2 Haziran 2014 Pazartesi

İSTANBUL’UN FETHİ ve HIRİSTİYANLIK TARİHİ ÜZERİNDEKİ ETKİSİ

  1453’te İstanbul’un (Konstantinopolis) Fethi, bin küsur yıllık Doğu Roma ya da Bizans’ın bitişini ve Orta Çağ’ın kapanarak Yeni Çağ sürecinin başlamasını sağlamıştır. Bu tabi ki bu kadar basit bir cümle ile tanımlanamayacak çok önemli bir tarihi olaydır ve Orta Çağ’ın bitişi, fethi başaran Sultan 2. Mehmet’in adını tarihe “Fatih” lakabı ile yazılmasını sağlamasının yanı sıra Hıristiyanlık Tarihi’nin seyrini de değiştirmiştir.

1204 yılında Konstantinopolis’i ilk kez ele geçiren Haçlı Ordusu’nun başarısı için şehrin 1453’teki ele geçirilişi kadar büyük bir anlam ve önem yüklenmez. Zira Konstantinopolis’in ele geçirilişinden ve ele geçiriliş şeklinden çok, Batı’nın gözünde Hıristiyanlık üzerindeki etkisi önem arz eder.

Papa 3. Innocentius’un, evvelâ Mısır’ı ele geçirmek sonra Kudüs’ü kurtarmayı amaçlayan 4. Haçlı Seferi (1200-1204) plânları; başta Venedik Dükü Enrico Dandolo olmak üzere bu seferleri iman için değil de para için destekleyen soyluların, gözlerini ihtişam içindeki Konstantinopolis’e çevirmesi üzerine bozuldu ve 1204’te ele geçirilerek “Konstantinopolis Latin İmparatorluğu” kuruldu. İstanbul’dan kaçan hanedan mensupları; İznik, Trabzon ve Epir’de Bizans devletleri kurdular.

Bunlardan “Trabzon Rum İmparatorluğu”nu 15 Ağustos 1461’de yıkmak yine Konstantinopolis gibi Fatih Sultan Mehmet’e nasip oldu. Batı Trakya bölgesinde ise “Epir Despotluğu” kuruldu ve İznik’e kaçan Bizans Hanedanı’nın en önemli kolu da en güçlü oldukları bölgede “İznik Rum İmparatorluğu” adı altında bir devlet kurdular.

Tarihsel akışa baktığımızda Epir çok önemli bir devletçik değildi ama Trabzon 1461’e kadar sürmüş ve Fatih Sultan Mehmet’in seferi olmasaydı, bölgede yıkmaya çalışacak bir başka gücün olmadığı büyük bir devletti. İznik ise yukarıda belirttiğimiz gibi en güçlü olunan bölgeydi ama İznik’teki oluşum sadece 57 yıl sürdü ve Haçlıların İstanbul’dan taş taş üstüne bırakmadan, tüm servetleri alarak ve kendiliklerinden terk etmesinden sonra tekrar İstanbul’a dönüldü. Tabi bu arada Katolikler taş taş üstünde bırakmadıkları Konstantinopolis’te bulunan Hıristiyanlığın ne kadar dini mirası ve kutsal objeleri varsa hepsini Papalığa götürdüler ki bunlar halen Vatikan’dadır…

Burada kısa bir tali konuya da değinerek İznik/ Mudanya/Tirilye’nin Bizans ve Hıristiyanlık Tarihi için önemini ve son günlerde Rum Patrikhanesi’nin yeni Bursa Metropoliti’nin Mudanya/Tirilye’den kilise satın alarak başlattığı hareketin önemini vurgulamak ve buna saf saf hoşgörü çerçevesinde bakılamayacağına dikkat çekmek istiyoruz.

Şöyle bir analiz yapılabilir: Bizans gibi güçlü bir yapılanma İstanbul’da Haçlılara dayanamadı ama bu süreçte, İznik; Trabzon ve Epir gibi 3 devlet çıkardı ki bunlardan Trabzon gerçekten çok uzun bir süre hüküm sürmüş ve tarihte yeri olan bir devletti. İznik’te ise M.S. 325’te yapılan 1. Hıristiyan Konsili gibi önemli ve manevi bir mirasın üzerinde kurulu olmak dahi güç için yeterli bir husustu.

Peki, neden bu kadar önemli bir tarihsel gelişmeler dizisi bugün Hıristiyan Dünyası’nda, İstanbul’un 1453’teki fethinden çok daha önemsiz bir düzeydedir?

Bu noktada Batı’nın ve tabi ki Batı Kilisesi’nin Türklere bakış açısının rolü büyüktür. Çünkü 1204’teki ele geçiriliş; Hıristiyan bir devlete karşı da yapılsa ve işin maddi boyutu göz ardı edilemeyecek ölçüde ise de sonuçta kendini “belirleyici” sayan zihniyetin tezahürüdür. Zira bu kez şehir (poli) Müslümanların eline geçmiştir. 1453’teki fethin önemi; askeri açıdan, Osmanlı Devleti tarafından bir coğrafyanın ele geçirilişi ve diğer birçok unsurun yanı sıra Hıristiyanlık Tarihi üzerindeki önemi ve yaptığı etki nedeniyle 1453 Batı’nın gözünde çok daha önemli sayılır…

Ve bugün vizyona giren bir filmin, daha gösterime girmeden fragmanının bile neden Hıristiyan camialardan tepkilerle karşılandığını açıklar…

Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u alarak ne/neler yaptı?

