Atatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Atatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ocak 2018 Cumartesi

AZERBAYCAN’DA 1990 “KARA OCAK” (QUARA YANVAR) KATLİAMI



20 Ocak olayları, Azerbaycan'da bağımsızlık harekâtının önemli bir dönüm noktası olarak kabul edilir. 20 Ocak 1990'da, Sovyetler Birliği askerleri tarafından Azerbaycan'ın başkenti Bakü'de 137 Azeri katledildi. Dönemin Sovyetler Birliği lideri Mihail Gorbaçov'un emriyle Sovyet tankları, 19 Ocak'ı 20 Ocak'a bağlayan gecede, Bakü sokaklarında bağımsızlık yürüyüşü yapan kalabalığın üzerine acımasızca ateş açmıştı. Ateş sonucu aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu 137 kişi hayatını kaybetti, 700 den fazla kişi de yaralandı. Yüzlerce kişi ise tutuklandı ve ülkede olağanüstü hal ilan edildi. Azeri Halkı’nın tepkisinin artması üzerine Sovyet ordusu, Bakü'yü terk etti.

Y.N. Azerbaycan’ı birkaç kez ziyaret ettim ve halkına da son derece saygı duyarım. Makalemde “Azeri Türkleri” değil de “Azeri” tanımlaması yaptım. Çünkü  “Azeri Halkı” ya da “Azeri Milleti” içindeki tüm etnik unsurlar ile birlikte yapılan bir tanımlamadır. Azerbaycan’da; Azeri Türklerinin çoğu Şiilik Mezhebi’ne bağlıdırlar ama aralarında Sünni, Zerdüst, Hıristiyan, İranlı ve Bahai olanlar da vardır.

20 Ocak Katliamı, Ruslarca yapılmıştır ve SSCB kayıtlarına göre sadece 32 kişidir ve 32 kişinin 26’sı Azeri Türküdür. Azerbaycan kayıtlarına göre ise bu doğru değildir,  137 kişidir ancak 137 kişinin hepsi Azeri Türkü değildir. Bu bağlamda; yazının çok yerinde kullanılan “Azeri Halkı” ya da “Azeri” kelimeleri ile vurgulamak isteriz ki makalemizde; Azerbaycan Ulusu’nun tümü tanımlanmaktadır.

Bu katliama “Kara Ocak(Quara Yanvar) denmektedir ve asıl neden ise Ermenilerle alakalıdır. Ermenilerin artan toprak talepleri karşısında büyük bir Azeri kitlesi tepki göstermiş ve “Ermeniler Dışarı” sloganları atarak yürüyüşler tertiplemişlerdi. Buna misilleme olarak Ermenistan’da yaşayan çok sayıda Azeri kovulmuştu. Süreç; çok ustaca hazırlandı. Gorbaçov döneminde, Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin 25 Temmuz 1990’da yayınladığı bir kanuna dayanarak Dağlık Karabağ’da da av tüfekleri dâhil olmak üzere tüm ateşli silahlar toplandı. Karabağ’da bu toplama işini bizzat Rus askerleri yönetti.  Ağustos ayından itibaren direk olarak Azerileri hedef alan Ermeni saldırıları başladı. Aslında plan göstere göstere uygulanmaya başlamıştı. Toplu taşıma araçları taranmaya, evler yakılmaya velhasıl terör yapılmaya başlanmıştı. Kısa bir süreçte; 186 bin Azeri Azerbaycan’a gitmeye zorlandı. Bu tam anlamıyla bir “Etnik Temizlik Operasyonu” olarak tanımlanabilir. Amaç; topyekün olarak o coğrafi alanda bir tek Azeri’nin kalmaması, Karabağ topraklarının tamamen Ermeni ve Ruslarca iskân edilmesi şeklindeydi.
1991’de ilk Azeri köyü Ermenilerce işgal edildi ve öldürülme korkusuyla evlerini terk edenlerin Azerbaycan’a göçü başladı. “Hocalı Katliamı” esnasında 10 bin kişinin yaşadığı Hocalı’da sadece 3 bin Azeri kalmış, keskin nişancı dehşeti içinde olan halk yolda yürümekten dahi korkar olmuştu. Resmi kayıtlara göre; 613 olarak anılan hayatını kaybedenlerin sayısının gerçek olmadığı ve bu rakamın 1300’den fazla olduğu ifade edilmektedir. Burada yaşayan az sayıdaki Ahıska Türkü’nün de katliamdan etkilendiğini, evlerinin yakıldığını ve öldürülenler olduğu gerçeği de bulunmaktadır.
Zorlukla 12 kilometre ötedeki Ağdam Kenti’ne gelmeyi başaranların büyük kısmı soğuktan kangren olan bacaklarını kaybetti. Hocalı, Ağdam arasındaki orman yoluna; aralarında göğüsleri kesilmiş kadınların, bebeklerin, yaşlıların, kafa derileri yüzülmüş cesetlerin dizildiği, katliamı yaşayan görgü tanıklarınca aktarılmıştır.
Katliamı; “Monte Melkolyanadlı bir Ermeni komutan yönetti. Melkonyan; birçok diplomatımızın öldürülmesinde rol almış, “Orli Baskını” ile de ilgisi olan eski bir “ASALA” lideridir. Bugün Ermeni Cumhurbaşkanı olan “Serj Sarkisyan” ise o tarihte Ermeni kuvvetleri komutanıydı ve Monte Melkonyan’ın kardeşi olan ünlü Ermeni yazar “Markar Melkonyan” da Sarkisyan’ın yanında yer almaktaydı.
Mackar Melkonyan; Amerika’da çıkardığı “Benim Kardeşimin Yolu” (My Brother's Road) adlı kitapta kardeşinin yaptığı katliamı şöyle yazmıştır:
Bir gece önce 23.00 saatlerinde, 2.000 Ermeni savaşçısı, Hocalı'nın üç tarafındaki yüksekliklerden ilerleyerek, kasaba sakinlerini doğuya doğru sıkıştırmışlar. 26 Şubat sabahına kadar Azeriler Dağlık Karabağ’ın yüksekliklerine ulaşmış ve alta olan Azeri kenti Ağdam’a doğru inmeye başlamışlar...

...Şu anda yalnız kuru çimenden esen rüzgârın sesi ıslık çalıyordu ve ceset kokusunu uçurması için bu rüzgâr henüz erkendi...
...Monte üzerinde kadınların ve çocukların kırılmış kuklalar gibi saçıldığı çimene eğilerek "Disiplin yok" diye fısıldadı. O bu günün önemini anlıyordu: bu gün Sumgayıt Olayları’nın dördüncü yıldönümüne yaklaşıyordu. Hocalı stratejik bir amaç olmasından başka aynı zamanda bir öç alma eylemiydi.
SSBC’nin (Azerbaycan) Sumgayıt Şehri’nde, Ermenistan’da öldürülen ve zorla göçe zorlanan 250 bin Azerinin intikamını almak için 27 Şubat 1988’de ortaya çıkan olaylar Ermenilerce “Sumgayıt Pogromu” olarak adlandırılmıştır. Pogrom; etnik bir gruba etnik, dinsel ya da siyasi nedenlerle yapılan şiddet olaylarını tanımlar. Bu olayların bizzat Ermeniler tarafından organize edildiğini savunan tarihçiler de vardır. (Örneğin: Azeri Tarihçi Ziya Bunyatov) Bu olaylarda, SSCB Genel Savcılığı (Генеральный прокурор СССР) tarafından açıklanan resmî rakamlar; 26 Ermeni ve 6 Azeri olmak üzere toplamda 32 kişinin öldüğü şeklindedir

Sumgayıt Olayları”nın tetiklediği, 13 Ocak’ta başlayan olayları durdurmak bahanesi ile 20 Ocak’ta yapılan katliam; “Ermeni/Rus” işbirliğinin bir eseridir.
Şu an içinde bulunduğumuz 20 Ocak günü vesilesi ile bir anımsatma yapmak ve hem 20 Ocak 1990’da, hem de Şubat 1992’de Hocalı’da ölenlere rahmet dileriz…


24 Mayıs 2014 Cumartesi

TÜRKÇEYİ YOZLAŞTIRANLARA BİRKAÇ SÖZ!


