6 7 Eylül etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
6 7 Eylül etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Kasım 2023 Salı

CUMHURİYET ÖNCESİNDE DEVLET ve TÜRKLÜK ALEYHİNE RUMCA YAYINLAR

 

Bu yazımızda; Cumhuriyet Dönemi öncesi İstanbul’da Devlet ve Türklük aleyhine çıkan Rumca yayınları elimizdeki kaynaklar nispetinde vermekteyiz. Yazımızda, Osmanlıcadan tercümeleri verilmiş olan; Yeni Gün, Akşam, Tasvir-î Efkâr, Duygu gazeteleri 1918-1919 yılları itibariyle çıkmakta olan ve yine ağırlıklı olarak İstanbul’da basılan, düşmanca ifadelerin yer aldığı başta Rumca gazetelerle mücadele etmekteydiler. Tabi bu yayınlar sadece bu gazetelerle sınırlı olmayıp birçok dergi de çıkıyordu.

 Kara Kitap

Rum Patrikhanesi'nin, bugüne kadar istifade ettiği, dergi kitap, broşür gibi çeşitli yayınları oldu. Bu yayınlarda, Ortodoks propagandası yapmak dışında, Türklük aleyhine de sayısız yazılar yazılmıştır. Bugüne değin Türklük aleyhine en ağır ifadeleri barındıran yayın ise “Kara Kitap” adlı bir kitaptır. Özellikle İstanbul'un işgal edildiği 1919 yıllarında, Patrikhane'nin çıkartmış olduğu Kara Kitap; içinde Türklük için en ağır eleştirilerin bulunduğu bir kitaptır. Bulunması çok güç olan bu kitap hakkında; Dimitri Kitsikis'in Yunan Propagandası adlı kitabında uzunca bir izahat bulunmaktadır. Bu kitap, o tarihteki Patrik Vekili Doroteos'un çabaları ile Rum Patrikhanesi tarafından yayımlanmıştır. Daha sonraları da, İngiltere'de, İngilizce olarak bastırılmıştır. Vatansız kalmış Yunanlılar” adlı kitabın yazarı olan A.A. Pallis; 19 Kasım 1919'da, İngiltere'de bulunan Kaklamanos'a yolladığı mektupta şunları yazmıştır: 

"Aziz dostum,

Patrikhane epey zaman önce bir siyah kitap yayımladı. Bunda 1914'ten günümüze kadar Türkiye'de Rumlara karşı işlenen cinayetler bütün ayrıntılarıyla köy, köy anlatıyor. Kitabın Rumca ve Fransızca baskıları yapılmıştır. Buralı bir Levanten tarafından İngilizceye de çevrildi. Ne yazık ki çeviri pek kötüdür. Patrikhane'deki “Vatansız Kalmış Yunanlılar Komitesi" -ki bende bu komitede krallık temsilcisi olarak bulunuyorum- çevirme işini bana verdi (ama vaktim olmadığı için) komite bu defa doğrudan doğruya size başvurmak ve bu işi orada bir İngiliz’e yaptırarak, kitaptan 1000 nüsha bastırmak konulu ricamızı size iletmekle beni görevlendirdi. Komite masraflara karşı 150 Sterlin ödemeye hazırdır.” [1]

Bu mektup Anavatandan ayrı kalmış Yunanlılar Merkez Komitesi Genel Müdürlüğü-Galata, Konstantinople başlıklı kâğıda yazılarak gönderilmiştir. Kitap; Londra'da, Black Book: Persecution Of The Greeks in Turkey  adıyla basılmış ve Londra Yunan Büyükelçiliği tarafından, batı ülkelerine dağıtılmıştır. 1000 adet olarak basılan Kara Kitap toplam 163 Sterlin'e mal olmuş ve aradaki 13 Sterlin fark Londra Yunan Büyükelçiliği tarafından karşılanmıştır.

Eklisiyastiki Alitya (Kilise Gerçeği) Gazetesi

Rum Patrikhanesi'nin seyir defterine bakıldığında Kara Kitap kadar, Türklük için ağır eleştirilerin bulunduğu birçok yayın daha yapılmıştır. Bunlardan biri de Eklisiyastiki Alitya adlı gazetedir. Uzun yıllar Rum Patrikhanesi'nin yayın organı durumunda olan bu gazetede, işgalden sonra Türkçe gazetelerde çıkan Yunan karşıtı yazılar için de bir makale çıktı. Bu makale devrin gazetelerinden Akşam'da kaynak gösterilerek yayınlandı.

Rum patrikhane sinin resmi mürevvici efkârı olan Eklisiyastiki Alitya gazetesi Türk gazetelerinin neşriyatından bahsile diyor ki:

(...) bu gazeteler aldanmasınlar. Bir milletin müsavat valileriyle iğfal edildiği zamanlar geçmiştir. Patrikhane imtiyazatının iade-i merliyeti hakkındaki vaitler artık kimseyi müteessir etmiyor. Bu nazeriyat devresi kapanmıştır. Onlar anlamalıdır ki büyük hastalıklara, müessir ilaçlar lazımdır. Bu devlet yıkılıyor. Bu köhne ve hayide vaitlerle devlet toplanamıyacaktır. Ceograti istatistikler serdi ki Türk unsurunun ekseriyeti haiz olduğuna ve binaenaleyh Rum milletinin de böyle batıl tarzı tesviyelerle idarei maslahat edilmesi lazım geldiğine kimseyi ikna edemez. Haritaları tertip edenler unutmamalıdır ki, Rum unsuru birçok yerlerde ekalliyette ise baba mirası üzerindeki tarihi ve içtimai hukukunu gaybedemez. Zira Rum unsurunun ekseriyeti haiz olmaması asırlarca müddet kan ve ateşle ve cebri ihtidalarla nüfusumuzu azaltmış olan birahmane tazyik ve takıb neticesidir. Fakat içimizden hiç biri tebdili tabüyyet etmek fikrinde değildir. Biz baba toprağına olarak saf vatanperver Ahmed Rıza beyin pek doğru olarak söylediği veçhile kendi evimizin sahibi olarak kalıyoruz ve kalacağız. Bunlar Vilson’un programı üzerinde yanlış tefsirat ve tahrifatta bulunmak suretiyle bir defa dahi Elenizmi bu kadar feci sergüzeştlerden, fedakârlıklardan ve kan imtisaslarından sonra böyle müphem ve boş cümlelerle anlatabileceklerini zannediyorlar ise aldanıyorlar…” [2]

Eglisiyastiki Alitya'nın kışkırtıcı ve olayları saptırıcı faaliyetleri, saymakla bitmez. 23 Temmuz 1909'da Mülazım Tevfik Bey'i ve bazı Ulahları (Osmanlıların, Romanya'nın yerli halkına verdikleri ad.) katleden ve Ulah muhtarı Sotir Tasyanka'nın evine ateş eden Rum eşkiyası hakkında yanlı ve hakikati saptırıcı yayınlan yapması üzerine Tasvir-i Efkâr Gazetesi şunları yazdı: 

Galiba “Eklisiyastiki Alitya” herkes katledilsin ve katillerle onların muavin ve zuhurları hiçbir güne takibata hedef olmasın fikrinde bulunuyor ki; buna teesüften başka ne denilebilir ?” 