İstanbul aslında 1453’ten çok evvel Osmanlı tarafından ablukaya alınmış, Rumeli ve Anadolu hisarları ve il çevresi kuşatılmıştı. Bizans adeta bir ablukaya altındaydı ve şehrin alınması, fethedilmesi için zemin hazırdı ama şartlar 1204’te Haçlıların şehri ele geçirdiği şartlardan çok ağırdı. Çok daha büyük askeri hazırlıklar yapılması gerekmişti…

Doğu Kilisesi’nin temsil edildiği Ortodoks Patrikliği, Fetihten evvel askıya alınmıştı. İmparator; Osmanlı’ya karşı askeri yardım vaadi alarak Ortodoks Patrikliğini askıya almış ve patrikliği resmen kapatmıştı. Patrik 2. Athanasios’un (Patrikliği: 1450-1453) görevine son verilmiş ve patriklik makamı boşaltılmıştı. Fetihten kısa bir süre önce Ayasofya’da idrak edilen son Paskalya Ayini’ni ise Papalığın gönderdiği bir kardinal Katolik ritüeline göre icra etmişti.

Bu tabi ki fanatik Ortodoks çevrelerce büyük bir infiale neden olmuş ve imparatora karşı büyük bir öfke hâsıl olmuştu. Bu aslında Fener Rum Patrikhanesi’nin, “Biz yaklaşık 2000 yıldır bu topraklardayız” söyleminin de yalanlayıcısıdır. Çünkü 1204 yılında, Haçlı Orduları’nın almasından sonra 57 yıl İznik’teydiler.

Bir önemli husus da İznik’ten İstanbul’a, Bizans Hanedanı’nın ve Patrikhane’nin zahmetsizce geri dönmeleridir. Taş taş üstünde bırakmayan Haçlılar kendiliklerinden şehri terk ederek ülkelerine dönmüşlerdir. Bu da geri dönüşü tarihi ve askeri açıdan fevkalade önemsiz kılar…

Bu noktada bir tezat ve din adına nelerin yapılabileceği de gözler önüne sermek gerekiyor. Fetihten 249 yıl önce aynı dinin insanları, Papalığın emriyle şehri ele geçirmiş ve İstanbul’un Fethi ile hiçbir surette mukayese edilemeyecek bir ölçüde kıyım yapmıştır. Bu din adına bir kıyımdır. İmparatorun bu kez şehri teslim etmese de dini teslim ederek artık tek çatı altında birleşmeyi kabul etmiştir.

Aynı makam ise (Papalık) bu kez askerlerini değil de din adamlarını göndererek Ayasofya’yı ele geçirmiş, imparator Ortodoks ve Katolikliği tek çatı altında yönetme yetkisini aldığı askeri destek sözüne karşı Papalığa vermişti.
  
Bu teslimiyet başta Bizans’ta olmak üzere diğer Ortodoks ülkelerde de derin bir infial yarattı. Bizans’ta halk ikiye ayrıldı ve doğal bir tepki olarak, Ortodoks papazlar da ikiye ayrıldılar. Bunlara kısaca Patrikçiler ve İmparatorcular dendi.

Burada bu makalemizle direk bağlantılı olmamakla birlikte Çarlık Rusya’sının davranışına da kısa bir yer vermek gerekir. Çarlık Rusya’sı, bu yapılanın dine karşı bir “ihanet” olduğuna inandı. Bu inanış daha sonraki süreçte, Rusya’nın, Ortodoksların hamiliğine soyunmasına, Panslavizmin destekçisi olmasına ve sonraki asırlarda Osmanlı’nın başına çok dertler açan “Grek Projesi”ni (Project Grek) devreye sokmasına neden oldu. Bu inanış bugün Rus Kilise çevrelerinde hâlâ devam eden bir kanaattir. “Bizans; dine ihanet etmiştir”…

Son Paskalya Ayini’ni yapan kardinal hakkında aşağı yukarı şu şekilde, çok yerde sözü edilen bir söylem de vardır: “Kardinal şapkası görmektense Osmanlı kavuğu görmek evladır” Bu söylem Patrikçilerin söylemiydi ve bunu en çok destekleyenlerin başında iyi bir teolojist olan “Georgios Sholarios” gelmekteydi.

İşte bu ahval altında iken, Fatih Sultan Mehmet’in gerçekleştirdiği, Fetih sonrası durum değerlendirmelerinde, Patriklik makamının boş hatta kapalı olduğu anlaşıldı. Bunun üzerine; Fatih Sultan Mehmet, derhal bir Rum Patriği seçilmesini emretti. Yapılan araştırmalarda; Ortodoks çevrelerin Georgios Sholarios'u patrik yapmak istediklerini anladı. Bunda Sholarios’un imparator karşıtı olması da büyük rol oynadı. “Havarion Kilisesi”nde yapılan bir dini mera­simle Georgios Sholarios Patrik oldu ve “2.Gennadios” dini adını aldı.

Burada bir başka ve önemli nokta ise şudur: 2.Gennadios, dini kanunlar (kanon) gereği Sen Sinod üyeleri tarafından değil de Müslüman bir Padişah tarafından tayinle seçilmiştir.
  
Şunu vurgulamak gerekiyor: “İstanbul’un Fethi olmasaydı bugün belki ya da muhtemelen Katolik ve Ortodoksluk adı altında iki ayrı mezhep olmayacaktı.”

