepki verdi. Bu tepkide; 60 binden fazla insanın yaşamakta olduğu Kelbecer’e yapılan saldırının daha fazla etkin olduğunu ifade edebiliriz. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 822 sayılı kararı ile Ermeni askerlerinin işgal altındaki Karabağ topraklardan çekilmesi istendi ise de bu karar; işgalin kalkması yönünde bir sonuç vermemiştir.

Resmi kayıtlara göre; 613 olarak anılan öldürülen sayısının 1300’den fazla olduğu ifade edilmektedir. Burada yaşayan az sayıdaki Ahıska Türkü’nün de katliamdan etkilendiğini, evlerinin yakıldığını ve öldürülenler olduğu gerçeği de bir başka trajedidir.

Azerbaycan Cumhurbaşkanı Ayaz Mütellibov’un bu olayda çok büyük bir yanlışı oldu. Zira Mütellibov, dört gün boyunca bu olayları kamuoyundan gizledi. Olay duyulduğunda ise Azerbaycan’da şok etkisi yarattı. Bu olayın neden halktan gizlenme gereği duyulduğu ise hâlâ esrarını koruyan bir sorudur. Zorlukla 12 kilometre ötedeki Ağdam Kenti’ne gelmeyi başaranların büyük kısmı soğuktan kangren olan bacaklarını kaybetmişlerdir. Hocalı Ağdam arasındaki orman yoluna; aralarında göğüsleri kesilmiş kadınların, bebeklerin, yaşlıların, kafa derileri yüzülmüş cesetlerin dizildiği; katliamı yaşayan görgü tanıklarınca aktarılmıştır.

Katliamı; “Monte Melkolyan” (Մոնթէ Մելքոնեան) adlı bir Ermeni komutan yönetti. Melkonyan; birçok diplomatımızın öldürülmesinde rol almış, “Orli Baskını” ile de ilgisi olan eski bir “ASALA” lideridir. Bugün Ermeni Devlet Başkanı olan “Serj Sarkisyan” o tarihte Ermeni kuvvetlerinin komutanıydı ve Monte Melkonyan’ın kardeşi ünlü Ermeni yazar “Markar Melkonyan” da Sarkisyan’ın yanında yer almaktaydı.

Mackar Melkonyan; Amerika’da çıkardığı “Benim Kardeşimin Yolu” (My Brother's Road) adlı kitapta kardeşinin yaptığı katliamı şöyle yazmıştır:

Bir gece önce 23.00 saatlerinde, 2.000 Ermeni savaşçısı, Hocalı'nın üç tarafındaki yüksekliklerden ilerleyerek, kasaba sakinlerini doğuya doğru sıkıştırmışlar. 26 Şubat sabahına kadar Azeriler Dağlık Karabağ’ın yüksekliklerine ulaşmış ve alta olan Azeri kenti Ağdam’a doğru inmeye başlamışlar...

...Şu anda yalnız kuru çimenden esen rüzgârın sesi ıslık çalıyordu ve ceset kokusunu uçurması için bu rüzgâr henüz erkendi...

...Monte üzerinde kadınların ve çocukların kırılmış kuklalar gibi saçıldığı çimene eğilerek "Disiplin yok" diye fısıldadı. O bu günün önemini anlıyordu: bu gün Sumgayıt Olayları’nın dördüncü yıldönümüne yaklaşıyordu. Hocalı stratejik bir amaç olmasından başka aynı zamanda bir öç alma eylemiydi.

SSBC’nin (Azerbaycan) Sumgayıt Şehri’nde, Ermenistan’da öldürülen ve zorla göçe zorlanan 250 bin Azerinin intikamını almak için 27 Şubat 1988’de ortaya çıkan olaylar Ermenilerce “Sungayıt Pogromu” olarak adlandırılmıştır. Pogrom; etnik bir gruba etnik, dinsel ya da siyasi nedenlerle yapılan şiddet olaylarını tanımlar. Bu olayların bizzat Ermeniler tarafından organize edildiğini savunan tarihçiler de vardır. (Örneğin: Azeri Tarihçi Ziya Bunyatov) Bu olaylarda, SSCB Genel Savcılığı (Генеральный прокурор СССР) tarafından açıklanan resmî rakamlar; 26 Ermeni ve 6 Azeri olmak üzere toplamda 32 kişinin öldüğü şeklindedir.

Görülüyor ki Ermeniler; 25 Ermeni’nin öcünü binlerle telaffuz edilen bir karşılıkla ve ağızlarında kanlar saçılan kitaplarda tasvir edilecek bir şekilde almışlar ve bunun mimarı olan katil Monte Melkonyan’ı kahraman ilân etmişlerdir. Ermenistan’ın çeşitli yerlerinde Melkonyan’ın çok sayıda heykeli bulunmakta ve adına kurulmuş olan bir vakıf da (Monte Melkonian Fund) bulunmaktadır.

Hocalı’daki sorun halen süregelmektedir. Dünya’nın farklı coğrafi bölgelerinde ortaya çıkan farklı olaylarda BM’nin ve Dünya’daki büyük devletlerin tepkileri maddi bir menfaatle doğru orantılıdır ve ne yazık ki göründüğü şekliyle önemli olan kaybedilen insan hayatı değil maddi unsurlardır.