Yürürlükte olan Türkiye Cumhuriyeti’nin 1982 Anayasası’nın 3. Maddesi şöyledir:

Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.

Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.

Millî Marşı “İstiklal Marşı”dır.

Başkenti Ankara’dır.”

Bu yazımızda; Dünya'nın en güzel birkaç dilinden biri olan Türkçe'nin, başta internet olmak üzere, yaygın iletişim araçları ya da imkânları vasıtasıyla “nasıl” ve “neden” yozlaştırıldığını irdelemek istiyoruz.

Çağın nimetleri olan, cep telefonları ve internet kullanıcılarının büyük bir bölümü, dilimizi yozlaştırıyorlar ve maalesef “mutasyon”a uğramış bir “ucube” yaratılıyor.

Bu ucube; cep telefonlarının sms fonksiyonu ve internet üzerindeki yapılan yazışmalarla ortaya çıkan “sanalda yazışma alışkanlığı” ya da başka bir tanımla oluşan tuhaf bir “jargon”dur.

Dünya’nın en güzel birkaç dilinden biri Türkçedir” dersek, bu tamamen duygusal bir söylem değil, aynı zamanda tam olarak bir realitedir. “Türkçe” gerçekten de çok önemli bir dildir ve sahip olduğu muazzam kelime kapasitesi ve içeriği ile başkaca hiçbir sanal ifade kullanmaya gereksinim yoktur. Kuralları içinde; “Türkçe” ile ifade edilemeyecek hiçbir ifade ve duygu da bu bağlamda yoktur.

Mamafih, içinde özenti barındıran sosyal davranışlarda ki bu etki/tepki salt Türkiye’de değil Dünya genelinin sosyal bir sıkıntısıdır. Birileri bir davranış biçimi ortaya koyarsa, bu şekilde davranmayı sosyalleşme, modernleşme ya da çağdaşlaşma sanmak ve bu şekilde davranmaya başlamak tüm ülkelerin bir realitesidir.

En çok “dejenere” toplumlarda görülen bu tarz etki/tepkilerin büyük ölçüde kaynağı; Amerika ve zenci toplumudur. Dans, yürüyüş biçimi, argo konuşma, saygısızlık ve birçok diğer erdemsel eksiklikleri; psikolojik sorunların en çok olduğu ve sokaklarda yaşayan sıra dışı insanların protest davranışlarından ortaya çıkan alışkanlıkları yapmak, biraz evvel de değindiğimiz gibi sosyalleşme, modernleşme ya da çağdaşlaşma ölçütü görerek uygulamak zorunda mıyız?

Bu tabi ki salt Amerika değil Avrupa ülkelerinden de Dünya’ya ihraç edilmektedir. Çok uzun bir yazı olmaması açısından, şimdi bazı kısa örneklemeler yapacağız! Sonra ise bunu biraz da biz kaba bir şekilde analiz edecek ve bu suretle dilimizi yozlaştıranların gerçeği görmesini sağlamaya çalışacağız. Ya da o çok bilinen söylemle; ”Kral Çıplak” dedirtebilirsek belki bir fayda da tesis etmiş olunabilir.

Bu mutasyonel şekilde yazışarak güzelim Türkçeyi katledenlerin sosyal paylaşım sitelerinde, Ata, Bayrak, Harita fotoğraflarının altına, üstüne sloganlar yazarak, bir de üstüne üstlük çok kaba bir davranışla “paylaşmayan şey olsun” babında bir takım yazılar da ekleyerek “sözde” Türkçe cengâverleri olmaya hakları yoktur!

Evvela yozlaşma kelimelerin kısaltılması ile başladı...

İlk başta ya da halen bunları anlamak için ya o yozlaştırıcı jargona dâhil olmak ya da “gizli şifreler” içeren yazılarda kullanılan ”kriptoloji” biliminde ihtisas sahibi olmak gerek...

Kriptoloji, kriptografi, kriptoanaliz, bunlar devlet sırlarının transferinde, diplomatik ve askeri bilgilerin ulaşmasında kullanılan terimlerdir. En çok bilinen de Almanların 2. Cihan Savaşı’nda kullandıkları şifre makinesi “Enigma”dır.

Bugün artık bu fevkalade ihtisas gerektiren iş için casus ya da devlet erbabı olmaya gerek yok. Zira el birliği ile bunu ihtisasını internetten alıyoruz.

Slm, tşkr, teşkk, kib, aeo ve diğer birçok kısaltmaları herkes biliyor ve kötü olan da artık bu tür yazma şekli bireylerde bir “refleks” halini aldı.

Türkçenin kurallarında bu var mı? Ama herkes böyle yapıyor siz de yapmalısınız değil mi?

“Sağ ol” yerine “saol”. Yahu muhterem bir yumuşak “ğ” de yaz ne olur?

Yeni bir “mutasyonel” dalga daha geliyor. Güzel yerine artık “güselll” yazıyorlar ve buna alışkanlık da başladı. “Vay” yerine ise “way” yerleşti.

Hey bireyler lisanımızda “W” yok! Siz buna alıştıysanız iki değil on iki dile de alışın ve “yaygara” etmeyin.

Bir de “İskandinav” ya da “Runik Alfabe”den alınan harfler moda!

Ercüment= “ΣRCÜMΣИТ”,
Emre= “€mRe”,
Volkan yerine “ωσℓкαη”,
Pınar yerine “ρıиaя” ... v.s...v.s...

Harflerin ters yazıldığı şu fontlar da var: N yerine “И”, A yerine “Λ ve bir harf büyük, bir harf küçük yazılarla chat ve sohbet edenler de azımsanamaz...

Ağız, şive, lehçe her dilde vardır ama yazı dilinde değil... Konuşurken “gelcem” dersiniz ama yazarken “geleceğim”den başka bir yazım tekniği yoktur.

Coşku, sevinç ve diğer belirtmeler için ifadeler var. Hadi neyse bunlar grafik suratlar olduğu için özel bir yazıda yazdınız. Ama şu nedir yahu: “hahahahahahaha”. Bunun adı görüntü kirliği değil, bunun adı; “siz dilimizin içine ettiniz.

İnternetle sonradan buluşanlar ve interneti Facebook, sohbet ve chatten ibaret sananlar, kendilerine “erkek” ya da “kadın” arayanlar, işi gücü olmadığı bir yaşında, bir şekilde bir bilgisayar edinip, hangi tuşa basacağını da öğrendikten sonra “sanal geyik”ten son derece memnun ve mutlu olanlar elbirliği ile Türkçenin içine siz de ettiniz...

Sizlerin gündemdeki iki dil tartışmasında sayfalarınızda; Ata, Bayrak, harita eşliğinde sloganlar atarak, “paylaşmayan ne olsun” ekiyle ahkâm kesmeye hakkınız yok... Sizler ki bu dil yozlaşmasının birer parçası ve müsebbibisiniz, sizler ki bu yaşa gelmiş de  “de, da, mısın, musun, mi, mu” eklerini harflerle yapışık yazmanın dil kurallarına aykırı olduğunu öğrenememişsiniz; ne hakkınız var şimdi Türkçeyi savunmaya.