İstanbul’un Fethi; Orta Çağ’ın sonu ve Yeni Çağ’ın başlangıcı olmaktan öte olarak Hıristiyanlık Tarihi’ni de fevkalade etkilemiştir. Hatta Hıristiyanlığın bugünkü durumunu sağlayan çok önemli bir hadisedir demek abartı olmaz.

Fatih Sultan Mehmet, sadece İstanbul’u almamıştır… Hıristiyanlık Tarihi’ni de değiştirmiştir…

24 Mayıs 2014 Cumartesi

TÜRKÇEYİ YOZLAŞTIRANLARA BİRKAÇ SÖZ!


Yürürlükte olan Türkiye Cumhuriyeti’nin 1982 Anayasası’nın 3. Maddesi şöyledir:

Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.

Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.

Millî Marşı “İstiklal Marşı”dır.

Başkenti Ankara’dır.”

Bu yazımızda; Dünya'nın en güzel birkaç dilinden biri olan Türkçe'nin, başta internet olmak üzere, yaygın iletişim araçları ya da imkânları vasıtasıyla “nasıl” ve “neden” yozlaştırıldığını irdelemek istiyoruz.

Çağın nimetleri olan, cep telefonları ve internet kullanıcılarının büyük bir bölümü, dilimizi yozlaştırıyorlar ve maalesef “mutasyon”a uğramış bir “ucube” yaratılıyor.

Bu ucube; cep telefonlarının sms fonksiyonu ve internet üzerindeki yapılan yazışmalarla ortaya çıkan “sanalda yazışma alışkanlığı” ya da başka bir tanımla oluşan tuhaf bir “jargon”dur.

Dünya’nın en güzel birkaç dilinden biri Türkçedir” dersek, bu tamamen duygusal bir söylem değil, aynı zamanda tam olarak bir realitedir. “Türkçe” gerçekten de çok önemli bir dildir ve sahip olduğu muazzam kelime kapasitesi ve içeriği ile başkaca hiçbir sanal ifade kullanmaya gereksinim yoktur. Kuralları içinde; “Türkçe” ile ifade edilemeyecek hiçbir ifade ve duygu da bu bağlamda yoktur.

Mamafih, içinde özenti barındıran sosyal davranışlarda ki bu etki/tepki salt Türkiye’de değil Dünya genelinin sosyal bir sıkıntısıdır. Birileri bir davranış biçimi ortaya koyarsa, bu şekilde davranmayı sosyalleşme, modernleşme ya da çağdaşlaşma sanmak ve bu şekilde davranmaya başlamak tüm ülkelerin bir realitesidir.

En çok “dejenere” toplumlarda görülen bu tarz etki/tepkilerin büyük ölçüde kaynağı; Amerika ve zenci toplumudur. Dans, yürüyüş biçimi, argo konuşma, saygısızlık ve birçok diğer erdemsel eksiklikleri; psikolojik sorunların en çok olduğu ve sokaklarda yaşayan sıra dışı insanların protest davranışlarından ortaya çıkan alışkanlıkları yapmak, biraz evvel de değindiğimiz gibi sosyalleşme, modernleşme ya da çağdaşlaşma ölçütü görerek uygulamak zorunda mıyız?

Bu tabi ki salt Amerika değil Avrupa ülkelerinden de Dünya’ya ihraç edilmektedir. Çok uzun bir yazı olmaması açısından, şimdi bazı kısa örneklemeler yapacağız! Sonra ise bunu biraz da biz kaba bir şekilde analiz edecek ve bu suretle dilimizi yozlaştıranların gerçeği görmesini sağlamaya çalışacağız. Ya da o çok bilinen söylemle; ”Kral Çıplak” dedirtebilirsek belki bir fayda da tesis etmiş olunabilir.

Bu mutasyonel şekilde yazışarak güzelim Türkçeyi katledenlerin sosyal paylaşım sitelerinde, Ata, Bayrak, Harita fotoğraflarının altına, üstüne sloganlar yazarak, bir de üstüne üstlük çok kaba bir davranışla “paylaşmayan şey olsun” babında bir takım yazılar da ekleyerek “sözde” Türkçe cengâverleri olmaya hakları yoktur!

Evvela yozlaşma kelimelerin kısaltılması ile başladı...

İlk başta ya da halen bunları anlamak için ya o yozlaştırıcı jargona dâhil olmak ya da “gizli şifreler” içeren yazılarda kullanılan ”kriptoloji” biliminde ihtisas sahibi olmak gerek...

Kriptoloji, kriptografi, kriptoanaliz, bunlar devlet sırlarının transferinde, diplomatik ve askeri bilgilerin ulaşmasında kullanılan terimlerdir. En çok bilinen de Almanların 2. Cihan Savaşı’nda kullandıkları şifre makinesi “Enigma”dır.

Bugün artık bu fevkalade ihtisas gerektiren iş için casus ya da devlet erbabı olmaya gerek yok. Zira el birliği ile bunu ihtisasını internetten alıyoruz.

Slm, tşkr, teşkk, kib, aeo ve diğer birçok kısaltmaları herkes biliyor ve kötü olan da artık bu tür yazma şekli bireylerde bir “refleks” halini aldı.

Türkçenin kurallarında bu var mı? Ama herkes böyle yapıyor siz de yapmalısınız değil mi?

“Sağ ol” yerine “saol”. Yahu muhterem bir yumuşak “ğ” de yaz ne olur?

Yeni bir “mutasyonel” dalga daha geliyor. Güzel yerine artık “güselll” yazıyorlar ve buna alışkanlık da başladı. “Vay” yerine ise “way” yerleşti.