Aynı gazetede Kilisoralı Gavril Lukaç'ın ağzından Eklisiyasti Alitya şu yazılar da vardı:

Amal Yunaniye'ye ve Bir Cinayet-î siyasiyeye dair

Rum Patrikhanesinin vasıta-î nesr-î efkârı olan “Eklisiyastiki Alitya” Gazetesinin son nüshasında münderiç ve bir takım şikâyeti havi mazbatayı okuduğum zaman muhteviyatın Kilisora talik eden kısmın garabetine hem hayret ve hem teesüf etmekle beraber efkârı umumiye-î Osmaniyeyi tenvir etmek için keyfiyeti tamamiyle izah etmeye karar verdim. An-aslı Kilisoralı olduğum ve hala mefs-î Kilisora'da mutemekkin bulunduğum cihetle silsile-î vukuatı bütün hakikatiyle erbab-ı cihetle insafın piş-i inzarına vazi etmek isterim. Maksadım Patrikhanenin efkârına tercüman olan mezkûr gazete beyanatının kariyemizin ahvali hakkında hem natamam, hem de muhalif-i hakikat oldugunu meydan-ı aleniyete çıkarmaktır.

Evvelâ bütün ahali ve memurin hükümet indinde malum bir hakikat var ise o da (...) Kilisora genç Rumlarından mürekkep bir çetenin vücududur (...) Bu çetenin icraat-ı şekavet karanesini tarih ve isim tasrikiyle birer birer tadad etmek Rum Patrikhanesinin her türlü halef-î hakikat ifaddtından münezzeh olmasını arzu ettiğimiz lisan-ı ruhaniyesinin hilaf-ı hak u hakikat neşriyatına karsı en müskit bir cevap teşkil eder.

On iki temmuz tarihiyle Kesiriyeden Patrikhaneye gönderilmiş olan mahud mektubun o nakıs ihbaratını ikmal ve itmam etmek istiyorum. Hükümet-î malıalliye aleyhindeki şikâyet Rumlaştırılma istenildikleri halde mevcudeyitlerini muhafazada ısrar eden üç olacak cemiyet-î hafiye-î Yunaniye'nin tensibiyle itlaf edilmesi üzerine hükümetçe ittihaz edilen tedabir-î ciddiye-î adliyeye Rumlar tarafından takibat namı verilmesinden münbaristir...” [3]

Özellikle, işgalden sonra, Rum basınının saldırıları had safhaya çıktı. İstanbul'da çıkan Rumca gazetelerde her gün, Türklük aleyhine çirkin yazılar çıkıyordu. Bu Rum gazeteleri, İstanbullu Rumları patrikhanenin organize ettiği yürüyüşlere davet ettiler. Rum basınının bu saldırılan en üst düzeye getirmesi üzerine: İstanbul'daki Edebiyat Fakültesi'nde okuyan bir gurup üniversiteli tarafından hazırlanan bir bildiri, durumu protesto etmek için bütün gazetelere gönderildi. 

Bu konuda, Yeni Gün Gazetesi’inde; Osmanlı Darül-fünunun Rum Matbuatına Hitabı” başlığıyla bir haber çıktı. Haberde; “Darül-fünün talebesi dün akdettikleri içtimada memleketin geçirmekte olduğu buhran karşısında duydukları teessüratı ve Rum milletinin Türklüğe ait neşriyat-ı parazkeresinden mütevellid teessüratı ber vecih-î ati kaleme almıştır.” Denilerek, fakültelilerin aşağıdaki bildirisi yayımladı. Bildiride, belirli bir nezaket içinde fakat sitem dolu ifadeler yer aldı. 

Edvar-ı zafer ve felaket ol hadisatdır ki her milletin sernevüşt-î tarihîsinde birbirini takip eder. Hezimet karşısında sabır ve tahammül asil milletlerin hasais-î hulkiyesindedir. Osmanlı tarihinin bu elim sahifesi üzerinde aynı toprak ve aynı mukadderat ile birbirine merbut olan anasırın müşterek telehhüfatını ve hiç olmazsa ketm-î sürürunu talep etmek mukaddes bir hakkımızdır. Hasisa-î medeniyetten en uzak akvamda bu tabii hadesei ruhiyenin şahidi olmak kadar basit bir şey mutasavvur olamaz. Bir takım pespayelerin tezahürat-ı eserretkaranesi alîkadr milletimizin sükûn ve vakarı önünde avave-î kilap kabilinden iz bırakmaz, gelir mahvolur. Fakat matbuat oldukça payidar bir hayata malikdir. Bilhassa Rum tabaka-î münevver esinin makes-î tefekküratı olan Rum matbuatını ve bunu mizahi olan karikatürlerle imlayı sahaif eden kısmının daha dürbin, daha hattırşinas, hepsinden ziyade musibet zamanlarında milletlerin ahval-î ruhiyesinde daha vakıf görmek isterdik. Öyle hareket edelim, yazalım ki, o paçavralar atiyen bu toprak üzerinde birbirimizin yüzüne baktığımız zaman nasiye-î tesanüdümüze kirli bir perde çekmesin. Bu hususta hükümet-î hazıremizin nazar-î dikkatini celbetmekle beraber tekrar ederiz ki, milletler hakk-ı hayata ve binaenaleyh bir tarihe maliktir ve tarifi idbar ve ikbal devirlerinin hikâye-î tevalisinden başka bir şey değildir.

Edebiyat Şubesi”  [4]

Türk Düşmanı Rum Gazeteleri: Estiya, Kosmos, Amaliya, Patris, Teoglogos

O dönemde İstanbul ve İzmir'de çıkan Rumca gazetelerin ve dergilerin yanlı ve gerçekleri çarpıtıcı yayınları ile ihanetlerinin örnekleri saymakla bitmez. Örneğin; Yeni Gün Gazetesi İzmir muhabirinin bildirdiğine göre; Estiya adlı gazetenin bir nüshasında şu haber çıkmıştır:  

Rum Matbuatının Hezeyanları Devam Ediyor.