Sizler Dünya’nın en güzel dili olan Türkçenin katilleri yozlaştırıcıları değil misiniz?

Bari bunu eski deyişle ”mahremiyet” çerçevesinde, özel mesajlarınızda yapın da üstüne bir de teşhirci” olmayınız...

Siz evet siz! “Anne” ve “babalar”, siz evet siz “nineler” ve dedeler”; yaş “kemale” erdikten sonra edindiğiniz ve tuşlarına basmayı, “evlatlarınızdan” ve “torunlarınızdan” öğrendiğiniz bilgisayarların sahipleri!

Sizin okula giden evlatlarınıza, sizin okula giden torunlarınıza; onların öğretmenlerinin de bu mutasyona uğramış dilbilgisi ile “Türkçe öğretmelerine” razıysanız o zaman sorun yok!

Zira sizin bir de evlat ve torunlarınıza “örnek” olma gibi bir asli göreviniz var! Onlar da Facebook’ta ve sosyal paylaşım sitelerindeler. Onlar sizin sayfalarınıza bakıyorlar. Annem, babam, ninem, dedem ne yaptı diye sizi izliyorlar ve bu doğal bir tepkidir. Bakıyorlar bunu iyice bilin...

Siz kötü örnekler! Kötü örnek olmaya devam edecekseniz, sorumlu olduğunuz bu evlatlara o zaman “küfürler” de öğretin.

Zira; argo, geyik ve Türkçenin içine etmenin nasıl olduğunu zaten başta sizler öğretiyorsunuz...

Türkçe adına slogan atmaya, paylaşımlar yapmaya hakkınız da yok!

Çünkü biraz daha bu “mutasyona” el vermeye devam ederseniz ortaya “patagonca” ya da bambaşka bir dil çıkacak ve bunun müsebbibi kimdir diye de sormayın.

Bir aynaya bakın! Orada kim varsa “müsebbip” odur...

Velhasıl, evlada toruna “iyi örnek” olan da odur...

Bojidar Çipof
6 Aralık 2010



10 Kasım 2011 Perşembe

ATATÜRK İÇİN YAZILAN...

22 Kasım 1938 tarihli Alman “Neue Zürcher Zeitung Gazetesi” şu çok anlamlı yazıyı yazdı: 
“Atatürk’ün cenaze töreni, onun son zaferi olmuştur. Tabutunun önünde karşıtlarının hepsi sessiz kalmışlardır. Türk ve Alman askerleri, tabutunun arkasında bir sırada yürüdüler. Bir diğer sırada ise Stalin ve Hitler’in temsilcileri yan yanaydılar. Hem Cumhuriyetçi Valencia hem de General Franco çelenk yollamışlardı. Tabutunun önünde; faşistler, demokratlar ve komünistler bir bütün olarak eğildiler. Her sınıfıyla birlikte olarak Türk Halkı da ağladı ve yakardı.

ZENGİNLERLE FAKİRLER, YÜKSEKLERLE ALÇAKLAR ARASINDA HİÇBİR FARK YOKTU. BUGÜN ANKARA’NIN YAŞAMIŞ OLDUĞU; DÜNYA’NIN HİÇBİR ZAMAN GÖRMEDİĞİ BİR TÖRENDİ.

29 Ekim 2011 Cumartesi

CUMHURİYET'İN 88. KURULUŞ YILDÖNÜMÜ ANISINA (SEÇME FOTOĞRAFLARIYLA) ATATÜRK'ÜN 10. YIL KONUŞMASI


CUMHURİYET'İN 88. KURULUŞ YILDÖNÜMÜ ANISINA (SEÇME FOTOĞRAFLARIYLA) ATATÜRK'ÜN 10. YIL KONUŞMASI
VİDEOYU HAZIRLAYAN: BOJİDAR ÇİPOF 29 EKİM 2011

28 Temmuz 2011 Perşembe

ERMENİSTAN CUMHURBAŞKANI SERJ SARKİSYAN TÜRKİYE’YE ADETA SAVAŞ İLÂN ETTİ

Bazı kesimlerce; Ermenistan hudut kapısının açılması, ticaretin başlaması ve bu bağlamda diğer politik bağların tesis edilmesi için tavsiye ve baskı yapıldığı malumumuzdur. Ve yine bu hususlar dâhilinde sözde Ermeni katliamının Türkiye tarafından kabul edilmesine içte ve dışta sıcak bakanların çokluğu da maalesef azımsanamaz. Bu sözde dost ama özde düşman ülkenin Cumhurbaşkanı “Serj Sarkisyan” bir önceki gün Ermenistan’da düzenlenen “Ermeni Dili ve Edebiyatı” yarışmasında bir öğrencinin sorduğu, “Batı topraklarımızı Ağrı Dağı’yla birlikte bir gün geri alabilecek miyiz” sorusuna şu yanıtı vermiştir:

Bu sizin neslinize bağlıdır. Mesela benim nesil üzerine düşen görevi başarıyla yerine getirdi. 90’lı yıllarda vatanımızın parçası Artsah’ı (Karabağ) düşmanın elinden kurtardık. Her neslin bir görevi vardır. Sizin de ileride bizim gibi milli görevinizi yerine getirip getirmeyeceğiniz birlik ve beraberliğinize bağlıdır. Biz Ermeni Ulusu her zaman Anka Kuşu gibi küllerden dirilmeyi başarmışızdır. Ama şunu da söylemem gerek ki günümüz dünyasında ülkelerin itibarı ve onuru yüzölçümüyle değerlendirilmiyor…

Bu söylemin okunuşu aslında şudur: “Karabağ'ı biz aldık Ağrı'yı size bıraktık!”… Bu söylem bir komşu/sınırdaş ülkenin cumhurbaşkanı düzeyinde söylendiğinde ise tek bir manası vardır: “Savaş İlânı

Zira Ağrı ve civarı; Ermenistan için “Batı Ermenistan Toprakları”dır. Ve o soruyu soran öğrenci de “Batı topraklarımız” demiştir ki bunun danışıklı bir soru olması da kuvvetle olasıdır.

Bir Türk yetkili, komşu/sınırdaş bir ülke hakkında böyle bir söylemde bulunsaydı, şu anda başta AB ülkeleri ve ABD ayağa kalkar, tüm Dünya’da böyle bir söylem birinci haber olurdu. Bunu şöyle de örnekleyebiliriz: Mesela geçen asırda Osmanlı toprağı olan ve bizim için üzerinde Atatürk’ün evinin bulunması dolayısı ile fevkalade manevi önem taşıyan Selanik için böyle bir söylem Türkiye tarafından yapılsa Dünya inanınız ki ayağa kalkardı. Ama Ermenistan Cumhurbaşkanı böyle bir ifadede bulununca, hep bilinen sessizlik ve vurdumduymazlık ortalıkta şu an hâkimdir.

Ermenilerin büyük bölümü bizim için ”Köpek” anlamına gelen “Şun” kelimesini dillerine pelesenk etmişlerdir. Kısa bir süre önce bir Ermeni rock grubunun dile getirdiği “Türkler ve köpekler giremez” sözü öyle sıradan bir söz değildir. “Şun” Ermenilerin ağzında gerçekten pelesenktir ve bu Ermeni rock grubunun söyleminin analizi Türkiye’de eksik yapılmıştır.

25 ve 26 Şubat 1992’de yaşanan “Hocalı Katliamı”nın baş mimarlarından biri bu gün Ermenistan’ın Cumhurbaşkanı olan “Serj Sarkisyan”dır. (Tam adı: Serzh Azati Sargsyan - Սերժ Ազատի Սարգսյան)

Hocalı Katliamı’nı “Monte Melkolyan(Մոնթէ Մելքոնեան) adlı bir Ermeni komutan yönetmişti. Melkonyan; aynı zamanda birçok diplomatımızın öldürülmesinde de rol almış ve “Orli Baskını” ile de ilgisi olan eski bir “ASALA” lideridir.