Hey bireyler lisanımızda “W” yok! Siz buna alıştıysanız iki değil on iki dile de alışın ve “yaygara” etmeyin.

Bir de “İskandinav” ya da “Runik Alfabe”den alınan harfler moda!

Ercüment= “ΣRCÜMΣИТ”,
Emre= “€mRe”,
Volkan yerine “ωσℓкαη”,
Pınar yerine “ρıиaя” ... v.s...v.s...

Harflerin ters yazıldığı şu fontlar da var: N yerine “И”, A yerine “Λ ve bir harf büyük, bir harf küçük yazılarla chat ve sohbet edenler de azımsanamaz...

Ağız, şive, lehçe her dilde vardır ama yazı dilinde değil... Konuşurken “gelcem” dersiniz ama yazarken “geleceğim”den başka bir yazım tekniği yoktur.

Coşku, sevinç ve diğer belirtmeler için ifadeler var. Hadi neyse bunlar grafik suratlar olduğu için özel bir yazıda yazdınız. Ama şu nedir yahu: “hahahahahahaha”. Bunun adı görüntü kirliği değil, bunun adı; “siz dilimizin içine ettiniz.

İnternetle sonradan buluşanlar ve interneti Facebook, sohbet ve chatten ibaret sananlar, kendilerine “erkek” ya da “kadın” arayanlar, işi gücü olmadığı bir yaşında, bir şekilde bir bilgisayar edinip, hangi tuşa basacağını da öğrendikten sonra “sanal geyik”ten son derece memnun ve mutlu olanlar elbirliği ile Türkçenin içine siz de ettiniz...

Sizlerin gündemdeki iki dil tartışmasında sayfalarınızda; Ata, Bayrak, harita eşliğinde sloganlar atarak, “paylaşmayan ne olsun” ekiyle ahkâm kesmeye hakkınız yok... Sizler ki bu dil yozlaşmasının birer parçası ve müsebbibisiniz, sizler ki bu yaşa gelmiş de  “de, da, mısın, musun, mi, mu” eklerini harflerle yapışık yazmanın dil kurallarına aykırı olduğunu öğrenememişsiniz; ne hakkınız var şimdi Türkçeyi savunmaya.

Sizler Dünya’nın en güzel dili olan Türkçenin katilleri yozlaştırıcıları değil misiniz?

Bari bunu eski deyişle ”mahremiyet” çerçevesinde, özel mesajlarınızda yapın da üstüne bir de teşhirci” olmayınız...

Siz evet siz! “Anne” ve “babalar”, siz evet siz “nineler” ve dedeler”; yaş “kemale” erdikten sonra edindiğiniz ve tuşlarına basmayı, “evlatlarınızdan” ve “torunlarınızdan” öğrendiğiniz bilgisayarların sahipleri!

Sizin okula giden evlatlarınıza, sizin okula giden torunlarınıza; onların öğretmenlerinin de bu mutasyona uğramış dilbilgisi ile “Türkçe öğretmelerine” razıysanız o zaman sorun yok!

Zira sizin bir de evlat ve torunlarınıza “örnek” olma gibi bir asli göreviniz var! Onlar da Facebook’ta ve sosyal paylaşım sitelerindeler. Onlar sizin sayfalarınıza bakıyorlar. Annem, babam, ninem, dedem ne yaptı diye sizi izliyorlar ve bu doğal bir tepkidir. Bakıyorlar bunu iyice bilin...

Siz kötü örnekler! Kötü örnek olmaya devam edecekseniz, sorumlu olduğunuz bu evlatlara o zaman “küfürler” de öğretin.

Zira; argo, geyik ve Türkçenin içine etmenin nasıl olduğunu zaten başta sizler öğretiyorsunuz...

Türkçe adına slogan atmaya, paylaşımlar yapmaya hakkınız da yok!

Çünkü biraz daha bu “mutasyona” el vermeye devam ederseniz ortaya “patagonca” ya da bambaşka bir dil çıkacak ve bunun müsebbibi kimdir diye de sormayın.

Bir aynaya bakın! Orada kim varsa “müsebbip” odur...

Velhasıl, evlada toruna “iyi örnek” olan da odur...

Bojidar Çipof
6 Aralık 2010



14 Mart 2014 Cuma

1964’TE TÜRKİYE’DEKİ YUNANLILARIN SINIR DIŞI EDİLMELERİ



Geçtiğimiz günlerde Babil Derneği (Bağımsız Araştırma Bilgi ve İletişim Derneği) tarafından, Tophane Lüleci Hendek Caddesi’ndeki eski Tütün Deposunda “20 Dolar 20 Kilo”  adlı 30 Mart’a kadar devam edecek olan bir sergi açıldı. 1964’te Türkiye’de yaşayan Yunanistan vatandaşlarının toplu olarak sınır dışı edilmelerinin 50. Yılı vesilesi ile düzenlenen 20 Dolar 20 Kilo Sergisi ile birlikte birçok medya organında “Bilinmeyen sürgün” ya da “1964 sürgününün gizli yönleri” şeklinde başlıklar çıktı.

15 Mart Cumartesi saat 16'dabahsi geçen sergi mahallinde; “İstanbul'un Son Sürgünleri” başlıklı, Rıdvan Akar, Cengiz Aktar, Ceren Sözeri, İlay Örs, Samim Akgönül, sürgün mağduru olarak lanse edilen; Dionysinos Angelopoulos ve Eirini Fragkou ile İstanbullu Rumların Evrensel Federasyonu’nu temsilen Mihail Mavropoulos’un konuşmacı olarak katılacağı bir panel de düzenlenecektir.