Türklerle Rumlar arasında mevcut olan ırkî ve mezhebi münaferat eski ananedir. Sabık ihtilafat-ı siyasiye Türkler tarafından intikap olan suiistimalat ile bu kadim ananeye inzimam ederek tezaüf eylemiştir... “Türkler badema umur-ı idareyi erbab-ı iktidarın (Rumların demek olacak) eline bırakmalıdırlar” Türkleri istihlaf hakkı, kavanin-î tarihiye ve tabiîyeye göre Yunanlılara aittir. Tabiatın amir bulunduğu ve tarihin de tasdik eylediği bu nevi icabatı tağyir ve tadil edecek bir kuvvet mutasavver değildir. Türkler dedikodudan feragat ederek bize iltica ederlerse daha iyi bir iş yapmış olacaklardır.”  

Kosmos Gazetesi:  “Türklerin silahlanmasından Yunan cemaati meyustur. (…) Pek çok Müselmanlar iki üç revolver taşıyorlar Bu teraliatın maksad-ı kışrı ne olduğunu daha ziyade izaha lüzum görmüyoruz." ve “Şehrimizde ahvali meşkûk mehafilde alaim tehtit görülmektedir. Bu muvakkat günlerde hürriyet ve istiklal ağacını yeniden kanla sulamaya hazırız ”

Amaliya Gazetesi Türkler bizi tehdit ediyor” başlığıyla yazdığı bir makalede şu lisanı kullanmıştır: Türkler Yunanlıları tehdit 'ediyorlar. Hâlbuki Yunan kanı akmadıkça amal-ı milliyenin husulpezir olmayacağını Türk istilasından yevm-î  halasa kadar akan Yunan kanı göstermektedir. Milletü vatan için fedakârlığı katlanmak lazımdır.

Patris Gazetesi: Dünyada büyük milletlerin akıttıkları kanlar esasat-ı hürriyeti temin eder!” [5]

Yunan gazetelerini alıntı olarak veren Yeni Gün Gazetesi, bir başka Türk gazetesi olan Duygu'nun anlamlı manşetini de bu nüshasında verdi.  “Hükümet yok mu?  [6]

Teoglogos Gazetesi'nde ise; Helenizm’in rengi olan, mavi bir resimde Wilson’un Attığı bir gülleden Venizelos şeklinde bir görüntü çıkarak bunu Ayasofya Camii'nin kubbesine oturtmuştur. [7]

Rum Patrikhanesi'nin Yayın Organı: “Ortodoksia”

Patrikhane'nin, bir başka yayın organı da Ortodoksia adlı dergidir, bu dergi 1930’lu yıllarda İstanbul'da çıkmakta idi. Derginin ön kapağının üstünde: “Ortodoksia. Ahlaki ve dini risale. İmtiyaz sahibi: Hristopolis Metropoli'ti Meletios Lukakis ve adres olarak: Mahal idare Fener Rum Patrikhanesi yazılmıştır. Kapağın altında ise Rumca olarak Ekumenikon Patriarhion yazılıdır. Kitabın arkasında da, Fransızca olarak: Patriarcat Ecumenique Stamboul Phanar yazılıdır. 

Eskiden İstanbul'da çıkan Ortodoksia dergisi şu anda Yunanistan'da çıkmaktadır. Ancak dergide; Yayın Kurulu olarak İstanbul’daki Sen Sinod dini meclisinin üyesi olan papazların adları yer almaktadır.  Neden artık burada çıkarmadıklarını anlamak için dergiyi okumak yeterlidir!  Dergide devamlı olarak,  İstanbul için; Konstantinopolis ve Rum Patrikhanesi için de Ekümenik Patriklik (OIKOYMENIKON PATRIARXEION) yazılmaktadır.

NOT: Fotoğrafta; “Ortodoksiya” adlı derginin 1940  yılında İstanbul’da ve 1998 yılında Atina’da çıkan iki sayısının kapağı görülmektedir.

http://www.21yyte.org/tr/


[1]  Prof. Dr. Dimitri Kitsikis: Yunan Propagandası, Çev. Hakkı Devrim, Kaynak Kitaplar Yayınevi, 1964 s.112

[2]  4 Kasım 1918 Akşam - Eglisiyastiki Alitya'dan alıntı. 

[3]  6 Eylül l909 Tasvir-i Efkâr       

[4]  28 Teşrinisani (Kasım) 1918 Yeni Gün

[5]  28 Teşrinisani (Kasım) 1918 Yeni Gün 

[6]  28 Teşrinisani (Kasım) 1918 Yeni Gün

[7]  Prof. Dr. M. Tayyip Gökbilgin, Milli Mücadele Başlarken, s.5

 

14 Mart 2014 Cuma

1964’TE TÜRKİYE’DEKİ YUNANLILARIN SINIR DIŞI EDİLMELERİ



Geçtiğimiz günlerde Babil Derneği (Bağımsız Araştırma Bilgi ve İletişim Derneği) tarafından, Tophane Lüleci Hendek Caddesi’ndeki eski Tütün Deposunda “20 Dolar 20 Kilo”  adlı 30 Mart’a kadar devam edecek olan bir sergi açıldı. 1964’te Türkiye’de yaşayan Yunanistan vatandaşlarının toplu olarak sınır dışı edilmelerinin 50. Yılı vesilesi ile düzenlenen 20 Dolar 20 Kilo Sergisi ile birlikte birçok medya organında “Bilinmeyen sürgün” ya da “1964 sürgününün gizli yönleri” şeklinde başlıklar çıktı.

15 Mart Cumartesi saat 16'dabahsi geçen sergi mahallinde; “İstanbul'un Son Sürgünleri” başlıklı, Rıdvan Akar, Cengiz Aktar, Ceren Sözeri, İlay Örs, Samim Akgönül, sürgün mağduru olarak lanse edilen; Dionysinos Angelopoulos ve Eirini Fragkou ile İstanbullu Rumların Evrensel Federasyonu’nu temsilen Mihail Mavropoulos’un konuşmacı olarak katılacağı bir panel de düzenlenecektir.

Babil Derneği yetkililerine göre; “Yakın tarih bildiğiniz gibi değil, size anlatıldığı gibi değil.”dir… Babil Derneği; 1964’te Türkiye’de yaşayan Yunanistan vatandaşlarının toplu olarak sınır dışı edilmesini bir “Tehcir” olarak kabul etmektedir ve önümüzdeki Ekim ayında Bilgi Üniversitesi’nde bu konuda ayrıca uluslararası bir konferans da tertipleyeceklerdir.

Geçtiğimiz yüzyılda Dünya’nın birçok yerinde maalesef trajediler yaşanmış ama bu trajedileri yaşayanlar ile yaşatanlar bir noktada barışmaya çalıştılar. Bu konuda; Nazilerin Yahudilere yaptıkları ya da Amerika’nın Japonya’ya attığı atom bombalarını ve daha birçok örnekleme yapmak mümkün…

Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye’de yaşanan “Varlık Vergisi” ile “6-7 Eylül Olayları” da bu bağlamda gerçek birer trajedidirler ve bunu birçok yazımızda vurguladık.