Bugün Ermeni Cumhurbaşkanı olan “Serj Sarkisyan” ise o tarihte Ermeni kuvvetlerinin komutanıydı ve Monte Melkonyan’ın kardeşi ünlü Ermeni yazar “Markar Melkonyan” da Sarkisyan’ın yanında katliamda yer almıştır.

Mackar Melkonyan; Amerika’da çıkardığı “Benim Kardeşimin Yolu(My Brother’s Road) adlı kitabında kardeşinin yaptığı katliamı şöyle yazmıştır:

Bir gece önce 23.00 saatlerinde, 2.000 Ermeni savaşçısı, Hocalı’nın üç tarafındaki yüksekliklerden ilerleyerek, kasaba sakinlerini doğuya doğru sıkıştırmışlar. 26 Şubat sabahına kadar Azeriler Dağlık Karabağ’ın yüksekliklerine ulaşmış ve alta olan Azeri kenti Ağdam’a doğru inmeye başlamışlar…

…Şu anda yalnız kuru çimenden esen rüzgârın sesi ıslık çalıyordu ve ceset kokusunu uçurması için bu rüzgâr henüz erkendi… 


 …Monte üzerinde kadınların ve çocukların kırılmış kuklalar gibi saçıldığı çimene eğilerek “Disiplin yok” diye fısıldadı. O bu günün önemini anlıyordu: bu gün Sumgayıt Olayları’nın dördüncü yıldönümüne yaklaşıyordu. Hocalı stratejik bir amaç olmasından başka aynı zamanda bir öç alma eylemiydi.

Bu tüyler ürperten tarifin, bu insanlık suçunun, üzerinden yirmi yıla yakın bir zaman geçmesine rağmen, hâlâ büyük bir insan kitlesi üzerindeki travma etkisini devam ettiren bu katliamın onaylayıcısı, yöneticilerinden biri olan Sarkisyan, bu gün Ermenistan’ın Cumhurbaşkanıdır.

Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan aslında “Hocalı Katliamı” esnasındaki komutanlık görevinin “ödülü” olarak bu gün cumhurbaşkanı koltuğundadır.

Öyle ticaret ile yaratılacak karşılıklı ekonomik şartlar ve hudut kapılarının açılması ile sağlanacak “diplomatik açılım” vasıtasıyla ya da birkaç futbol maçı oynandı diye bu düşmanlık ortadan kalkmaz. Bunlara verilecek hiçbir taviz de bizlere “Şun” demelerine engel olmaz, sözde soykırım iddialarından ise hiç vazgeçilmez. Bu hususlarda kendimizi aldatmayalım ve hadiseye hümanist açıdan yaklaşmayalım.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bu konuda gereken cevabı vermiştir ama bununla yetinilmemeli ve bu köpekçe söylemi içinde barındıran “savaş ilânı” Sarkisyan’a misliyle yutturulmalı ama bu köpekçe söylem unutulmamalıdır. Görünüyor ki Ermenistan tarafında daha çok “uluma” duyulacaktır.



19 Ocak 2010 Salı

EKÜMENİZM ve FENER RUM PATRİKHANESİ

2023 Dergisi'nin Ocak 2010 sayısı; "Patrikhane ve Ekümenizm" konusunu ele alıyor. Bojidar Çipof'un makalesi "Ekümenizm ve Fener Rum Patrikhanesi" de dergide yer almaktadır. Derginin linkinde  (2023 DERGİSİ) bir kısmı olan makalenin burada tamamı verilmiştir



Doğu (Ortodoks) ve Batı (Katolik) Kiliseleri’nin dinsel ve idari yapısını, konunun daha iyi anlaşılabilmesi açısından şu hususları vurgulamak gerekir: Ortodoks dünyasında, Katolik Kilisesi’nde olduğu gibi Papa’nın ruhani reisliği gibi tek bir ruhani lidere tabi olma durumu yoktur. Katoliklikte, tek merkez, tek lider vardır ve Vatikan tüm Katoliklerin dini merkezidir. Bu gün bir Alman, dün bir Polonyalı, ileride bir başka ırktan papa seçilmesi mühim değildir. Mühim olan Papa’nın Katolik bir din adamı olmasıdır.

Batı Kilisesi olarak tanımlanan Katolik Kilisesi ile daha yakın bir tarihsel geçmişi olan Protestan kiliseler, “ümmetçi” bir davranış sergilerler. Dinî öğretilerinde ve faaliyetlerinde ulusalcılık ve milliyetçilik ön planda değildir. Amaç olabildiğince insanı kendi kiliseleri çatısı altında sâdece inanç yönünden toplamaktır ve bu da misyonerliğin temel felsefesini oluşturur. Etnik durum hiç önemli değildir. Aynı bağlamda da liderin etnik durumu da önem arz etmez.

Doğu Kilisesi’ndeki ise durum çok farklıdır. Çünkü burada ümmetçilik yoktur. Ulusalcılık ve milliyetçilik ön plandadır. Misyonerlik ve “Hıristiyanlaştırma” faaliyetleri de neredeyse yoktur. Bulgar, Rus gibi etnik tanımlamalarla adlandırılan patrikhanelerin başındaki dini lider de doğal olarak aynı ırktandır.  Bu kiliseler millidir.

Ortodoks kiliseleri bir yandan otonomilerini, dini özgürlüklerini sağlamaya çalışırken öte yandan, Fener Rum Patrikhanesi’nin “Ekümeniklik” iddiası ve  “Tüm Ortodokslar Helen’dir”  felsefesi ile kurmaya çalıştığı dinsel olmaktan çok hiyerarşik baskı ile uğraşırlar. Bu da reddedilmesine karşın din adına milliyetçilik yani filetizmdir. Fener Rum Patrikhanesi de ne kadar Ekümenik yâni evrensel olarak kendini tanımlama gayreti içinde olsa, zaten kuruluşundan itibaren ve hala da devam ettiği gibi başındaki dinî lider yâni patrik her zaman Rum/Yunan olmuştur.

Bu yazımızda, Fener Rum Patrikhanesi’nin Ekümeniklik iddiasının dinsel ve hukuksal boyutunu çok fazla teolojik kavramlara girmeden irdeleyeceğiz.

Ekümenik olmanın en büyük şartı bir Havari tarafından kurulmuş olmasıdır. Dünya’da bu vasfa sahip olan, üç Ekümenik Patrikhanenin (Roma, İskenderiye, Antakya) yetki ve sınırları M.S. 325 yılında İznik’te toplanan ilk Ekümenik Konsili’nde tespit ve tayin edilmiştir. Bu konsilin IV-V-VI ve VII. maddeleri Metropolit ve Metropolitlik merkezlerinin imtiyazlarına ilişkindir. Havariler tarafından kurulan ve bu yüzden Hıristiyanlık dünyasında “apostolik kabul edilen bu kiliselerden farklı olarak Konstantinopolis (İstanbul) Kilisesi apostolik bir kilise değildir. Nitekim Ortaçağ boyunca Roma Kilisesi, Batı dünyası üzerinde mutlak bir güce sahipken ve krallara taç giydirirken Doğu Roma, yâni Bizans imparatorluğunda durum farklıydı. Öncelikle İstanbul Patrikliği’nin gücü dinsel değil Bizans’ın siyasal gücünden geliyordu. Bizans ne kadar güçlü ise Patrikhane de o kadar güçlü idi. Bizans imparatorları “Sezaropapist bir yaklaşımla kilise üzerinde mutlâk bir denetim kurarak kiliseyi siyasi amaçları doğrultusunda kullanmaktaydılar ve patrikler üzerinde çok fazla denetime sahiplerdi.  Birçok tarih ve din kitabında; imparatorla ters düştüğü için İstanbul Adaları’ndaki zindanlarda işkence yapılan, gözleri kör edilen, unvanı zorla elinden alınan patrikler hakkında bilgi bulunur.