Ne kadar kötü bir gündü ve ne kadar da kötü bir geceydi 25 Şubat 1992...

O gece Hocalı’da ebediyete intikal edenlerin ruhu hâlâ huzur bulamadı...

İşgal ve baskı Karabağ’da halen süregelmekte... 

20 Ocak 2018 Cumartesi

AZERBAYCAN’DA 1990 “KARA OCAK” (QUARA YANVAR) KATLİAMI



20 Ocak olayları, Azerbaycan'da bağımsızlık harekâtının önemli bir dönüm noktası olarak kabul edilir. 20 Ocak 1990'da, Sovyetler Birliği askerleri tarafından Azerbaycan'ın başkenti Bakü'de 137 Azeri katledildi. Dönemin Sovyetler Birliği lideri Mihail Gorbaçov'un emriyle Sovyet tankları, 19 Ocak'ı 20 Ocak'a bağlayan gecede, Bakü sokaklarında bağımsızlık yürüyüşü yapan kalabalığın üzerine acımasızca ateş açmıştı. Ateş sonucu aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu 137 kişi hayatını kaybetti, 700 den fazla kişi de yaralandı. Yüzlerce kişi ise tutuklandı ve ülkede olağanüstü hal ilan edildi. Azeri Halkı’nın tepkisinin artması üzerine Sovyet ordusu, Bakü'yü terk etti.

Y.N. Azerbaycan’ı birkaç kez ziyaret ettim ve halkına da son derece saygı duyarım. Makalemde “Azeri Türkleri” değil de “Azeri” tanımlaması yaptım. Çünkü  “Azeri Halkı” ya da “Azeri Milleti” içindeki tüm etnik unsurlar ile birlikte yapılan bir tanımlamadır. Azerbaycan’da; Azeri Türklerinin çoğu Şiilik Mezhebi’ne bağlıdırlar ama aralarında Sünni, Zerdüst, Hıristiyan, İranlı ve Bahai olanlar da vardır.

20 Ocak Katliamı, Ruslarca yapılmıştır ve SSCB kayıtlarına göre sadece 32 kişidir ve 32 kişinin 26’sı Azeri Türküdür. Azerbaycan kayıtlarına göre ise bu doğru değildir,  137 kişidir ancak 137 kişinin hepsi Azeri Türkü değildir. Bu bağlamda; yazının çok yerinde kullanılan “Azeri Halkı” ya da “Azeri” kelimeleri ile vurgulamak isteriz ki makalemizde; Azerbaycan Ulusu’nun tümü tanımlanmaktadır.

Bu katliama “Kara Ocak(Quara Yanvar) denmektedir ve asıl neden ise Ermenilerle alakalıdır. Ermenilerin artan toprak talepleri karşısında büyük bir Azeri kitlesi tepki göstermiş ve “Ermeniler Dışarı” sloganları atarak yürüyüşler tertiplemişlerdi. Buna misilleme olarak Ermenistan’da yaşayan çok sayıda Azeri kovulmuştu. Süreç; çok ustaca hazırlandı. Gorbaçov döneminde, Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin 25 Temmuz 1990’da yayınladığı bir kanuna dayanarak Dağlık Karabağ’da da av tüfekleri dâhil olmak üzere tüm ateşli silahlar toplandı. Karabağ’da bu toplama işini bizzat Rus askerleri yönetti.  Ağustos ayından itibaren direk olarak Azerileri hedef alan Ermeni saldırıları başladı. Aslında plan göstere göstere uygulanmaya başlamıştı. Toplu taşıma araçları taranmaya, evler yakılmaya velhasıl terör yapılmaya başlanmıştı. Kısa bir süreçte; 186 bin Azeri Azerbaycan’a gitmeye zorlandı. Bu tam anlamıyla bir “Etnik Temizlik Operasyonu” olarak tanımlanabilir. Amaç; topyekün olarak o coğrafi alanda bir tek Azeri’nin kalmaması, Karabağ topraklarının tamamen Ermeni ve Ruslarca iskân edilmesi şeklindeydi.
1991’de ilk Azeri köyü Ermenilerce işgal edildi ve öldürülme korkusuyla evlerini terk edenlerin Azerbaycan’a göçü başladı. “Hocalı Katliamı” esnasında 10 bin kişinin yaşadığı Hocalı’da sadece 3 bin Azeri kalmış, keskin nişancı dehşeti içinde olan halk yolda yürümekten dahi korkar olmuştu. Resmi kayıtlara göre; 613 olarak anılan hayatını kaybedenlerin sayısının gerçek olmadığı ve bu rakamın 1300’den fazla olduğu ifade edilmektedir. Burada yaşayan az sayıdaki Ahıska Türkü’nün de katliamdan etkilendiğini, evlerinin yakıldığını ve öldürülenler olduğu gerçeği de bulunmaktadır.
Zorlukla 12 kilometre ötedeki Ağdam Kenti’ne gelmeyi başaranların büyük kısmı soğuktan kangren olan bacaklarını kaybetti. Hocalı, Ağdam arasındaki orman yoluna; aralarında göğüsleri kesilmiş kadınların, bebeklerin, yaşlıların, kafa derileri yüzülmüş cesetlerin dizildiği, katliamı yaşayan görgü tanıklarınca aktarılmıştır.
Katliamı; “Monte Melkolyanadlı bir Ermeni komutan yönetti. Melkonyan; birçok diplomatımızın öldürülmesinde rol almış, “Orli Baskını” ile de ilgisi olan eski bir “ASALA” lideridir. Bugün Ermeni Cumhurbaşkanı olan “Serj Sarkisyan” ise o tarihte Ermeni kuvvetleri komutanıydı ve Monte Melkonyan’ın kardeşi olan ünlü Ermeni yazar “Markar Melkonyan” da Sarkisyan’ın yanında yer almaktaydı.
Mackar Melkonyan; Amerika’da çıkardığı “Benim Kardeşimin Yolu” (My Brother's Road) adlı kitapta kardeşinin yaptığı katliamı şöyle yazmıştır:
Bir gece önce 23.00 saatlerinde, 2.000 Ermeni savaşçısı, Hocalı'nın üç tarafındaki yüksekliklerden ilerleyerek, kasaba sakinlerini doğuya doğru sıkıştırmışlar. 26 Şubat sabahına kadar Azeriler Dağlık Karabağ’ın yüksekliklerine ulaşmış ve alta olan Azeri kenti Ağdam’a doğru inmeye başlamışlar...