1942’deki  “Varlık Vergisi” TBMM’de kabul edilmiş, kanunla salınmış bir vergidir ve iç kamuoyu ile uluslararası platformlardaki tepkilerin neticesinde kaldırılmış, ancak yürürlükte kaldığı sürede yaşananlardan ötürü ardında binlerce mağdur bırakmıştır.

1955’teki “6/7 Eylül” olaylarının boyutu ise ancak devletin bazı katmanlarının organizasyonu ile oluşabilecek mahiyettedir ve bu hadise de ardında binlerce mağdur bırakmış, hatta bu olayların ardından küserek Türkiye’den göç eden bir dalga da yaratmıştır.

Bu her iki olay da Türkiye’nin ayıbıdır ve tabi ki bunların yaşanmaması gerekirdi. Göz ardı edilmemesi gereken ise bu her iki trajedinin de Türkiye tarafından kabul edilmiş ve mağdurlarına özür ile tazminatların ödenmiş olduğudur.

Son yıllarda Varlık Vergisi ile 6/7 Eylül hadiselerinin yanı sıra başka iki husus kullanılarak Türkiye hakkında gerçek bilgilere haiz olmayan iddialar ortaya atılmaya başlandı. Bunlardan biri 1923/24 Mübadelesi ve diğeri de 1964 sürgünleridir.


1923/24 MÜBADELE-İ AHALİ

Nüfus Mübadelesi; Lozan Anlaşması’nın ardından Lozan’da taraf olan ülkelerin ve Türkiye ile Yunanistan’ın da karşılıklı anlaşmalar çerçevesinde kabul ve birlikte uyguladıkları bir nüfus değiş tokuşudur ve BM’nin oluşturduğu, “Mübadele-i Ahali Komisyonu”  tarafında organize edilerek uygulanmıştır.

Mübadele kapsamında; Yunanistan’da yaşayan Türk asıllı Yunanistan vatandaşları ile Türkiye’de yaşayan Rum asıllı Türk vatandaşlarının değiş tokuşu sağlandı. Batı Trakya’da yaşayan Türkler ile İstanbul, Gökçeada ve Bozcaada’da yaşayan Rumlar bu mübadeleden muaf tutuldular. Bu göç vesilesiyle mağdur olanların sayısı çok fazladır ama oluşan mağduriyetlerde tek başına Türkiye suçlanamaz ve bu bağlamda Mübadeleyi Türkiye’nin yarattığı bir trajedi olarak kabul ve lanse etmek ise tam anlamıyla bir haksızlıktır. Çünkü ahali değiş tokuşunu gerçekleştirmek üzere kurulan uluslararası komisyonda; Türkiye ve Yunanistan taraflarını temsilen dörder kişi ile BM tarafından, (1.Dünya Savaşı’na katılmamış ülkelerden) seçilen üç kişi görevlendirilmiş ve adına kısaca “Karma Komisyon” denilmiştir.

Karma Komisyon görevini 8 Ekim 1923’ten, 21 Haziran 1924’e kadar Atina’da daha sonra ise İstanbul’da sürdürmüş, mübadelenin tamamlanması üzerine de BM tarafından feshedilmiştir.


1964 SÜRGÜNLERİ

Yazımızın ana konusu, 1964’te alınan bir kararla Rumların, Türkiye’den gönderilmeleridir.  Nasıl ki Lozan’dan sonra ahali değiş tokuşu, uluslararası anlaşmalar çerçevesinde gerçekleştirilmiş ise 1964’te de aynı şekilde ve uluslararası anlaşmalar çerçevesinde, Türkiye’de yaşayan Yunanistan vatandaşları, 1930 yılında Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanan “İkamet Ticaret ve Seyrisefanin Anlaşması”nın iptal edilmesi üzerine sınır dışı edildiler.

Tabi ki 1964’te de çok sayıda mağduriyet oluştu ama bu olayı tam bir perspektif ile irdelemeden, sadece 16 Mart 1964’te başlayan sınır dışı işlemini ele alarak Türkiye’yi suçlamak ve bunun adına “zorunlu göç” ya da “sürgün” demek haksızlıktır. 1964 ile ilgili hakikati aşağıdaki şu iki cümle ile özetlemek mümkündür:

Türkiye 1964’te kendi vatandaşları olan Rumları sınır dışı etmedi!

Türkiye 1964’te Yunanistan vatandaşlarını sınır dışı etti!

Sürgün tanımlaması; bir ülkenin kendi vatandaşı olanları hudut dışı etmişse kullanılabilir. Her ülkenin toprakları üzerinde yaşayan kendi vatandaşı olmayan kişiler için ikamet izni vermemek, yenilememek ve gerektiğinde sınır dışı etme hakkı uluslararası kurallar gereği vardır.

Burada şu gerçeği de göz ardı etmemek gerekiyor: Tabii ki 1964’te TC vatandaşı olduğu halde mecburen gidenler de oldu. 1930’dan itibaren Yunanistan vatandaşları ile Rum asıllı Türk vatandaşları arasında evlilik yolu ile yoğun aile bağları oluşmuş durumdaydı ve bu tür ailelerin bireylerinden olup zaruri olarak Türkiye’den ayrılanlar da azımsanamaz.

Yazımızın devamında anlaşılacağı gibi; Türkiye ile Yunanistan arasında, Kıbrıs dolayısı ile bir “Savaş Hâli” mevcuttu. Bu bağlamda hükümetin esas amacının, etnik olarak sadece Yunanlı olanların sınır dışı edilmelerini amaçladığı görülmektedir.

(Yazarın Notu: 1993 ile 2007 yılları arasında Bulgar Ortodoks Kiliseleri Vakfı’nda yönetim kurulu üyeliğimiz oldu. Bu süreçte vakıf belgeleri arasından anladığımız üzere sınır dışı işleminin sadece etnik olarak Yunanlı olanlara yönelik olduğu anlaşılmaktadır.)  

İstanbul’daki Bulgar Cemaati’nin mensuplarının büyük bölümü geçtiğimiz asırda Yunanistan’daki Ege Makedonya’sından gelerek İstanbul’a yerleşmiş kişilerdir. Bunların bir kısmı Türkiye’ye Yunan pasaportu ile gelmişler ve süreç içinde TC olmak için talepte bulunmamışlardır.