Babil Derneği yetkililerine göre; “Yakın tarih bildiğiniz gibi değil, size anlatıldığı gibi değil.”dir… Babil Derneği; 1964’te Türkiye’de yaşayan Yunanistan vatandaşlarının toplu olarak sınır dışı edilmesini bir “Tehcir” olarak kabul etmektedir ve önümüzdeki Ekim ayında Bilgi Üniversitesi’nde bu konuda ayrıca uluslararası bir konferans da tertipleyeceklerdir.

Geçtiğimiz yüzyılda Dünya’nın birçok yerinde maalesef trajediler yaşanmış ama bu trajedileri yaşayanlar ile yaşatanlar bir noktada barışmaya çalıştılar. Bu konuda; Nazilerin Yahudilere yaptıkları ya da Amerika’nın Japonya’ya attığı atom bombalarını ve daha birçok örnekleme yapmak mümkün…

Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye’de yaşanan “Varlık Vergisi” ile “6-7 Eylül Olayları” da bu bağlamda gerçek birer trajedidirler ve bunu birçok yazımızda vurguladık.

1942’deki  “Varlık Vergisi” TBMM’de kabul edilmiş, kanunla salınmış bir vergidir ve iç kamuoyu ile uluslararası platformlardaki tepkilerin neticesinde kaldırılmış, ancak yürürlükte kaldığı sürede yaşananlardan ötürü ardında binlerce mağdur bırakmıştır.

1955’teki “6/7 Eylül” olaylarının boyutu ise ancak devletin bazı katmanlarının organizasyonu ile oluşabilecek mahiyettedir ve bu hadise de ardında binlerce mağdur bırakmış, hatta bu olayların ardından küserek Türkiye’den göç eden bir dalga da yaratmıştır.

Bu her iki olay da Türkiye’nin ayıbıdır ve tabi ki bunların yaşanmaması gerekirdi. Göz ardı edilmemesi gereken ise bu her iki trajedinin de Türkiye tarafından kabul edilmiş ve mağdurlarına özür ile tazminatların ödenmiş olduğudur.

Son yıllarda Varlık Vergisi ile 6/7 Eylül hadiselerinin yanı sıra başka iki husus kullanılarak Türkiye hakkında gerçek bilgilere haiz olmayan iddialar ortaya atılmaya başlandı. Bunlardan biri 1923/24 Mübadelesi ve diğeri de 1964 sürgünleridir.


1923/24 MÜBADELE-İ AHALİ

Nüfus Mübadelesi; Lozan Anlaşması’nın ardından Lozan’da taraf olan ülkelerin ve Türkiye ile Yunanistan’ın da karşılıklı anlaşmalar çerçevesinde kabul ve birlikte uyguladıkları bir nüfus değiş tokuşudur ve BM’nin oluşturduğu, “Mübadele-i Ahali Komisyonu”  tarafında organize edilerek uygulanmıştır.

Mübadele kapsamında; Yunanistan’da yaşayan Türk asıllı Yunanistan vatandaşları ile Türkiye’de yaşayan Rum asıllı Türk vatandaşlarının değiş tokuşu sağlandı. Batı Trakya’da yaşayan Türkler ile İstanbul, Gökçeada ve Bozcaada’da yaşayan Rumlar bu mübadeleden muaf tutuldular. Bu göç vesilesiyle mağdur olanların sayısı çok fazladır ama oluşan mağduriyetlerde tek başına Türkiye suçlanamaz ve bu bağlamda Mübadeleyi Türkiye’nin yarattığı bir trajedi olarak kabul ve lanse etmek ise tam anlamıyla bir haksızlıktır. Çünkü ahali değiş tokuşunu gerçekleştirmek üzere kurulan uluslararası komisyonda; Türkiye ve Yunanistan taraflarını temsilen dörder kişi ile BM tarafından, (1.Dünya Savaşı’na katılmamış ülkelerden) seçilen üç kişi görevlendirilmiş ve adına kısaca “Karma Komisyon” denilmiştir.

Karma Komisyon görevini 8 Ekim 1923’ten, 21 Haziran 1924’e kadar Atina’da daha sonra ise İstanbul’da sürdürmüş, mübadelenin tamamlanması üzerine de BM tarafından feshedilmiştir.


1964 SÜRGÜNLERİ

Yazımızın ana konusu, 1964’te alınan bir kararla Rumların, Türkiye’den gönderilmeleridir.  Nasıl ki Lozan’dan sonra ahali değiş tokuşu, uluslararası anlaşmalar çerçevesinde gerçekleştirilmiş ise 1964’te de aynı şekilde ve uluslararası anlaşmalar çerçevesinde, Türkiye’de yaşayan Yunanistan vatandaşları, 1930 yılında Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanan “İkamet Ticaret ve Seyrisefanin Anlaşması”nın iptal edilmesi üzerine sınır dışı edildiler.

Tabi ki 1964’te de çok sayıda mağduriyet oluştu ama bu olayı tam bir perspektif ile irdelemeden, sadece 16 Mart 1964’te başlayan sınır dışı işlemini ele alarak Türkiye’yi suçlamak ve bunun adına “zorunlu göç” ya da “sürgün” demek haksızlıktır. 1964 ile ilgili hakikati aşağıdaki şu iki cümle ile özetlemek mümkündür:

Türkiye 1964’te kendi vatandaşları olan Rumları sınır dışı etmedi!