...Şu anda yalnız kuru çimenden esen rüzgârın sesi ıslık çalıyordu ve ceset kokusunu uçurması için bu rüzgâr henüz erkendi...
...Monte üzerinde kadınların ve çocukların kırılmış kuklalar gibi saçıldığı çimene eğilerek "Disiplin yok" diye fısıldadı. O bu günün önemini anlıyordu: bu gün Sumgayıt Olayları’nın dördüncü yıldönümüne yaklaşıyordu. Hocalı stratejik bir amaç olmasından başka aynı zamanda bir öç alma eylemiydi.
SSBC’nin (Azerbaycan) Sumgayıt Şehri’nde, Ermenistan’da öldürülen ve zorla göçe zorlanan 250 bin Azerinin intikamını almak için 27 Şubat 1988’de ortaya çıkan olaylar Ermenilerce “Sumgayıt Pogromu” olarak adlandırılmıştır. Pogrom; etnik bir gruba etnik, dinsel ya da siyasi nedenlerle yapılan şiddet olaylarını tanımlar. Bu olayların bizzat Ermeniler tarafından organize edildiğini savunan tarihçiler de vardır. (Örneğin: Azeri Tarihçi Ziya Bunyatov) Bu olaylarda, SSCB Genel Savcılığı (Генеральный прокурор СССР) tarafından açıklanan resmî rakamlar; 26 Ermeni ve 6 Azeri olmak üzere toplamda 32 kişinin öldüğü şeklindedir

Sumgayıt Olayları”nın tetiklediği, 13 Ocak’ta başlayan olayları durdurmak bahanesi ile 20 Ocak’ta yapılan katliam; “Ermeni/Rus” işbirliğinin bir eseridir.
Şu an içinde bulunduğumuz 20 Ocak günü vesilesi ile bir anımsatma yapmak ve hem 20 Ocak 1990’da, hem de Şubat 1992’de Hocalı’da ölenlere rahmet dileriz…


4 Eylül 2015 Cuma

6-7 EYLÜL OLAYLARI’NIN 60. YILI


Her ülkenin tarihinde bazı kötü yaşanmışlıklar vardır. Geçtiğimiz yüzyılda ve de hâlâ Dünya’nın birçok yerinde maalesef trajediler yaşanmış ve yaşanmaktadır. Ancak bu trajedileri yaşayanlar ile yaşatanların bir kısmı günümüzün siyasi ve insani koşullarını göz önüne alarak barışmayı da başardılar. Bu konuda; Nazilerin Yahudilere yaptıkları ya da Amerika’nın Japonya’ya attığı atom bombaları en büyük örneklerdir. Daha yakına geldiğimizde ise Yugoslavya’nın dağılmasının ardından yaşanan büyük acılar, Karabağ’daki katliam ve günümüzde ise Suriye’de hâlâ süregelen dram…

Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye’de yaşanan “Varlık Vergisi” ile “6-7 Eylül Olayları” da bu bağlamda gerçek birer trajedidirler.

1942’deki  Varlık Vergisi TBMM’de kabul edilmiş, kanunla salınmış bir vergidir ve iç kamuoyu ile uluslararası platformlardaki tepkilerin neticesinde kaldırılmış, ancak yürürlükte kaldığı sürede yaşananlardan ötürü, ardında binlerce mağdur bırakmıştı. 1955’teki 6/7 Eylül olaylarının boyutu ise ancak devletin bazı katmanlarının organizasyonu ile oluşabilecek mahiyetteydi ve bu hadise de ardında binlerce mağdur bırakmış, hatta bu olayların ardından küserek Türkiye’den göç eden bir dalga da yaratmıştır.