1964’te Türkiye’deki Yunan vatandaşlarının ikamet tezkereleri uzatılmayarak sınır dışı edildiklerinde bu kişiler, Bulgar Kilisesi’nden etnik açıdan Yunanlı olmadıklarını gösterir belgeler alarak ve bunları ilgili makamlara sunmak suretiyle sınır dışı edilmemişlerdir. Hatta Türkiye Cumhuriyeti daha sonra özel bir kararname çıkartarak, Yunanistan vatandaşı olan Bulgar Cemaati mensuplarına kısa sürede Türk vatandaşlığı vermiştir.

1964’te Yunanistan ile Türkiye; Kıbrıs’tan ötürü savaşın eşiğindeydiler. Böyle bir ortamda Türkiye’nin Yunanistan vatandaşlarının ikamet tezkerelerini iptal ederek sınır dışı etmesine neden olan başka hususlar da var! Bunların en büyüğü Aralık 1963 sonunda Kıbrıs’ta,  Rumlar tarafından tarihe “Kanlı Noel” olarak geçen trajik katliamdır.

20 Aralık’ta, Kıbrıs’taki Türk köylerinde çok sayıda katliam yaşandı. “24 Aralık Noel Gecesi” Binbaşı Nihat İlhan’ın savunmasız ailesi; eşi Mürüvvet, küçücük evlatları Kutsi, Hakan ve Murat “Dînî Bütün Hıristiyanlar” tarafından hunharca katledildiler!

Bir banyo küvetine sokularak katledilen bu insanların fotoğrafı Türkiye’de ve Dünya’da büyük infial yarattı. Bu olaydan sonra Kıbrıs’ta 103 köy boşaltıldı toplamda 25 Bin kişi gerçek anlamda kendi vatandaşı olduğu ülkeden “sürgün” oldu.  Bu trajik olayın fotoğrafı ise yıllarca akıllardan çıkmadı ve Kıbrıs ile ilgili her olumsuzlukta medyada kullanıldı. (Örnek: 22 Aralık 1985 Milliyet)

Bu arada 1964 başında bir başka gelişme de olmuş ve Beyoğlu’nda gizli faaliyet gösteren bir Yunan derneği ortaya çıkarılmıştı. Derneğin adı; “Elliniki Enosis” yani “Helenik İlhak”tı.  “Enosis” yani “İlhak” Kıbrıs’ın Yunanistan’a katılmasının simgesel söylemidir.

Kıbrıs Başpiskoposu olmadan önce İngiltere’nin Başpiskoposu olan ve Kıbrıs’a gittiğinden sonra katliamları tetikleyerek tarihe “Kanlı Papaz” olarak geçen “Makarios” da bu yöntemi daha önce kullanmış, İngiltere’de yaşayan Yunanlılardan zorla bağış adıyla haraç topladığı için ülkeden kovulmuştu.

Aynı yöntemin İstanbul’da da gerçekleştirildiği bu derneğin deşifre olmasıyla ortaya çıkınca ortam daha da gerildi. Savaşın eşiğine gelinmiş bir ortamda; Türkiye’de böyle bir adla gizli faaliyet gösteren ve kayıt dışı makbuzlarla Rum Cemaati’nden bağış ya da haraç toplayan bir derneğin varlığı İsmet İnönü Hükümeti’ni harekete geçirdi. Derneğe yapılan baskında binlerce bağış sahibinin adı ortaya çıktı ki bunların büyük bir kısmı Türkiye’de 1930 Anlaşması’na istinaden ikamet eden ve TC vatandaşı olmayan Yunanlılardı.

13 Mart 1964’te ise ortam daha da gerildi! Kıbrıslı Rumlar muhasara altında tuttukları Türk köylerine insani yardım gönderilmesini engellemeye başladılar ve 10 Türk köyüne daha saldırdılar.

Bu olay artık bardağı taşıran son damla oldu ve Türkiye; “İkamet Ticaret ve Seyrisefanin Anlaşması”nı, 1930 yılında Türkiye adına imzalayan İsmet İnönü’nün bizzat verdiği bir önerge ile feshetti. Böylece Yunanistan vatandaşı olanların sınır dışı edilme işlemleri başladı.

1964 Sürgünleri; sürgün değildirler. Günün savaş şartları çerçevesinde, kendi vatandaşı oldukları ülkeye sınır dışı edilen Yunanistan vatandaşlarıdır.

5 Şubat 2013 Salı

DARICA’DA DA HELENİK ÇALIŞMALAR BAŞLADI


Özellikle geçtiğimiz yıllarda azınlık cemaatlerinin lehine fevkalâde iyileştirmeler yapılmasına ve konuya devletçe son derece pozitivist yaklaşılmasına karşın Türkiye azınlıklar açısından kötülenmektedir. Devletin azınlık vakıflarına ve Rum Patrikhanesi’ne karşı attığı her olumlu adım sonrasında ya verileni küçümseyen ya da daha fazla edinimler elde etmeye yönelik olumsuz açıklamalar, başta Rum Patriği Bartholomeos olmak üzere dile getirilmektedir.

Azınlıklar ile ilgili Türkiye’yi yıpratma çalışmaları arasında Lozan Barış Antlaşması ve sonrasında gerçekleştirilen mübadele de yer alıyor… Sanki Lozan’dan sonra Türkiye kendi başına bir mübadele gerçekleştirmiş gibi ifadeler içeren söylemler medya ve sosyal medyada sıkça görülüyor. Bu makalemizde mübadeleyi esas alarak ve ne anlama geldiğini kısaca irdeledikten sonra 15 Şubat’ta yapılacak bu tarz yeni bir yıpratma faaliyetini ele almaktayız. 

Bazı çevrelerce de desteklenen bu yıpratma faaliyetleri, ne yazık ki entelektüel ve akademik çevreler ile medyada da yandaş bulmaktadır. Örneğin, Mart 2009’da TESEV Vakfı tarafından Avukat Kezban Hatemi ve Dilek Kurban imzasıyla sunulan bir rapor yayınlandı ve bir panel ile tanıtıldı ve ayrıca kitapçık olarak çok sayıda basılarak ücretsiz olarak da dağıtıldı.  Raporun ilk cümlesi şöyledir: Türkiye Cumhuriyeti ile yaşıt olan “azınlık sorunu”, Lozan Antlaşması’nın imzalandığı 1923 senesinden bu yana ülkenin temel siyasi meselelerinin başında yer almaktadır. 

Mademki “Azınlık Sorunu” Lozan Antlaşması ile başladı ya da oradaki yazılı metinlerde azınlık kavramı ile çelişen hususlar var. O antlaşmayı imzalayan on kusur devlet hakkında niye bir serzeniş yok? Suçlu salt Türkiye midir?