Türkiye 1964’te Yunanistan vatandaşlarını sınır dışı etti!

Sürgün tanımlaması; bir ülkenin kendi vatandaşı olanları hudut dışı etmişse kullanılabilir. Her ülkenin toprakları üzerinde yaşayan kendi vatandaşı olmayan kişiler için ikamet izni vermemek, yenilememek ve gerektiğinde sınır dışı etme hakkı uluslararası kurallar gereği vardır.

Burada şu gerçeği de göz ardı etmemek gerekiyor: Tabii ki 1964’te TC vatandaşı olduğu halde mecburen gidenler de oldu. 1930’dan itibaren Yunanistan vatandaşları ile Rum asıllı Türk vatandaşları arasında evlilik yolu ile yoğun aile bağları oluşmuş durumdaydı ve bu tür ailelerin bireylerinden olup zaruri olarak Türkiye’den ayrılanlar da azımsanamaz.

Yazımızın devamında anlaşılacağı gibi; Türkiye ile Yunanistan arasında, Kıbrıs dolayısı ile bir “Savaş Hâli” mevcuttu. Bu bağlamda hükümetin esas amacının, etnik olarak sadece Yunanlı olanların sınır dışı edilmelerini amaçladığı görülmektedir.

(Yazarın Notu: 1993 ile 2007 yılları arasında Bulgar Ortodoks Kiliseleri Vakfı’nda yönetim kurulu üyeliğimiz oldu. Bu süreçte vakıf belgeleri arasından anladığımız üzere sınır dışı işleminin sadece etnik olarak Yunanlı olanlara yönelik olduğu anlaşılmaktadır.)  

İstanbul’daki Bulgar Cemaati’nin mensuplarının büyük bölümü geçtiğimiz asırda Yunanistan’daki Ege Makedonya’sından gelerek İstanbul’a yerleşmiş kişilerdir. Bunların bir kısmı Türkiye’ye Yunan pasaportu ile gelmişler ve süreç içinde TC olmak için talepte bulunmamışlardır.

1964’te Türkiye’deki Yunan vatandaşlarının ikamet tezkereleri uzatılmayarak sınır dışı edildiklerinde bu kişiler, Bulgar Kilisesi’nden etnik açıdan Yunanlı olmadıklarını gösterir belgeler alarak ve bunları ilgili makamlara sunmak suretiyle sınır dışı edilmemişlerdir. Hatta Türkiye Cumhuriyeti daha sonra özel bir kararname çıkartarak, Yunanistan vatandaşı olan Bulgar Cemaati mensuplarına kısa sürede Türk vatandaşlığı vermiştir.

1964’te Yunanistan ile Türkiye; Kıbrıs’tan ötürü savaşın eşiğindeydiler. Böyle bir ortamda Türkiye’nin Yunanistan vatandaşlarının ikamet tezkerelerini iptal ederek sınır dışı etmesine neden olan başka hususlar da var! Bunların en büyüğü Aralık 1963 sonunda Kıbrıs’ta,  Rumlar tarafından tarihe “Kanlı Noel” olarak geçen trajik katliamdır.

20 Aralık’ta, Kıbrıs’taki Türk köylerinde çok sayıda katliam yaşandı. “24 Aralık Noel Gecesi” Binbaşı Nihat İlhan’ın savunmasız ailesi; eşi Mürüvvet, küçücük evlatları Kutsi, Hakan ve Murat “Dînî Bütün Hıristiyanlar” tarafından hunharca katledildiler!

Bir banyo küvetine sokularak katledilen bu insanların fotoğrafı Türkiye’de ve Dünya’da büyük infial yarattı. Bu olaydan sonra Kıbrıs’ta 103 köy boşaltıldı toplamda 25 Bin kişi gerçek anlamda kendi vatandaşı olduğu ülkeden “sürgün” oldu.  Bu trajik olayın fotoğrafı ise yıllarca akıllardan çıkmadı ve Kıbrıs ile ilgili her olumsuzlukta medyada kullanıldı. (Örnek: 22 Aralık 1985 Milliyet)

Bu arada 1964 başında bir başka gelişme de olmuş ve Beyoğlu’nda gizli faaliyet gösteren bir Yunan derneği ortaya çıkarılmıştı. Derneğin adı; “Elliniki Enosis” yani “Helenik İlhak”tı.  “Enosis” yani “İlhak” Kıbrıs’ın Yunanistan’a katılmasının simgesel söylemidir.

Kıbrıs Başpiskoposu olmadan önce İngiltere’nin Başpiskoposu olan ve Kıbrıs’a gittiğinden sonra katliamları tetikleyerek tarihe “Kanlı Papaz” olarak geçen “Makarios” da bu yöntemi daha önce kullanmış, İngiltere’de yaşayan Yunanlılardan zorla bağış adıyla haraç topladığı için ülkeden kovulmuştu.

Aynı yöntemin İstanbul’da da gerçekleştirildiği bu derneğin deşifre olmasıyla ortaya çıkınca ortam daha da gerildi. Savaşın eşiğine gelinmiş bir ortamda; Türkiye’de böyle bir adla gizli faaliyet gösteren ve kayıt dışı makbuzlarla Rum Cemaati’nden bağış ya da haraç toplayan bir derneğin varlığı İsmet İnönü Hükümeti’ni harekete geçirdi. Derneğe yapılan baskında binlerce bağış sahibinin adı ortaya çıktı ki bunların büyük bir kısmı Türkiye’de 1930 Anlaşması’na istinaden ikamet eden ve TC vatandaşı olmayan Yunanlılardı.