6/7 Eylül; Selanik’te “Atatürk’ün Evi Bombalandı” söylemi ile başlayan olaylardır ve polis ve askeri kuvvetler tarafından durdurulmuştur. “Yassıada Mahkemeleri” sürecinde de “6/7 Eylül Davası” olarak görülmüştür. Bu her iki olay da Türkiye’nin tarihten gelen ayıplarıdır ama göz ardı edilmemesi gereken; bu her iki trajedinin de Türkiye tarafından kabul edilmiş ve mağdurlarına özür ile tazminatların ödenmiş olduğudur.   Son yıllarda Varlık Vergisi ile 6/7 Eylül hadiselerinin yanı sıra birtakım çevrelerce kullanılmaya başlayan ve aleyhte algı yaratılan iki husus daha var!

Bunlardan biri 1923/24 Nüfus Mübadelesidir. Mübadele; Lozan Anlaşması’nın ardından Lozan’da taraf olan ülkelerin ve Türkiye ile Yunanistan’ın karşılıklı anlaşmalar çerçevesinde kabul ve birlikte uyguladıkları bir nüfus değiş tokuşudur ve Birleşmiş Milletlerin oluşturduğu, “Mübadele-i Ahali Komisyonu”  tarafında organize edilerek uygulanmıştır. Bu kapsamda; Yunanistan’da yaşayan Türk asıllı Yunanistan vatandaşları ile Türkiye’de yaşayan Rum asıllı Türk vatandaşlarının değiş tokuşu oldu. Batı Trakya’da yaşayan Türkler ile İstanbul, Gökçeada ve Bozcaada’da yaşayan Rumlar bu mübadeleden muaf tutuldular. Yunanistan’ın diğer kesimlerinde yaşayan Türkler ile yukarıda belirttiğimiz kesimlerde yaşayan Rumlar karşılıklı mübadele edildiler.

Türkiye ve Yunanistan taraflarını temsilen ve BM tarafından görevlendirilen dörder kişi ile (1.Dünya Savaşı’na katılmamış ülkelerden) seçilen üç kişi mübadeleyi organize etmiş ve bu komisyonun adına “Karma Komisyon” denilmiştir. Karma Komisyon görevini 8 Ekim 1923’ten, 21 Haziran 1924’e kadar Atina’da daha sonra ise İstanbul’da sürdürmüş, mübadelenin tamamlanması üzerine de BM tarafından feshedilmişti. Bugün ne yazık ki mübadeleyi de Türkiye’nin bir ayıbı olarak kullanan çevreler var! Oysaki mübadeleyi yukarıda kısaca açıkladığımız gibi uluslararası bir komisyon yapmıştı.

Son yıllarda, Türkiye’nin haksız yere suçlandığı hususlara bir de 1964 Sürgünü eklendi. Merkezi Yunanistan’da bulunan “İstanbullu Rumların Evrensel Federasyonu” adlı bir sivil toplum kuruluşu bir yandan 1964 öte yandan 6/7 Eylül üzerinden Türkiye’ye yüklenmektedirler. Hâlbuki Türkiye’de son yıllarda azınlıklara Cumhuriyet tarihinde görülmemiş edinimler sağlandı ve özellikle Vakıflar Genel Müdürlüğü hukuku çerçevesinde 1936 Beyannamesi olarak bilinen bir belgeden yola çıkarak azınlık taşınmazlarının önemli bir kısmı iade edildi. Rum Cemaati’ni ilgilendiren hususlar dâhilinde birçok kilise restore edildi, metruk kiliselerde ve Sümela’da ayinlere izinler verildi, Gökçeada ve Bozcaada’da kapalı okullar yeniden açıldı.

1923/24 Nüfus Mübadelesi ile Yunanistan’a göç edenler ve ikinci, üçüncü nesil akrabaları tarafından Yunanistan’da sayısı azımsanmayacak mertebede “Mübadil” dernekleri kuruldu. İnsani açıdan bakıldığından bu oluşumlar fevkalâde güzel sivil toplum çalışmaları olarak değerlendirilebilir. Ve nitekim bu mübadil dernekleri tarafından Türkiye’ye tertiplenen gezilerde yerel halk ve yöneticiler de ziyaretçileri son derece sevgi ve ilgi ile karşılamakta ve misafir etmektedir.

Mart 2011’de Sayın Ahmet Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanı sıfatıyla yaptığı Yunanistan gezisinin ardından “120 bin Rum geri dönmek istiyor” şeklinde bir sloganla siyasi hayatımıza, eski bir İstanbullu ve Atina Teknik Üniversitesi’nde görevli bir profesör olan “Nikolaos Uzunoğlu” başkanlığındaki “İstanbullu Rumların Evrensel Federasyonu” adlı bir oluşum girdi.

Aniden ortaya çıkan bu federasyon İstanbul ve Anadolu’da birçok etkinliğe imza attı ya da aracı oldu. Türkiye aleyhine yapılan bu çalışmalar, en fazla 1964 yılında Rumların Türkiye’den gönderilmeleri üzerinde yoğunlaştı. Nedir bu 1964’te Rumların sınır dışı edilmeleri olayı ya da onların deyimiyle “1964 Sürgünü” ve bu olayda Türkiye haksız mıydı? Zulüm mü yapmıştı?