İngiltere, Fransa, İtalya Japonya Lozan Konferansı’nın toplanması çağrısı yapan ülkelerdir. Yunanistan, Romanya, Sırp-Hırvat-Sloven Devleti ve Amerika Birleşik Devletleri ile Türkiye ise konferansa çağırılan ülkelerdir. Atatürk’ün talimatlarına uygun olarak İsmet İnönü’nün Lozan’da büyük mücadele verdiği her ne kadar hakikat ise Lozan’da Türkiye’nin isteklerinin tam olarak karşılanmadığı da bir hakikattir.


30 Ocak 1923 tarihinde, Lozan’da “Yunan ve Türk Halklarının Mübadelesine İlişkin Sözleşme ve Protokol” adlı bir anlaşma imzalandı. İngiltere’yi temsil eden Lord Curzon’un deyimiyle “Halkların Ayrışması” aslında 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı’nın ardından gerçekleşen görüşmelerde ortaya atılmış bir Avrupa fikridir. 19 maddeden müteşekkil olan bu anlaşmadan başka bir de “Sivil Rehinelerin Geri Verilmesine ve Savaş Tutsaklarının Mübadelesine İlişkin Türk Yunan Anlaşması” imzalanmıştır. Avrupa devletlerinin dayatmasının önemli derecede rol aldığı ahali mübadelesi anlaşmasını yürütmek ve mübadillerin mallarını karşılıklı tasfiye etmek için bir Karma Komisyon teşkil edildi. Türk ve Yunan taraflarınca dörder kişi ve Milletler Cemiyeti’nden üç kişi olmak üzere 11 kişi tayin edildi. 8 Ekim 1923 ile 21 Haziran 1924 tarihleri arasında bu komisyonun çalışma merkezi Atina oldu. Daha sonra da tasfiyenin sonuçlanmasına kadar İstanbul’da çalıştı. İstanbul, Gökçeada ve Bozcaada Rumlarına karşın Batı Trakya Türkleri mübadeleden muaf tutuldular. Zira Fener Rum Patrikhanesi’nin İstanbul dışına çıkmaması için Batı Trakya Türklerinin, İstanbul Rumlarına karşı rehin olduğunu söylemek de mümkündür. 

Mübadil olmak elbette güzel bir durum değildir. Zira kişinin doğduğu, yaşadığı coğrafyadan başka bir coğrafyaya göç etmesi söz konusudur ve göç edip etmemeye karar vermeye de mübadilin hakkı yoktur. Her iki taraftan onbinlerce aile sefil olmuşlar, tasfiye kurullarının karşılıklı mal takası olsa da mağdur olmuşlardır. Aradan geçen doksan yıla rağmen mübadelenin öyküleri hâlâ hafızalardadır. Yaşananlar gerçektir ve acıdır ama müsebbibi kesinlikle Türkiye değildir…

Türkiye’de mübadele ile ilgili bazı oluşumlar, dernekler kurulmuştur. Bunların arasından Lozan Mübadilleri Vakfı’nı en önemli oluşum olarak gösterebiliriz. Yunanistan ise bu konuda çok daha aktif bir çizgide oldu.

Örneğin, Atina'daki “Küçük Asya Araştırma Merkezi” (Κέντρον Μικρασιατικών Σπουδών) zaman içinde bu konudaki en önemli arşive sahip oldu. Yunanistan’da halen yüzlerce mübadil derneği v.s. oluşum bulunmaktadır ve bunlar her fırsatta Türkiye aleyhtarlığı yapmaktadır. 

Anadolu’nun metruk yerlerinde dört duvar kalmamış kiliselerin arsalarında Rum Patriği’nin de bizzat katıldığı ayinler yapılmakta ve bu ayinler için Yunanistan’da turlar düzenlenmektedir. Kısa bir süre önce Kütahya’da da aynı şekilde Bursa Metropoliti tayin edilen ve aynı zamanda Heybeliada Ruhban Okulu’ndan da sorumlu olan Elpidophoros Lambriniadis’in yönetiminde ayinler yapıldı.

10 Mart 2012’de  “Habertürk Televizyonu”nda, “İstanbullu Rumların Evrensel Federasyonu” Başkanı Prof. Nikolaos Uzunoğlu’nun ağzından ortaya konan “İstanbullu Rumlar Vatandaşlık İstiyor” talebi ile de şaşkınlığa uğramıştık. Sonradan anlaşıldı ki mübadele ile giden Rumların ikinci ve üçüncü kuşaklarının talebiydi.

Mübadelenin acı ama gerçek olduğunu yukarıda yazdık. Bir başka gerçek de Avrupa devletlerinin dayatmasıyla gerçekleşen mübadele esnasında mal takasının da “Karma Komisyon” tarafından gerçekleştirildiği ve bu komisyonun en önemli çalışma süresinin de aslında komisyon merkezinin Atina’da bulunduğu 8 Ekim 1923 ile 21 Haziran 1924 arasındaki zaman dilimi olduğudur.
Ancak Yunanistan’daki mübadil dernekleri, vakıfları bu gerçeği kabul etmemekte ve Türkiye’yi suçlamaktadırlar.

Yunanistan İstanbul Başkonsolosluğu ve  Rum Cemaat Vakıfları Destekleme Derneği,  15 Şubat Cuma saat 19.00’da İstiklal Caddesi No 60’ta bulunan Yunanistan İstanbul Başkonsolosluğu’na ait Şişmanoğlu Binası’nda Grigoris Oikonomidis’in “Unutulmayan Darıca” adlı bir belgeselinin ilk gösterimi yapılacaktır. 

Senaryosu: Grigoris Oikonomidis, Anlatımı: Andreas Marianos, Kamera: Vaios Syrros ve Grigoris Oikonomidis, Müziği: Kiriakos Kailaitzidis olan belgesel 90 dakikadır.

Belgeselde;  Bizans'ın bir ilçesi olan Darıca’nın antik çağlardan günümüze kadar tarihsel gelişimi ve  yerleşkelerin günlük yaşamlarını gösterilecek, bölgenin jeomorfolojisi ve mimarlık geleneğini kapsamlı bir şekilde sunulacak, din hayatı, eğitim halk ile deniz arasındaki ilişki, meslekler, sosyal ve ekonomik hayat ele alınacaktır. 1922 yılı Eylül ayındaki Küçük Asya Felaketi  (Yunanlılara göre; Anadolu’daki Yunan mağlubiyetine verilen ad.) sırasında şehrin hızlıca terk edilmesi detaylı bir şekilde belgeselde aktarılmaktadır.
Elimizde de bu bulunan belgeselin fragmanında çok sayıda yaşlı Yunanlı konuşturularak yine karalama yapılmaktadır.