13 Mart 1964’te ise ortam daha da gerildi! Kıbrıslı Rumlar muhasara altında tuttukları Türk köylerine insani yardım gönderilmesini engellemeye başladılar ve 10 Türk köyüne daha saldırdılar.

Bu olay artık bardağı taşıran son damla oldu ve Türkiye; “İkamet Ticaret ve Seyrisefanin Anlaşması”nı, 1930 yılında Türkiye adına imzalayan İsmet İnönü’nün bizzat verdiği bir önerge ile feshetti. Böylece Yunanistan vatandaşı olanların sınır dışı edilme işlemleri başladı.

1964 Sürgünleri; sürgün değildirler. Günün savaş şartları çerçevesinde, kendi vatandaşı oldukları ülkeye sınır dışı edilen Yunanistan vatandaşlarıdır.

16 Şubat 2014 Pazar

KAOTİK (Şiirsel Anlatımla Bir Deneme) BOJİDAR ÇİPOF




Seni ararken kaybettiğim beni aradım

Bana seni esmesini istedim rüzgârdan

İçimde iki yalnızın ortak yalnızlığıyla

Sen orada ben burada ya da tersi iken

Kaotik düşüncelerin hare hare sarmalı,

Dört bir yanda olabilirliğin olasılığı,

Zaman ve mekân aklınıza ne gelirse işte,

Çorba olmuş düşüncelerimin tatsızlığı bu!

Muamma ve eşzamanlılık arasında,

Gelgitlerimin bunaltısıyla oluşan kaos…

Bu karmaşayı çözemeyeceğini bilerek

Kavramları karıştırmanın acizliği ya da…

Arzda sadece bir ömürlük misafir iken

Karanlıklara galip gelmek gerekmez mi?

Yüze çıktıkça elemeyi öğrenmek ne kötü!

Bulutlara mektup yazmanın anlamsızlığı,

Duyamadan hissettiğini sanmanın boşluğu,

Bildim dediklerinin bilmediklerin çıkması,

Sonra kendi içinde kurduğun rüyalar,

İçini ve dışını karman çorman edebiliyor…

Gördüm ki bu fırtınayı çözemeyeceğim

Peki,

Senle eksik kalan hayaller olmayıversin

Çünkü ben kaoslarla yaşamayı öğrendim…



Bojidar Çipof
1 Kasım 2013 



ŞİİR: BU YAZGI DEĞİL (BOJİDAR ÇİPOF)




Sonbahardaki milyarlarca yaprak gibi,
Hafif ve dansı andıran bir edayla,
Süzülüp değme anını bekleyerek toprağa,
Rüzgâra kapılıp yaşamda salınmak neden?

Bulduğunda hoyratça sarf et zamanı!
Ya da bulduğunda yeniden salıver havaya,
Günün coşkusu da gecenin ağırlığı da olsa,
Sırtında Dünya’nın yükü de olsa olmuyor…

Sararan yapraklar gibi dalından kopmaya gör!
Geride gri anılar ile pişmanlıklar kalınca sana,
Sonra haber salsan da rüzgârlara nafile,
Senin eserin olan yaşam bu “yazgı” değil…

Bojidar Çipof
6 Ocak 2014 01.00 Yeşilköy



5 Şubat 2014 Çarşamba

THE BALKANS WHICH MADE FOR A WORLD WAR


The centenary of World War One has arrived and despite pressure from the EU, tensions in the Balkans are still visible. This article will investigate the conditions of 100 years ago with the assumption that WWI was a war over the distribution of the lands of the Ottoman Empire and that the Balkan Wars have triggered the Great War. Anatolia had always been significant for Christian states being the land of mythological gods and the route of St. Paul’s missionary journeys. Imperialist states wanted to take over the geographic position and fertile lands of Turkey, especially the Straits.

This makes Turkey significant among the factors which caused the Balkan Wars and the WWI. Opposition to the Ottoman State lies at the root of alliances and enmities among European nations, Britain foremost and Russia.

The Racconigi Treaty signed between Russia and Italy on the 24th of October 1909 was intended to safeguard mutual interests over the Straits and Tripoli. The agreement laid the way for the Italian occupation of Tripoli, Derne, Tobruq and Benghazi on the 28th of September 1911 under the pretext of protecting the maltreated Italian population. Tripoli, which was the last remaining Ottoman territory in Africa was attractive due to its proximity to Italy. It could also open up Africa to Italian expansion. In the mid-nineteenth century Italy, like Germany, has become a strong state. However, being weaker than other imperialist states, it had to take territory away from weaker states.

Russian diplomat Count Alexander Petrovich Izvolski, who signed the Racconigi Treaty, played an important role in his country’s orientation towards the Balkans. The diplomat had secured a verbal agreement on the 15th of September 1908 in Moravia between Russia and Austria to allow Russian ships to be able to sail through the Turkish Straits. In return Russia would support Austria’s annexation of Bosnia, which took place on the 7th of October 1908. Austria did not provide the support it had promised Russia once it had annexed Bosnia.

Austria’s annexation of Bosnia is the most important factor which upset European balances. This event triggered the Balkan Wars.