Lozan’ın ve mübadelenin ardından Türkiye ile Yunanistan arasında, Atatürk ve Venizelos’un yarattığı ciddi bir dostluk süreci yaşanmış ve 1930 yılında Türkiye ile Yunanistan arasında “İkamet Ticaret ve Seyrisefanin Anlaşması” imzalanmıştı. Bu anlaşmaya göre her iki ülke vatandaşları karşılıklı olarak ikamet ve ticaret için diğer ülkeye gittiler. Bu daha çok Yunanistan’dan Türkiye’ye gitme şeklinde oldu ve 1923 Mübadelesi ile gidenlerin de bir kısmı yeniden geri geldiler.

1964 yılında Kıbrıs’ta kanlı olaylar yaşandı ve Yunanistan ile de adeta bir “Savaş Hali” yaşanmaktaydı. Aşağıda kısaca açıklayacağımız nedenlerden ötürü İnönü başkanlığındaki hükümet tek taraflı olarak ve anlaşma içeriğinde bulunan haklarına istinaden “İkamet Ticaret ve Seyrisefanin Anlaşması”nı fesih etti.

Bunun ardından Türkiye’de bulunan Yunan vatandaşlarının belli bir süreçte ülkeyi terk etmeleri istendi. Bu bir uluslararası konjonktürde her ülkenin sahip olduğu istenmeyen yabancı uyrukluları “Sınır Dışı” etme haliydi…
Bu süreç günümüzde, İstanbullu Rumların Evrensel Federasyonu ve içerideki sempatizanları tarafından sürdürülen Türkiye’ye karşı sürdürülen bir dezenformasyondur.

16 Mart 1964’te başlayan sınır dışı işlemi için “Zorunlu Göç” ya da “Sürgün” demek Türkiye’ye yapılan çok büyük bir haksızlıktır. 1964’de Türkiye kendi vatandaşları olan Rumları sınır dışı etmemiştir. Sadece Yunanistan vatandaşlarını sınır dışı etmiştir ki bunun gerekçelerini şunlardır:

1964’te Yunanistan ile Türkiye; Kıbrıs’tan ötürü savaşın eşiğindeydiler. Böyle bir ortamda Türkiye’nin Yunanistan vatandaşlarının ikamet tezkerelerini iptal ederek sınır dışı etmesine neden olan en önemli husus; Aralık 1963 sonunda Kıbrıs’ta,  Rumlar tarafından tarihe “Kanlı Noel” olarak geçen trajik katliamdır. 20 Aralık’ta, Kıbrıs’taki Türk köylerinde çok sayıda katliam yaşanmıştı. “24 Aralık Noel Gecesi” Binbaşı Nihat İlhan’ın savunmasız ailesi; eşi Mürüvvet, küçücük evlatları Kutsi, Hakan ve Murat “Dînî Bütün Hıristiyanlar” tarafından hunharca katledildiler!


Bir banyo küvetine sokularak katledilen bu insanların fotoğrafı Türkiye’de ve Dünya’da büyük bir infial yarattı. Bu olayın ardından Kıbrıs’ta, Kıbrıs Rumları tarafından 103 Türk köyü boşaltıldı ve toplamda 25 Bin kişi gerçek anlamda kendi vatandaşı olduğu ülkeden “Sürgün” oldu.  Bu trajik olayın fotoğrafı ise yıllarca akıllardan çıkmadı ve Kıbrıs ile ilgili her olumsuzlukta medyada kullanıldı. (Örnek: 22 Aralık 1985 Milliyet)

Bu arada 1964 başında bir başka gelişme de olmuş ve Beyoğlu’nda gizli faaliyet gösteren “Elliniki Enosis” adlı bir Yunan derneği ortaya çıkarıldı. (“Elliniki Enosis” “Helenik İlhak” demektir.)  “Enosis” yani Türkçesi “İlhak” Kıbrıs’ın Yunanistan’a katılmasının simgesel söylemidir. Bu derneğin deşifre olmasıyla ortam daha da gerildi. Savaşın eşiğine gelinmiş bir ortamda; Türkiye’de böyle bir adla gizli faaliyet gösteren ve kayıt dışı makbuzlarla Rum Cemaati’nden bağış ya da haraç toplayan bir derneğin varlığı İsmet İnönü Hükümeti’ni harekete geçirdi. Derneğe yapılan baskında binlerce Rum bağış sahibinin listesi ortaya çıktı. Bunların büyük bir kısmının Türkiye’de 1930 Anlaşması’na istinaden ikamet eden ve TC vatandaşı olmayan Yunanlılar olması ise bir başka önemli noktadır.

13 Mart 1964’te gelindiğinde ortam daha da gerildi! Kıbrıslı Rumlar muhasara altında tuttukları Türk köylerine insani yardım gönderilmesini de engellemeye başladılar ve 10 Türk köyüne daha saldırdılar. Bu olay artık bardağı taşıran son damla oldu ve Türkiye; “İkamet Ticaret ve Seyrisefanin Anlaşması”nı, 1930 yılında Türkiye adına imzalayan İsmet İnönü’nün bizzat verdiği bir önerge ile feshetti. Böylece Yunanistan vatandaşlarına sınır Türkiye’yi terk etmeleri için işlemleri tebligatlar gönderildi. İlk anda Yunan vatandaşı Rumlara, Türkiye’yi terk etmeleri için birkaç aya varan bir süre verilmişti ama içeride ve yurtdışında öyle bir provokasyon yapılmaya başlandı ki süre çok kısa bir zamana indirildi.