Bizans tarihsel sürecinde, patrikler hep emir kuludur. Buna çok bariz bir örnekleme yapılırsa, gelmiş geçmiş patriklerin listesinde çok kısa aralıklarla, bir yıldan da az patriklik yapmış çok ad vardır. Yine aynı bağlamda, birden fazla makama gelen patrikler de bu listededir. Bu imparatorun canı istediğinde azil edilen patrikler, Osmanlı döneminde nispeten daha rahat olmuşlar ama burada da sadrazamlarla rüşvet pazarlıkları yapılmıştır ve bunun da örnekleri bulunmaktadır.

Fener Rum Patrikhanesi belki de en rahat dönemini Türkiye Cumhuriyeti tarihi esnasında yaşamış ve yaşamaktadır. Bu sürede patrik olanların neredeyse çoğu ömür boyu patriktir. Rum Patrikhanesi için “Devlet içinde Devlet(İmperium in imperia) olma durumu belki Osmanlı dönemi için söylenebilir. Patrikhanenin fesatlık tarihi de bu gibi hadiselerle doludur. Ancak bunlar bu makalenin ana konusu olmadığından burada sadece bir tespit olarak yer vermekteyiz. Yine Patrikhane için söylenen “Eşitler Arasında Birinci” (Primus inter Pares) sıfatlandırması, tamamen Bizans’ın siyasi olarak patrikliği kullanma durumundan ortaya çıkan bir tanımlamadır.

Ne ilginçtir ki bu iki tanımlama, son yıllarda patrikhane ile ilgili olarak çıkan (başta) yanlı araştırma, kitap v.s. de çokça yazılmakta, söylenmektedir. Burada Patriğin birincil konumu tescil edilmeye çalışılmaktadır. Ancak bu iki eski söylemin yanı sıra Bizans döneminde kullanılan ve bir anlamda hadiseye bir açıklık getiren şu söylem göz ardı edilmektedir: “Patriksiz İmparatorluk olmaz” (İmperium sine Patriarcha non staret)

Evet, bu tarihsel söylem, zaten içinde gerçeği de barındırmaktadır. Patrikhane; imparatorluk için bir araçtır ve de kullanılan bir araçtır.

Tam bu noktada, M.S. 325 yılına dönmek ve İznik Konsili’ni irdelemek gerekir. O yıllarda Hıristiyanlığın serbest bırakılması tamamen siyasi bir olgudur. İmparator 1. Konstantin (Gaius Flavius Valerius Aurelius Constantinus ) Hıristiyanlığı serbest bırakmış, bunda annesi Elena’nın da çok fazla payı olmuştur. Daha sonra kabul edildiği gibi de ikisi birden aziz olarak ilan edilmişlerdir. Kısa bir açıklamayla; Hıristiyanlık tarihinde çoğul ilan edilen çok az sayıda azizlerden olmuşlardır. Bu ikisi Aziz (St.) Konstantin ve Elena olarak anılmaktadırlar.

Konstantin’in Hıristiyanlığı serbest bırakmasındaki en büyük etken; kitlelerin inanç ile baskı altına alınması ve yönetilmesindeki kolaylıktır. Ancak bu kolaylık bir şekilde kaybolmaya başlamıştı. Henüz din ile ilgili çok kavramın tam olarak oturmadığı yıllarda, İskenderiye’den yükselen bir akım imparatoru ve tabiî din adamlarını rahatsız etmeye başladı. Bu akım din bilgini Arius’undu; Hazreti İsa’nın varlığı ile ilgili savunduğu ve çok fazla taraftar bulan bir akım kurmuştu. Hatta bunu ideoloji olarak da tanımlamak da mümkündür. Kısaca Ariusçuluk denilen bu kavram kitleleri dalga dalga sarmaya başladı.

İmparator, kitlelerin zihinsel yönetimini elden kaçıracağını anladı ve bir genel konsil toplanmasını istedi. Bu; 1. İznik genel Konsili’ydi. Hıristiyanlar arasında asırlardır tartışılan ve hala karşıtları olan “Baba Oğul ve Kutsal Ruh” bu konsilde kabul edilmiştir. Bir Hıristiyan, günümüzde bu kavrama karşıysa; sapkındır, heretikdir, din dışıdır.  Ancak bu kavramın doğruluğu kadar bir de kabul ediliş biçimi hâlâ tartışma konusudur ki bundan yola çıkarak yazının sonlarına doğru Rum Patrikhanesi’nin ekümenikliği irdelenecektir. Çünkü bu konsili yöneten imparator o esnada Hıristiyan değildir ve ateş kültüne tapmaktadır.  Zaten, hasta yatağında son nefesini verirken, Hıristiyan olduğu yazılıdır. Burada “yazılı“ ifadesi özellikle kullanılmıştır. Her halükarda zaten Konsil’de Hıristiyan değildir. Ola ki patrikhaneye, Konsil’de imparator tarafından ekümenik sanı verilmiş olsa dahi bu dini açıdan geçersizdir.

Balkanlarda Hıristiyanlığın yayılması ile 9. ve 10. asırda Bulgar, Sırp ve Rus Kiliseleri Hıristiyanlık dünyasına girmiştir.  Slav dünyasındaki yeni kiliseler;  siyasî güce bağlı olarak kendi krallıklarının güçlenmesi ve Bizans’ın zayıflatılması gibi etkenlerle Patriklik rütbesine yükseltilmişlerdir. Dolayısı ile Ortodoks dünyasında Katoliklerde olduğu gibi tek bir ruhanî lider ve tek bir ruhanî birliktelik yoktur. İstanbul Patrikhanesi Bizans’ın hâkim olduğu bölgelerde egemen ve ekümendir. Yâni Bizans’ın sınırlarının genişlemesi ile nüfuz bölgesi genişlemiş, Bizans’ın sınırlarının daralması ile patrikhanenin sınırları da daralmıştır.

İstanbul’un Fethi ve Osmanlı yayılması ile birlikte Patrikhane bir anlamda gücünü yeniden toplamış ve ruhanî nüfuz bölgesini tekrar genişletmiştir. Bugün Türk tarihçileri Osmanlı hoşgörüsünü vurgulamak adına genelleme yanılgısına düşerek ancak 18. yüzyıl sonları ve 19. yüzyıl başlarında ortaya çıkan bir Millet Sistemi ve Millet Başılığı statüsünü Fatih dönemine bağlarlar.

Fatih Sultan Mehmet, İstanbul Patrikliğine Bizans dönemindeki haklarını ve itibarını iade etmiştir, ancak tarihî deliller patrik efendiye millet başı statüsü verildiğini ispat etmeye yeterli değildir. Nitekim bugüne kadar Osmanlı arşivlerinde bu tür bir belge bulunamamıştır. Patrikhanenin kendisi de bu yönde bir ferman ibraz edememektedir, ayrıca patriklere verilen fermanlarda da Osmanlı tebaası bütün Ortodoksları temsil ettiğini ima eden millet başı lafzı yoktur. 1870 tarihli Bulgar Eksarhlığı Fermanı ile zaten dinî yetki alanı yarıya indirilmiştir.