A geography which houses so many different nations as the Balkans had witnessed increased nationalism following the French Revolution of 1789. The Ottoman State could not fight in the Tripoli and Benghazi as it was already challenged by rebellions in the Balkans. Therefore it asked great powers to arbitrate faced with Italian invasion. However, once these states declared neutrality, the Ottomans were forced to fight the Italians. There were few Ottoman troops in Tripoli and it was ill prepared due to the uprisings in the Balkans. British neutrality in Egypt severed land connections. The Ottoman navy was inadequate and naval support could not be secured. Nevertheless some staff officers including Mustafa Kemal and Enver made it to Tripoli under difficult conditions. The Italian advance was successfully resisted with limited means and the Italians were challenged by the defence. The Ottoman government also imposed an economic embargo on Italy at the time. However, the Italians then turned towards the Mediterranean and invaded Rhodes and the Twelve Islands on the 17th of May 1912.

The men and equipment transferred from the Balkans to the Italian front weakened the Ottomans in the Balkans. Nationalism and separatism in the Balkans grew.

The Usi Treaty signed on the 18th of October 1912 ended the Ottoman-Italian War. The Italians evacuated Tripoli and Benghazi. Italy returned the Twelve Islands to the Ottomans but agreed to keep them until the end of the newly beginning Balkan War against a possible Greek invasion. Although the sultan would have a representative in Tripoli, the final piece of African land under Ottoman control was thus lost. As a result the Italians de facto settled in the Aegean, North Africa became the scene of Italian nationalism and the balance of power in the Eastern Mediterranean was disrupted.

Another important factor which contributed to the Balkan War was the courage given the rebels by the Tripoli War. It was also influenced by the growing recognition of the weakness of the Ottoman State and its inability to protect its lands. The Balkan War is separated into the First Balkan War and the second.

Serbia, Bulgaria, Greece and Montenegro began the First Balkan War against the Ottoman State on the 8th of October 1912. The competition between The Party of Unity and Progress and the Party of Freedom and Harmony caused political decision making in the Ottoman State to be unhealthy at the time. Despite not being a party to the war, Russia’s role as patron and supporter is very important. The Ottomans had discharged 200 divisions (approximately 75,000 men) just before the start of the war, which caused great hardship in the Balkans. With the Treaty of London signed in May 1913, the First Balkan War came to an end; Crete became a part of Greece, Albania was forced to declare independence under risk of other Balkan states and Macedonia was completely occupied.

The division of last piece of Ottoman land in the Balkans between Greece, Bulgaria and Serbia is called the “Macedonian Issue”. In this division the Aegean Macedonia passed over to Greece, the Pirin Macedonia assed over to Bulgaria and the Vardar Macedonia passed over to Serbia. Despite small changes during WWI, the former borders were recognised at the end of the war.

Following this humiliation, the Ottomans retreated to the border known as the “Midye-Enez line” which left Edirne and Kırklareli out of Ottoman control.

Bulgaria grew stronger out of the war, thanks to the support given by Russia, the patron of Panslavism. This drew the ire of the other countries in the alliance who joined with Romania to fight Bulgaria without attacking the Ottoman State. With the Treaty of Bucharest, which ended this war on the 10th of August 1913, Dobruca became a part of Romania and Kavala became a part of Greece. With weakening Bulgaria moving troops from its eastern front, the Ottoman forces could advance beyond the Midye-Enez line and reclaim its former borders without fighting. Between 1812 and 1918 there have been five agreements called the Treaty of Bucharest. This particular one is the third.

Following the Second Balkan War the Ottoman Empire and the Kingdom of Bulgaria signed the Treaty of Istanbul according to which Edirne, Kırklareli and Dimetoka remained Ottoman while Dedeagac and Kavala became Bulgarian. The Meric River was taken to form the border. On the 14th of November 1913, the Treaty of Athens was signed with Greece and Greece got Crete, Thessaloniki and Yanya. Serbia and Montenegro thus no longer shared a border with the Ottoman Empire.

After the Balkan War, there was unrest among allied European states. The strong position of imperial Britain and France had long been a concern for Germany. Meanwhile, rivalry between Catholics and Protestants was also important. That Prussia should beat Austria and unite Germany made the country the leading industrial and manpower country on the continent. Germans were encouraged by then superpower Britain’s lack of land contact with Continental Europe.

The German Empire which was established on the 18th of January 1871 with the Treaty of Versailles gathered all German principalities except for Austria under it and started establishing colonies from 1884 onwards. By 1914 it had become on par or even more advanced than Britain, France and Russia economically and militarily. The most important political factor in Europe between 1871 and 1914 was rivalry between France and Germany.

In a world which had many reasons for a world war, the eventual trigger was the assassination of Franz Ferdinand, Archduke of Austria-Hungary in Sarajevo on the 28th of June 1914 by Serbian nationalist Gavrilo Princip. With the assassination the sole remaining heir of the Habsburg dynasty was killed and the only factor uniting Austria and Hungary collapsed.

In this process, Austria relied on German support if needed and delivered a diplomatic note to Serbia that was so tough in its terms that no independent state could accept it. Serbia tried to avoid the issue. On the 28th of July 1914 Austria declared on Serbia and besieged Belgrade.

On the 31st of July Russia called general mobilisation. Germany had previously called mobilisation in Russia a casus belli. Germany declared war on Russia on the 1st of August, declared on France on the 3rd of August and attacked Belgium, which had denied it right of passage on the 4th of August 1914. Britain declared war on Germany and the WWI begun.

Among the events leading to the WWI, the weakness of the Ottomans in Tripoli and the Balkans played a major role. These wars have triggered new wars in Germany. The Ottoman State would side with Germany against the Allies in the WWI and the process would eventually lead to the establishment of the Republic of Turkey following the War of Independence.