Burada şu gerçeği de göz ardı etmemek gerekiyor: Tabii ki 1964’te TC vatandaşı olduğu halde mecburen gidenler de oldu. 1930’dan itibaren Yunanistan vatandaşları ile Rum asıllı Türk vatandaşları arasında evlilik yolu ile yoğun aile bağları oluşmuş durumdaydı ve bu tür ailelerin bireylerinden olup zaruri olarak Yunan vatandaşı akrabaları ile birlikte Türkiye’den ayrılanları da azımsamamak gerekiyor.

6/7 Eylül 1955 olaylarını yazımızın başında da bir trajedi olarak kabul ettik ve ardından Türkiye’nin de bunu kabul ettiğini gereken özrün ve tazminatlarının ödendiğini belirttik.

Bu sene 6/7 Eylül 1955 olaylarının 60.Yıldönümüdür ve bu bahane ile bu sene İstanbullu Rumların Evrensel Federasyonu ve birtakım sivil toplum kuruluşları evvelâ 1964 sınır dışı olayı üzerinde paneller, toplantılar, yayınlar v.s. yaptılar.

Şu anda ise 6/7 Eylül 1955 olaylarının 60.Yıldönümü adı altında Yunanistan’da ve İstanbul’da Türkiye aleyhine etkinlikler düzenlemektedirler.
Atina Belediyesi Kültür Merkezi’nde 2 Eylül’de başlayarak 7 Eylül’e kadar sürecek bir organizasyon tertiplenmiştir. “Atina Kültür Gençlik ve Spor Organizasyonu”, “İstanbullu Rumların Evrensel Federasyonu” ve “Bakırköy Rum Kültür Derneği” tarafından düzenlenen etkinlikte çeşitli aleyhte sunumlar arasında 6/7 Eylül 1955 Olaylarını konu alan yapımcı “Yorgos Mutevellis” tarafından hazırlanan 26 dakikalıkKorkunç Gece” olarak tanımlayan bir filmin gösterimi de bulunmaktadır.

Bir yandan Atina’da bu etkinlik yapılacakken, öte yandan yine İstanbul’lu Rumların Evrensel Federasyonu” ile bu kez “DurDe Platformu”nun ortak organizasyonu şeklinde 6-7 Eylül olaylarının 60’ıncı yılını anma etkinliği 5 Eylül’de İstanbul’da da düzenlenmiş olup aynı filmi burada da gösterim yapacaklardır. DurDe Platformu bu etkinliği; “Türkiye Cumhuriyeti devletinin örgütlü bir şekilde düzenlediği bu pogromun mağdurlarını anmak ve adalet arayışımıza destek vermek üzere tüm dostlarımızı etkinliklerimize davet ediyoruz. Şeklinde lanse etmektedir.
Bu tür eylemlerin daimi aktörü olan İstanbullu Rumların Evrensel Federasyonu Başkanı Nikolaos Uzunoğlu ise hem Atina’da hem de İstanbul’da yapılacak olan organizasyonda konuşmacı olarak bulunacak, “Korkunç Gece” adlı filmin gösterimi 5 Eylül 2015, Cumartesi Cezayir Restaurant’ta yapılacak, aynı gün Saat 16.30’da Galatasaray Meydanı’nda bir basın açıklaması da vardır.
6/7 Eylül olayları ile ilgili düşüncelerimizi yazımızın başında aktardır ve “Keşke Olmasaydı” diyoruz. 1964 için ise kanaatimizi de elden geldiğinde vurguladık! Son olarak; 1964 Sürgünleri için; “Bunlar sürgün değildirler. Günün savaş şartları çerçevesinde, kendi vatandaşı oldukları ülkeye sınır dışı edilen Yunanistan vatandaşlarıdır.

Ayrıca bugün karşılıklı olarak birbirlerine “Dost” tanımlaması yapan iki ülkenin doğru ve yanlış olan yönleriyle geçmişte yaşananları bu kadar deşmemek gerekir. Türkiye “Kurtuluş Savaşı” başta olmak üzere, Batı Trakya’da hâlâ süregelen Yunanlılar tarafından gerçekleştirilen birçok geçmişi deşmemektedir. Bu noktada İstanbullu Rumların Evrensel Federasyonu’nun faaliyetlerini içeride destekleyenlerin de dikkatli olmaları gerektiği kanısındayız.

Çünkü bu anma v.s. adı altında Türkiye aleyhine yapılan konuşmalar, etkinlikler kamuoyunda “Yunan Karşıtı” bir olgu/algı yaratmaktadır ve bu da Türkiye ile Yunanistan arasındaki dostluğa zarar vermektedir.