Bu yazıda patrikliğin “Ekümeniklik” iddiasının gelişi çok saha uzun yazılabilir. Ancak dinsel açıdan neden ekümenik olmadığını çok basit bir yöntem ve düz mantıkla açıklamak mümkündür. Rum Patrikhanesi’nin en büyük iddiası kilisenin Havari (Aziz) Andreas tarafından kurulduğudur. Fakat tarihsel verilerde Aziz Andreas’ın bu topraklara geldiği hakkında bilgi bulunmamaktadır. Bu kilisenin ilk yüzyılda Andreas tarafından kurulmuş olması gerçek olsaydı, o zaman bir havari tarafından kurulan ve ekümenikliği kabul edilen üç kilise arasında yer alması gerekirdi. Oysaki gerçek o zaman diliminde küçük bir kasaba olan Bizantium’un sâdece bir papazlık olduğu ve Heraklia (Marmara Ereğlisi) Metropolitliği’ne bağlı olduğu hakkında çok fazla kaynak vardır.

Yine aynı düz mantıkla, madem Havari Andreas bu kiliseyi kurdu. O zaman neden 325 İznik Konsili’nde patrikhane olarak yer almadığı da sorulabilir. Bu tespit aslında kendi kullandıkları sıfatla da doğrulanmaktadır. Konstantinopolis Başpiskoposu ve Yeni Roma ile Ekümenik Patriği. Evvelâ Konstantinopolis Başpiskoposu, sonra da Yeni Roma ile Ekümenik Patriği sanları bu patrikhaneye Bizans imparatorları tarafından ve bir zaman diliminde tamamen siyasî amaçlarla verilmiştir.

Çok kısa bir tanımlamayla Fener Rum Patrikhanesi, Hıristiyanlık tarihinde bir havari tarafından kurulmuş elçisel bir kilise değildir. Bu tamamen siyasi bir unvandır.
  
“ÇARMIHA GERİLMEK”

Rum Patriği Barholomeos ile ilgili geçtiğimiz haftalarda çıkan çok sayıda haberler vardı. Amerikan CBS Televizyonu’na verdiği beyanat tartışılıyordu. Ne demişti Patrik bu beyanatında: “Türkiye’de kendini çarmıha gerilmiş hissediyorum” ve devam ediyordu: “Türkiye’de ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyoruz

Bu dinsel açıdan mümkün olmayan ekümenikliği bize dayatmaya çalışanların da desteği ile ortaya atılan bir söylemdir.

Yunanistan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Grigoris Delavekuras, Fener Rum Patriği Bartholomeos'un Amerikan CBS Televizyonu’na yaptığı açıklamayı "Herkes dikkate almalı" diyerek destekledi. Bu zaten beklenen ve de bilinen bir tepkidir.

Yunanistan bu günkü bildiğimiz coğrafyasında tesadüfen kurulmuş bir ülkedir. Yunanistan; bir AB üyesi olmasına karşın kökten dinci bir ülkedir. Megali İdea’ya göre merkezi İstanbul olan “Büyük Yunanistan”ı kurmak iken bu amaç gerçekleşememiş ve 1814 Filiki Eterya ile başlayıp 1821’de –Yunanlılara göre- hüsranla biten maceradan sonra gelişen bir takım olaylar sonucunda kurulmuş bir ülkedir.

Yunanistan Anayasası’nda belki de başka bir ülkede örneği bulunmayan maddeler bulunur. Bunlardan 3. madde özetle şöyledir: “Yunanistan’ın resmi dini Ortodoksluktur, dinin başı Konstantinopolis’tedir (İstanbul)

1789 Fransız İhtilalı’nı müteakiben, Avrupa’da Yunan hayranlığı ve “Yunancılık” akımı başlamıştır. Bunun tohumlarını atan Giritli bir Yunanlı olan ozan, şair Rigas Ferreos’tur. Bu militan şair; Avrupa’da zemini hazır olan Yunan hayranlığını çok güzel kullanarak kendine önemli yandaşlar bulmuştur. Bu yandaşların en önemlisi ise şüphesiz Ferreos’tan fevkâlade etkilenen ve Yunanlılara methiyeler içeren, lirik şiirler yazmış olan Lord Bayron’dur.  Rigas’ın attığı bu tohumlar meyvelerini kısa sürede vererek ortaya Yunan yandaşı olup Avrupalı soylulardan destek gören çeşitli örgütler yaratmıştır. Bu örgütlerin en önemlisi şüphesiz 1814 yılında Rus Çarı’nın, Odesa kentindeki yazlık sarayında toplanarak kurulan ve “Paramasonik” bir kuruluş olan Filiki Eterya’dır. Yunan milli ülküsü olan “Megali İdea”ya göre Filiki Eterya; en kısa zamanda askeri örgütlenmesini de tamamlayarak merkezi İstanbul olan bir ihtilal yapmak ve “Büyük Yunanistan”ı oluşturmak amacı ile kurulmuştu

Uzun zaman bir lider arayışında olan Filiki Eterya; örgütlenmesini sıkıntılı bir şekilde tamamlayabildiğinde artık 1821 yılına gelinmişti. Bu esnada, Rum Patrikhanesi; örgütün silah deposu halini almıştı. Padişah; bu durumu öğrendiğinde derhal Patrikhaneye bir baskın düzenledi ve aramalar esnasında önemli miktarda silahın yanı sıra; eyleme geçildiğinde kullanılmaya hazır çok sayıda sahte yeniçeri giysisi ele geçirildi. Patrik 5.Grigorios şu anda  “Kin Kapısı” denen kapı üzerinde asıldı. İşte “Kin Kapısı” Rumlar ve Yunanlılarca sembolleştirildi ve o meşhur fetva verildi: “Bir Osmanlı Padişahı ya da bir Osmanlı veliahdı ya da bir Osmanlı şeyhülislamı burada (kapıda) asılmadıkça burası açılmasın…” . Aradan geçen 187 yıla rağmen bu kapının açılamamasındaki tek etken bu fetvadır. Yunanlı kaynaklardan öğrendiğimize göre; bu kapı ile ilgili özel bir ritüelin bulunduğu ve her patrik olanın, patrik olduğu gece bu kapının arkasında bu özel ritüele göre bir ayin yaparak bu yemini tekrarladığı ortaya konmaktadır.
                                                                                     
Günümüzde, Rum Patrikhanesi’ne devlet başkanları düzeyinde yapılan tüm ziyaretlerde; ziyaretçi yan kapıdan içeri alınır. Bu kapının açılması yönünde; geçmişte ve günümüzde Türkiye tarafından yapılan talepler ise daima nazikçe reddedilmektedir. O halde bizler de zaman zaman Rum Patrikhanesi tarafından gösterilen  “sahte” iyi niyetli söylemlerine karşı şu soruyu onlara doğrultabiliriz: “mademki iyi niyetlisiniz, o halde adı “Kin” olan bu sembolü artık açınız.”

Yunanistan’ın başşehri Kontantinopolis’tir” diyen bir milletten bahsediyoruz. İlköğretim yıllarından itibaren çocuklarına Megali İdea’yı aşılayan ve topraklarımızda gözü olan bir milletten bahsediyoruz.  Megali İdea emellerinden olan Fener Rum Patrikhanesi’nin Ekümenikliği ve Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması hususlarında da son derece dikkatli olunmalıdır.

1993 yılından 2007 yılına kadar, Bulgar Ortodoks Kiliseleri Vakfı’nda yöneticilik yaptım. Bu süreçte Rum Patrikhanesi ve mensupları hakkında 1996 ve 2002 yıllarında iki dâvâ açtım. 1997 ve 2007 yıllarında bu dâvâların sonuçları Yargıtay’ca onaylandı ve içtihat hâlini aldı. 2007 yılındaki karar; bir anlamda  “Ekümeniklik” iddialarının çürütülmesi için en önemli dayanak oldu.