Bojidar Çipof
4 Eylül 2015


29 Kasım 2014 Cumartesi

KATOLİK PRO ORİENT VAKFI 50. YIL KUTLAMALARI


Kasım 1964’te Avusturya’da, Viyana Kardinali Franz König tarafından “Pro Orient” adlı bir vakıf kuruldu. Vakfın ana misyonu; Roma Katolik Kilisesi ile Doğu Ortodoks Kilisesi ve Oriental Ortodoks Kilisesi arasında işbirliği sağlanmasıydı.

Pro Orient Vakfı’nın; 1962’den 1965’e kadar süren ve “2.Vatikan Konsili” olarak (Sadece Katolik Kiliseler katıldı) bilinen süreç içinde kurulmuş olması da vurgulanması gereken bir husustur.  Bu sene vakıf, 50.kuruluş yılını gerçekleştirmiştir ve bu kapsamda yapılan etkinlikleri “Altın Kutlama” olarak nitelemektedirler.

Faaliyetleri incelendiğinde; Süryaniler ve Kıptiler üzerinde daha yoğun olduğu görülmektedir ve ülkemizde de bazı faaliyetleri vardır.

Örneğin; 30 Mayıs 2011’de Mardin Artuklu Üniversitesi Atatürk Kültür Merkezi’nde; Avusturya Büyükelçiliği ve Pro Oriente Vakfı işbirliğiyle “Kültür, Dil ve İnanç: Bir Köprü Olarak Süryani Çalışmaları” adlı bir sempozyum düzenlendiler. Sempozyuma; Artuklu Üniversitesi Rektörü ve çok sayıda akademisyen, Pro Oriente Vakıf Başkanı Dr. Johann Marte, Avusturya Büyükelçisi Heidemerria Gürer, Süryani Diyarbakır-Mardin Metropoliti Salibe Nur Özmen, Adıyaman Metropoliti Grigoryas Melki Ürek ile birlikte çok sayıda siyasetçi ve diplomat katıldı.

Rum Patriği Bartholomeos da 6/11 Kasım tarihleri arasında, Pro Orient Vakfı’nın davetlisi olarak Avusturya’da bulunmuştur. Bu vakıf; Rum Patrikhanesi’ni Doğu Ortodoks Kilisesi’nin başı olarak kabul etmektedir. Ayrıca; Suriye Irak gibi sorunlu bölgelerdeki Hıristiyan kiliseler ile topluluklarla da ilgilenmektedir.

Avusturya Katolik Kilisesi vasıtasıyla; Kıpti, Süryani ve Ermeni Kiliseleri de bu vakfın ilgi alanları dâhilindedir ve nitekim 50. Yıl kutlamasına bu kiliseler de davet edilmişlerdir. Bu seneki toplantıda, Pro Orient Vakfı’nın Başkanı ve yöneticileri vakıflarının kiliseler arasındaki yakınlaşmayı arttıran rolü üzerinde durdular. Suriye ve Irak’taki mülteci sorunlarında hayırsever bir rol üstlendiklerini beyan ettiler.

Bartholomeos da bu gezi süresinde bir gazeteye verdiği röportajda aynı doğrultuda olarak; Orta Doğu, Irak, Suriye'deki zulüm ve çatışmalarla ilgili olarak da temenniler ve orada acı işçinde olan Ortodoks Hıristiyanların başına gelenleri kınadığını ifade etmiştir.

Papalık Konseyi Vatikan Başkanı Kardinal Koch, Viyana Kardinali Schönborn, Pro Orient Başkanı Johann Marthe’nin ev sahipliğinde; Rum Patriği Bartholomeos ve ayrıca Mısır Kıpti Patriği Theodor, Kıpti Pope Tawadros ve Suriye ile Ermeni Ortodoks Kiliseleri temsilcileri bu kutlamaya katıldılar.

Viyana’daki Freyung Manastırında dualarla başlayan etkinliklerde özel bir konu dikkat çekti! Kıpti Pope Tawadros, Hıristiyanların Paskalya Bayramı’nın kutlama tarihi için asırlardır süregelen tartışma ile ilgili olarak çözüm önerdi ve Dünya genelinde ortak bir tarihte uzlaşılması dileğini ortaya getirdi.

Paskalya öncesinde 40 gün süren orucun sonundaki haftada her gün gece ayinleri yapılır. Bu süreç içinde aynı zamanda İsa Peygamber’in çarmıha gerilişi safhası da vardır ve Cumartesi akşamı saat 24.00’te yapılan ayin; İsa Peygamber’in yeniden dirilerek göğe çıkışının tasviridir. Tüm bu hafta aynı zamanda matemdir. Cumartesi 24.00’te İsa Peygamber’in göğe çıkışı ile ise halk arasında “Yumurta Bayramı” olarak da bilinen “Paskalya Bayramı” süreci başlar.

Her sene, Nisan ve Mayıs aylarında dini bir takvimle hesaplanan bu süreç için Hıristiyanlar ikiye bölünmüştür. Çünkü farklı mezhepler, farklı günlerde bu bayramı kutlamakta, “Eski Takvimciler” ile “Yeni Takvimciler”in kutlama günleri farklıdır. Aslında Milat kadar eski olan bu tartışma; sadece Paskalya ile sınırlı değildir ve Noel Yortusu’nun tarihi için de aynı tartışma mevcuttur. Paskalya; bu iki ayrı görüş tarafından 1 hafta farklı olarak kutlanma iken, İsa’nın doğum günü kabul edilen ve Dünya’nın büyük kısmında 25 Aralık’ta kutlanan Noel; Eski Takvimciler tarafından 7 Ocak’ta kutlanır.