13 Haziran 2007 tarihli bu kararın; 26 Haziran’da Anadolu Ajansına düşmesi ile birlikte uzun bir haber maratonu ve uluslararası baskılar başladı. Bu karar hakkında Yunanistan’da ve Dünya Basını’nda birçok haber yer aldı. Kararın açıklanmasından bir gün sonra da Yunanistan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Yorgo Kumuçakos’un tepkisi geldi. Yorgo Kumuçakos’un bu tepkisinin ardından; Avrupa Birliği Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu üyesi Oli Rehn basın açıklamasıyla kararı kınadı, ardından Yunanistan Dışişleri Bakanı Dora Bakoyanni ve daha birçok yabancı siyasetçi de bu karara tepki verdiler.  19-20 Eylül tarihlerinde Ankara’yı ziyaret eden ABD Dışişleri Bakanlığı Siyasi İşlerden Sorumlu Müsteşarı Nicolas Burns, Rum Patrikhanesi’ne geldi ve kendisine Patrikhane hukuk danışmanları tarafından hazırlanan; bu karar hakkındaki yorumları ve ABD Başkanı’ndan istekleri içeren bir dosya verildi. Tabi dosya Bush’un masasına gitti.

Şimdi bu konularda tecrübeli biri olarak şu hususlara dikkat çekmek istiyorum: Patrik’in açıklamaları gelecek bir dalganın habercisidir ve ardından gelecek olan adımlar vardır. Bu adımların en başta gelecek olanı Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı dış baskılar artmasıdır.

Bu adamlar hiçbir sözü bilinçsiz söylemezler. Uzunca bir süredir kendilerinin ve “hukuk” danışmanlarının ağızlarına pelesenk olan bir söyleme dikkat etmeliyiz.

“Biz yaklaşık 2000 yıldır bu topraklardayız” Bunun ardından “Ekümenizm” için önemli bir argüman yaratma isteği vardır. Çünkü Rum Patrikhanesi dinî anlamda Ekümenik değildir. Bu tamamen teolojik bir konudur. Çok basit olarak bunun ispatı yapılabilir. Bu teolojik mesnetten yola çıkıldığında 1. İznik Konsili’nden (M.S. 325) itibaren kesintisiz olarak bu topraklarda faaliyette bulunduklarının altı da çizilmek istenmektedir.

Oysa kesintisizlik durumu 1024 yılında bozulmuştur. 1024 yılında Haçlı Orduları İstanbul’u ele geçirdi ve Bizans 57 yıl boyunca İznik’e sığındı. Ta ki Haçlılar kendi istekleriyle ve taş üstünde taş bırakmadan çekildiklerinde geri geldiler. Tabi Patrikhane de o zaman geri geldi.

Bu kesintisizlik söylemi üzerine yoğunlaşmak gereklidir. Ben her zaman siyasi erk kimin elinde olursa olsun, Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılamayacağını ve esas tehlike olan Ekümenikliğin, bir anlamda Ortodoks halifeliğinin bu topraklar üzerinde kurulamayacağını savunanlardanım. Beş yıl evvel de “okul açılabilir ama!” dendi. Şimdi de aynısı söyleniyor. O “ama”nın içinde yasalar ve yönetmeliklere de uyma şartları var. Zaten o yasalara ve yönetmeliklere uymak isteselerdi YÖK Yasası çıktığında, bu yasaya uymamak için okulu kendileri kapatmaz ya da süresiz tatile almazlardı. Bu konu da maalesef “Türkiye okulu kapattı“ şeklinde söylenmektedir.

Yalnız şu fevkalade önemli noktaya dikkat çekmek gereklidir. Türkiye Cumhuriyeti’nde, kabul ettirilmeye çalışılan Ekümeniklik, mâsum bir istek değildir. “Ne olur turizme faydası da olur” demek sâdece “saflık”tır. Müslüman Halifeliği’ni dahi ilga etmiş bu ülkede “Ortodoks Halifeliği” kurulması ile tamamen eş anlamlı olan Ekümeniklik yasalarımıza aykırı bir istektir. Laiklik kavramı ile de tamamen zıttır.




21 Aralık 2009 Pazartesi

"KİN KAPISI" ve "ÇARMIHA GERİLMEK"



Rum Patriği Barholomeos ile ilgili birkaç gündür çıkan haberler var. Uzunca bir süredir içerde siyasilere, akademisyenlere ve medya mensuplarına “şirin” görünmeye çalışırken, bir yandan da içlerindeki kinin hiçbir zaman bitmeyeceğini ortaya koyan bir söylemle Amerikan CBS Televizyonu’na verdiği beyanat tartışılıyor.

Nedir bu beyanatın özeti: Tek cümle ile “Türkiye’de kendini çarmıha gerilmiş hissediyorum” ve devam ediyor “Türkiye’de ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyoruz”.

Bu söylemler ilk değil ve son da olmayacak. Bu hususta yazılacak söylenecek çok söz var. Çıkacak tek sonuç içlerinde saklanan, gizlenen “KİN

Yunanistan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Grigoris Delavekuras, Fener Rum Patriği Bartholomeos'un Amerikan CBS Televizyonu’na yaptığı açıklamayı "Herkes dikkate almalı" dedi. Bu beklenen ve de bilinen tepkidir.

Yunanistan bu günkü bildiğimiz coğrafyasında tesadüfen kurulmuş bir ülkedir. Yunanistan; bir AB üyesi olmasına karşın kökten dinci bir ülkedir. Megali İdea’ya göre merkezi İstanbul olan “Büyük Yunanistan”ı kurmak iken bu amaç gerçekleşememiş ve 1814 Filiki Eterya ile başlayıp 1821’de –Yunanlılara göre- hüsranla biten maceradan sonra gelişen bir takım olaylar sonucunda kurulmuş bir ülkedir.

Yunanistan Anayasası’nda belki de başka bir ülkede örneği bulunmayan maddeler bulunur. Bunlardan 3. madde özetle şöyledir: “Yunanistan’ın resmi dini Ortodoksluktur, dinin başı Konstantinopolis’tedir (İstanbul)”

1789 Fransız İhtilalı’nı müteakiben, Avrupa’da Yunan hayranlığı ve “Yunancılık” akımı başlamıştır. Bunun tohumlarını atan Giritli bir Yunanlı olan ozan, şair “Rigas Ferreos”tur. Bu militan şair; Avrupa’da zemini hazır olan Yunan hayranlığını çok güzel kullanarak kendine önemli yandaşlar bulmuştur. Bu yandaşların en önemlisi ise şüphesiz Ferreos’tan fevkalade etkilenen ve Yunanlılara methiyeler içeren, lirik şiirler yazmış olan “Lord Bayron”dur. Rigas’ın attığı bu tohumlar meyvelerini kısa sürede vererek ortaya Yunan yandaşı olup Avrupalı soylulardan destek gören çeşitli örgütler yaratmıştır. Bu örgütlerin en önemlisi şüphesiz 1814 yılında Rus Çarı’nın, Odesa kentindeki yazlık sarayında toplanarak kurulan ve “Paramasonik” bir kuruluş olan “Filiki Eterya”dır. Yunan milli ülküsü olan “Megali İdea”ya göre Filiki Eterya; en kısa zamanda askeri örgütlenmesini de tamamlayarak merkezi İstanbul olan bir ihtilal yapmak ve “Büyük Yunanistan”ı oluşturmak amacı ile kurulmuştu.