M.Ö. 46 yılında Jül Sezar tarafından “Jülyen Takvimi” kabul edilmişti. Sezar, İskenderiyeli Astrolog Sosigenes’den yardım alarak bu takvimde düzeltmeler yaptırdı ve her yıl 365.25 gün olarak hesaplandı. Sezar; takvimin Temmuz ayında tamamlanan düzenlemesinde hem kendi adını bu aya verdirdi (Temmuz=July), hem de takvime Jülyen Takvimi dedi.

Sezar’ın ölümünün ardından takvimle ilgili tartışmalar, günümüzde de olduğu gibi yıllarca devam etti. 128 yılda 1 günlük kayma olduğu kabul edilen bu takvim zamanla yerini Papa 13. Greogory’nin hazırlattığı “Miladi Takvim” ya da diğer adıyla “Gregoryen Takvimi”ne bıraktı. Miladi Takvim, Türkiye’de Hicri ve Rumi takvimlerin yerine 1 Ocak 1926’da kullanılmaya başladı. Günümüzde Hicri takvim ülkemizde sadece Şeker ve Kurban bayramlarının hesaplanmasında kullanılmaktadır.

Pro Orient Vakfı’nın 50. Yılı kutlamaları esnasında Avusturya Katolik Kilisesi tarafından Rum Patrikhanesi’ne Sankt Andre Burgenland’da bir arazi bağışlandı. Bağışlanan bu arazide Avusturya’da ilk olarak bir Ortodoks manastırı Rum Patrikhanesi tarafından inşa edilecektir. Bartholomeos bu manastırın, Ortodoks rahipler için manevi bir sığınak ve aynı zamanda farklı Hıristiyan gelenekleri ve kültürü ile de buluşma ile Doğu ve Batı kiliseleri arasında bir köprü olacağını umduğunu ifade etti.

Yunanistan Büyükelçisi Chryssoula Aliferis etkinlik kapsamında 6 Kasım’da Rum Patriği Bartholomeos onuruna ve tüm Pro Orient Vakfı 50. Yılı kutlamalarına katılan kiliselerin temsilcilerinin de davet edildiği bir akşam yemeği verdi. Avusturya Dışişleri ve Uyum Bakanı Sebastian Kurz, Vatikan, Rus ve Sırp büyükelçileri de bu yemeğe katıldılar. Ertesi gün Bartholomeos ve zevatı Türk Büyükelçisi Hasan Göğüş’ün davetlisi olarak Türkiye Büyükelçiliği’nde kahvaltı yaptılar.

7 Kasım’da ayrıca Avusturya Devlet Başkanı Hans Fischer de Pro Orient katılımcıları onuruna Viyana Hofburg’da bir öğle yemeği düzenledi.

Öğlenden sonra ise Bartholomeos ve beraberindekiler Viyana Mezarlığı’nda yatan eski Avusturya Metropolitinin mezarını ziyaret ettiler. 8 Kasım’da Viyana Kardinali Schönborn tarafından bir akşam yemeği verildi.

9 Kasım’da tüm katılımcıların da hazır bulunduğu bir Pazar Ayini icra edildi. Akşam ise Avusturya Metropoliti tarafından Bartholomeos onuruna verilen akşam yemeği vardı. Yunanistan Büyükelçisinin yanı sıra, Salzburg Yunanistan Başkonsolosu ve Kıbrıs Rum Kesimi başkonsolosları ile Avusturya’daki Rum topluluğundan kişiler de bu yemeğe katıldılar. Bartholomeos ve beraberindekiler son gün olan 11 Kasım’da; Avusturya Katolik Kilisesi tarafından Rum Patrikhanesi’ne bağışlanan Sankt Andre Burgenland’daki araziyi gezdiler.

Rus Patriği Kiril, 28 Haziran 2013’te Pro Orient Vakfı’nın davetlisi olarak Avusturya’ya gelmiş, bu toplantıda Pro Orient Başkanı Johann Marthe, Rus Patriği’nden Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki zor durumda olan Hıristiyanlara yardım ve sorunları için destek vermesini istemişti.

Pro Orient Vakfı, sonuçta Katolik Kilisesi’nin (Curia Romana) birçok yan oluşumu gibi bir koludur ve her papa tarafından destek ve övgü almaktadır. Papa 2. John Paul 29 Mart 1979’da Pro Orient Vakfı üyelerine yönelik çok övücü ifadelerin yer aldığı hayli uzun bir Papalık  tebliği yayınlamıştı.

Yeni Papa Franciscus (bu makaleyi yazdığımız esnada) 28/30 Kasım tarihleri arasında evvelâ Ankara ve ardından İstanbul olmak üzere resmi ziyaretlerde bulunmak için Türkiye ziyareti yapmaktadır. Bir sonraki makalemizde Katolik Kilisesi organizasyonu ile bu ziyaret ve ardından gelenleri kaleme alacağız.



Bojidar Çipof
28 Kasım 2014