Uzun zaman bir lider arayışında olan Filiki Eterya; örgütlenmesini sıkıntılı bir şekilde tamamlayabildiğinde artık 1821 yılına gelinmişti. Bu esnada, Rum Patrikhanesi; örgütün silah deposu halini almıştı. Padişah; bu durumu öğrendiğinde derhal Patrikhaneye bir baskın düzenledi ve aramalar esnasında önemli miktarda silahın yanı sıra; eyleme geçildiğinde kullanılmaya hazır çok sayıda sahte yeniçeri giysisi ele geçirildi. Patrik 5.Grigorios şu anda “Kin Kapısı” denen kapı üzerinde asıldı. İşte “Kin Kapısı” Rumlar ve Yunanlılarca sembolleştirildi ve o meşhur fetva verildi: “Bir Osmanlı Padişahı ya da bir Osmanlı veliahdı ya da bir Osmanlı şeyhülislamı burada (kapıda) asılmadıkça burası açılmasın…” . Aradan geçen 187 yıla rağmen bu kapının açılamamasındaki tek etken bu fetvadır. Yunanlı kaynaklardan öğrendiğimize göre; bu kapı ile ilgili özel bir ritüelin bulunduğu ve her patrik olanın, patrik olduğu gece bu kapının arkasında bu özel ritüele göre bir ayin yaparak bu yemini tekrarladığı ortaya konmaktadır.

Günümüzde, Rum Patrikhanesi’ne birçok ülkenin -başta Yunanistan ve ABD- devlet başkanları düzeyinde yapılan tüm ziyaretlerde; ziyaretçi yan kapıdan içeri alınır. Bu kapının açılması yönünde; geçmişte ve günümüzde Türkiye tarafından yapılan talepler ise daima nazikçe reddedilmektedir. O halde bizler de zaman zaman Rum Patrikhanesi tarafından gösterilen “sahte” iyi niyetli söylemlerine karşı şu soruyu onlara doğrultabiliriz: “mademki iyi niyetlisiniz, o halde adı “Kin” olan bu sembolü artık açınız.

Yunanistan’ın başşehri Kontantinopolis’tir” diyen bir milletten bahsediyoruz. İlköğretim yıllarından itibaren çocuklarına Megali İdea’yı aşılayan ve topraklarımızda gözü olan bir milletten bahsediyoruz. Megali İdea emellerinden olan Fener Rum Patrikhanesi’nin Ekümenikliği ve Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması hususlarında da son derece dikkatli olunmalıdır.
Maalesef; İstanbul’un bir yerinde adı gibi “KİN” dolu bir “KAPI” yüreğimizdeki bir hançer gibi 187 yıldan beri durmaktadır.

Şimdi bu kapının ardındaki kurumun başı da kinini kusmaya alenen başladı. “Türkiye’de kendini çarmıha gerilmiş hissediyorum” Bu devam edecek olan bir söylemin işaretidir.

Bu adamların her sözü her harfi dikkatle incelenmeli, irdelenmelidir. Bu uzun bir süreç için hazırlanmış, tasarlanmış bir söylemin kanımca bir parçasıdır. 1993 yılından 2007 yılına kadar, Bulgar Ortodoks Kiliseleri Vakfı’nda yöneticilik yaptım. Bu süreçte Rum Patrikhanesi ve mensupları hakkında 1996 ve 2002 yıllarında iki dava açtım. 1997 ve 2007 yıllarında bu davaların sonuçları Yargıtay’ca onaylandı ve içtihat halini aldı. 2007 yılındaki karar; bir anlamda “Ekümeniklik” iddialarının çürütülmesi için en önemli dayanak oldu.

13 Haziran 2007 tarihli bu kararın; 26 Haziran’da Anadolu Ajansına düşmesi ile birlikte uzun bir haber maratonu ve uluslararası baskılar başladı. Bu karar hakkında Yunanistan’da ve Dünya Basını’nda da çok haber çıktı. Kararın açıklanmasından bir gün sonra da Yunanistan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Yorgo Kumuçakos’un tepkisi geldi. Yorgo Kumuçakos’un bu tepkisinin ardından; Avrupa Birliği Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu üyesi Oli Rehn basın açıklamasıyla kararı kınadı, ardından Yunanistan Dışişleri Bakanı Dora Bakoyanni ve daha birçok yabancı siyasetçi de bu karara tepki verdiler. 19-20 Eylül tarihlerinde Ankara’yı ziyaret eden ABD Dışişleri Bakanlığı Siyasi İşlerden Sorumlu Müsteşarı Nicolas Burns, Rum Patrikhanesi’ne geldi ve kendisine Patrikhane hukuk danışmanları tarafından hazırlanan; bu karar hakkındaki yorumları ve ABD Başkanı’ndan istekleri içeren bir dosya verildi. Tabi dosya Bush’un masasına gitti.

Şimdi bu konularda tecrübeli biri olarak şu hususlara dikkat çekmek istiyorum:

Bu beklenen bir dalganın habercisidir ve ardından gelecek olan adımlar vardır. Bu adımların en başta gelecek olanı Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı dış baskılar artmasıdır.

Bu adamlar hiçbir sözü bilinçsiz söylemezler. Uzunca bir süredir kendilerinin ve “hukuk” danışmanlarının ağızlarına pelesenk olan bir söyleme dikkat etmeliyiz.

Biz yaklaşık 2000 yıldır bu topraklardayız” Bunun ardından “Ekümenizm” için önemli bir argüman yaratma isteği vardır. Çünkü Rum Patrikhanesi dini anlamda Ekümenik değildir. Bu tamamen teolojik bir konudur. Çok basit olarak bunun ispatı yapılabilir. Bunu başka bir yazımda ele alacağım. Bu teolojik mesnetten yola çıkıldığında 1. İznik Konsili’nden (M.S. 325) itibaren kesintisiz olarak bu topraklarda faaliyette bulunduklarının altı çizilmek istenmektedir. Bunu da bir başka yazımda ele alacağım çünkü çok önemli bir konudur.

Kesintisizlik durumu 1024 yılında bozulmuştur. 1024 yılında Haçlı Orduları İstanbul’u ele geçirdi ve Bizans 57 yıl boyunca İznik’e sığındı. Ta ki Haçlılar kendi istekleriyle ve taş üstünde taş bırakmadan çekildiklerinde geri geldiler. Tabi Patrikhane de o zaman geri geldi.

Şimdi dikkat! Bu kesintisizlik söylemi üzerine yoğunlaşmak gereklidir. Tipik bir Bizans oyunu devreye girdi. Ben her zaman siyasi erk kimin elinde olursa olsun, Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılamayacağını ve esas tehlike olan Ekümenikliğin, bir anlamda Ortodoks halifeliğinin bu topraklar üzerinde kurulamayacağını savunanlardanım. Beş yıl evvel de “okul açılabilir ama!” dendi. Şimdi de aynısı söyleniyor. O “ama”nın içinde yasalar ve yönetmeliklere de uyma şartları var. Zaten o yasalara ve yönetmeliklere uymak isteselerdi YÖK Yasası çıktığında, bu yasaya uymamak için okulu kendileri kapatmaz ya da süresiz tatile almazlardı. Bu konu da maalesef “Türkiye okulu kapattı“ şeklinde söylenmektedir.

Ekümenikliğin kabul edilmesinden bir evvelki adım Ruhban Okulu’nu açtırmaktır. Dikkatli olmalıyız. Dikkatli olmalıyız, çünkü dalga dalga saldırıya uğramaya başladık. Ama endişem yok! Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu saldırılara şerbetlidir.

KİN” dolu bir “KAPI”nın ardındaki o “ses” de kinini artık açıkça kusmaya başladı.

Türkiye’de kendini çarmıha gerilmiş hissediyorum” diyerek başladı.
Uyanık olalım…