Bursa Metropoliti Elpidophoros Lambriniadis’in Bursa, Tirilye, Mudanya ve Kütahya’daki geçtiğimiz iki yıl içindeki faaliyetleri ile ilgili çok makale yazdık. Kütahya bu faaliyet alanlarına son eklenen ilimizdi…

Anlaşılıyor ki bundan sonra Darıca ve İzmit ile ilgili de yazma gereği doğacaktır…

 

1 Şubat 2013 Cuma

RUM PATRİKHANESİ’NİN RUHBAN OKULU DEZENFORMASYONU


Geçtiğimiz günlerde, Vakıflar Meclisi’nin, Ruhban Okulu’nun civarındaki 190 dönüm koruluğu Aya Triada Manastırı Vakfı’na iade etmesi Yunan/Rum camiasında çok büyük sevinç yarattı. Rum Patriği Bartholomeos, Agos’a verdiği röportajda, Ruhban Okulu’nun kapalı olmasının kendilerinin en büyük sorunlarından biri olduğunu söyledi.

Hükümet umut vaat etmekle yetiniyor” diyen Bartholomeos’un, “1844’ten 1971 yılına dek eğitim veren Ruhban Okulu’muz insanlığın gelişimine katkıda bulunan pek çok mezun verdi. Bu okulu Atatürk kapatmadı, İnönü kapatmadı, Menderes kapatmadı fakat 1971’de Nihat Erim’in döneminde bir haksızlığa maruz kaldık ve okulumuz kapatıldı. Bu haksızlık hâlâ devam ediyor. Hükümet yetkilileri bize haklı olduğumuzu söylemekle ve umut vaat etmekle yetiniyor.” dedi.

Tabi ki Patriğin bu sözleri gerçeği yansıtmamaktadır! Zira bu okuldaki eğitime, 1971’de çıkan YÖK Yasası’na bağlanmak istemedikleri için kendileri ara verdiler ve her fırsatta bunu Türkiye’nin kapattığı şeklinde antipropaganda aracı olarak kullandılar. Yazılarımızda sıkça vurguladığımız gibi Patrikhaneye ne kadar hak verilirse verilsin daha fazlasını istemektedirler ve her verilen hak sonrasında, buna bir teşekkür edecekleri yerde mutlaka bir serzeniş ya da kötüleme söyleminde bulunmaktadırlar.

Metropolit Elpidophoros Lambriniadis de kısa bir süre önce aynı gazeteye “Ruhban Okulu’nun açılması talebimizde geri adım atmayacağız.” demişti. Özellikle Elpidophoros Lambriniadis kaynaklı olarak son haftalarda çok yoğun bir şekilde Ruhban Okulu’nun açılmasına yönelik ve yasal prosedürü saptırarak yapılmış beyanatlar bulunmaktadır. Bu konuda yapılan eleştirilere ise “Bir takım medya ajanları” nitelemesi de yapılarak “Ortodoks Cemaati’nden Lambriniadis’in açıklamalarının çarpıtılmasına tepki” başlığı ile Hıristiyan forumlarda çok sayıda yazı çıkmıştır. Yazının ilk paragrafı şöyledir:

Sevgili kardeşler, son zamanlarda Sayın Bursa Metropoliti Elpidophoros Lambriniadis hazretlerini bazı medya ajanları hedef almıştır. Ve metropolit hazretlerinin söylediklerini saptırarak ona karşı kin dolu pis bir kampanya başlatmışlardır. Buna yönelik metropolitimiz Anadolu Ajansı’na bir röportaj vererek ve ona karşı olan saptırmaları sona erdirmiştir. Bilgilerinize…

Aralık ayının sonunda, T.B.M.M.’ne gönderilen bir tasarı ile üniversitelerde yeni bir açılım sağlanmak istenmektedir. Yüksek Öğretim Kurumları ve Teşkilat Kanunu’nda değişiklik öngören bu tasarı ile Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi kurulması ve üniversitede İslam Araştırmaları Enstitüsü’nün yanı sıra bir de “Dini İlimler Fakültesi” açılması öngörülmektedir. Bu fakültede farklı dinlerle ilgili kürsüler kurulması ve Türk vatandaşı Hıristiyanların bu okuldan faydalanması öngörülmekte ve bu üniversiteye 60 profesör, 75 doçent, 100 de yardımcı doçent olmak üzere 520 kişilik kadro ihdas edilmesi düşünülmektedir.

Bu ilk anda kulağa hoş gelen ve anlık bir tepki verilmeden önce iyice irdelenmesi, bu okulun neler getireceğini, nasıl katkı ve faydalar yapabileceğini ve varsa tabi ki de öneri getirilmesi icap eden bir pozitif gelişmedir. Nitekim Türkiye Ermenileri Patrikhanesi Ruhani Kurul Başkanı Başrahip Tatul Anuşyan, sunulan tasarının umut verici olmakla birlikte akıllarda bazı soru işaretleri uyandırdığını da ifade ederek şunları söylemiştir:

Her ne kadar umut veren bir uygulama olsa da, bazı tasarılar gibi havada kalma riski var. Başta umut verici gözüküyor ancak zamanla pürüzler ortaya çıkıyor ve ‘Bunu da yaptık’ diyerek bir maske süsü veriyorlar. Örneğin dersleri kim verecek? Bu bir soru işareti. Türkiye’de Hıristiyanlık konusunda bilgi sahibi insan vardır ancak bunu öğretecek, konu hakkında öğrencileri bilgilendirecek insan sayısının çok olduğunu sanmıyorum. Dediğim gibi, umut verici ama sonuçlarını zamanla göreceğiz.

Türkiye Ermenileri Patrikhanesi Ruhani Kurul Başkanı Başrahip Tatul Anuşyan’ın bu yaklaşımına pozitif bir gözlükle bakarak, en azından ileriye yönelik istişareye açık ve ihtiyaçlar doğrultusunda karşı öneriler de yapmaya hazır bir söylem olarak bakıyoruz. Tabi ki bu güne değin böyle bir ihtiyacın karşılanmasına yönelik bir yüksek eğitim kurumu bulunmamaktadır ve Sayın Anuşyan’ın konuya ihtiyatla yaklaşmasını son derece doğal olarak görmekteyiz.

Rum Patrikhanesi’nin, uzun zamandır süregelen, Ruhban Okulu’nun açılması için Türkiye’ye yaptıkları/yaptırdıkları baskıyı ise yukarıdaki gibi sadece dini eğitim ihtiyacına matuf bir istek olarak telakki etmemiz mümkün değildir. Zira Heybeliada Ruhban Okulu Müdürü Elpidophoros Lambriniadis’in ağzıyla hemen bu olumlu yaklaşıma tepki verilmiştir.

Aslında birkaç yıldan bu yana Hıristiyan eğitimini de içinde barındıran bir yüksek okul açılmasının önünü kesen Rum Patrikhanesi ve Patrikhane’nin Ruhban Okulu’nun açılması için yaptığı dayatmasıdır.

Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması dini eğitim ihtiyacının karşılanması için değildir. Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi bu okulu YÖK Yasası dışında özel bir statü elde edebilmek için kendileri kapatmıştır. Bu okulda öğrenci olabilecek gençler Türkiye’deki Rum Cemaati içinde yoktur. Olsa da bir elin parmaklarını geçmeyecektir. Cemaatin sayısı -her ne kadar kendilerince dört bin olarak telaffuz edilse de- Rum etnik kökeninde olanları esas alırsak binbeşyüzün altındadır.

Peki, bu okulda okuyacak öğrenci nerede? Bunun cevabı hazırdır! “Getirtiriz!”

Peki, bu okulda eğitim verecek kadro nerede? Bunun da cevabı hazırdır! “Onu da getirtiriz!

Hükümetin, Heybeliada’daki Ruhban Okulu’nun açılması talebine karşılık olarak bu yeni üniversiteyi adres göstermesi karşısında, Ermeni Cemaati gibi ihtiyatla da olsa en azından olumlu bir adımla yaklaşılmamasının nedeni; Rum Patrikhanesi cenahının bu şekilde açılacak bir okulun dini eğitimi sağlayacağı ama ideaya hizmet etmeyeceğinin endişesidir.

İyi niyet çerçevesinde olmayan bu yaklaşım için Agos Gazetesi’nde, Heybeliada Ruhban Okulu Müdürü Elpidophoros Lambriniadis kaynaklı olarak şu değerlendirme yapılmıştır:

…Ancak, Heybeliada Ruhban Okulu Müdürü Elpidophoros Lambriniadis, bu durumun kendileri açısından çok önem taşımadığını belirterek, Ruhban Okulu’nun açılması talebinde geri adım atmayacaklarını söyledi. Lambriniadis, Agos’a yaptığı açıklamada, “Üniversitede İslamiyet dışındaki dinlerin de okutulması elbette önemli. Fakat bizim mevcut durumda kapalı olan bir okulumuz var. Biz de, bu mevcut okulumuzun aynı şekilde açılmasını istiyoruz. Hiçbir okulun açılması, kimseyi kötü etkilemez. Yeni bir okul açılması kötü bir şey olmasa bile, bu durum, Ruhban Okulu’nun neden hâlâ kapalı olduğu sorusunu gündeme getiriyor. Başka okullar da açılsın, ancak biz Heybeliada Ruhban Okulu’nun yeniden eğitime açılması konusundaki mücadelemizde geri adım atmayacağız.

Rum Patrikhanesi’nin Heybeliada Ruhban Okulu’nun ideayı desteklemek için ve hiçbir şekilde yüksek eğitim ile ilgili yasa ve mevzuatlara uymamak koşuluyla açılmasına yönelik bu ısrarı ve Türkiye’ye yaptığı/yaptırdığı baskılar; isteğin dini değil de siyasi bir emel olduğunu aşikâr ortaya koyuyor.

Bu inadın bir başka açısı da var… 1500 kişilik Rum Cemaati’nin –ki sadece İstanbul’da yüz kadar rütbeli, rütbesiz papaz var- karşısında 70 bin dolayındaki Ermeni Cemaati’nin dini eğitim ihtiyaçlarını sağlayabilecek bir projeye olumlu bakmasının, istişareye açık olmasının önünü kesmektedir.

Özetle; Patrikhane’nin entelektüel ve akademik çevreler ile medyada çok iyi bir şekilde sürdürdüğü dezenformasyon neticesinde Ermeni ve diğer gayrimüslim vatandaşların konuya kuşku ile yaklaşmaları sağlanmakta ve bu cemaatlere hizmet edilmesinin önü de bu suretle kesilmektedir.

http://www.21yyte.org/tr/

13 Ocak 2013 Pazar

RUM PATRİKHANESİ’NİN AYVALIK ve CUNDA HAVALİSİNDEKİ FAALİYETLERİ



Ayvalık Cunda Adası, Rum Patrikhanesi’nin seyir defterinde önemli bir rol oynar. Bu yarım adada, Osmanlı döneminde Papaz İkonomos, (Ayvalık'ın kurucusu olduğu da ileri sürülür) ilk papaz mektebini açmış, okulun esas amacı ortaya çıktığında ise zamanla faaliyeti önlenmiştir. Tarihi önemi ve lojistik açıdan, Yunan Adaları’na olan kısa mesafesi göz önüne alındığında ise Cunda’nın önemi daha iyi anlaşılır. Zira bu mektep için izin alınırken çocuklara temel Hıristiyanlık bilgilerinin öğretileceği ortaya konsa da zamanla Osmanlı’nın başına belâ bir yer halini almıştır. Rumların Osmanlıya karşı ayaklanma hareketinin ilk adımları Cunda Adası’nda atılmıştır. Patrikhane’nin davranışlarında hep simgesel adımlar olduğunu bilmekteyiz. Bu bağlamda Cunda’daki ilk papaz okulunun duygusal olarak ağırlığı daima süregelmiştir ve bu duygusal ve simgesel bağlılık halen süregelmektedir.

Cumhuriyet sürecinde, Rum Patrikhanesi tarafından tayin edilen Cunda Adası Metropoliti aynı zamanda Heybeliada Ruhban Okulu’ndan da sorumlu metropolit olarak atanmakta ve okulda kendisine simgesel olarak bir makam odası tahsis edilmekteydi. 

Anadolu’da bu kadar çok kilise varken özellikle sanki pilot bölge olarak Cunda Adası üzerinde yoğunlaşılmasının nedeni, Patrikhane’nin bu bölgeye tarihsel açıdan verdiği önemi bir kez daha ortaya koymaktadır. Heybeliada Ruhban Okulu’na ve açılmasına verilen önem, tarihteki bu ilk Rum Papaz Okulu’na ve bunun coğrafi merkezi olan Cunda Adası’nı da ayrıca ruhani bir anlam yüklemeyi de anlaşılır kılmaktadır.

Cumhuriyet dönemi süresince Cunda Adası Metropolitliği var iken kısa bir süre önce Ayvalık Metropolitliği de ihdas edildi ve geçtiğimiz yıl içinde bir ilk olarak, Heybeliada Ruhban Okulu’ndan sorumlu metropolit olarak  Bursa Metropoliti görevlendirildi. Bursa Metropoliti Elpidophoros Lambriniadis’in aynı anda Heybeliada Ruhban Okulu’ndan da sorumlu olarak atanmış olmasında “Bunda ne var? “denebilir.

Fakat bu güne değin Cunda Adası Metropoliti simgesel olarak aynı zamanda Ayvalık dini coğrafyasından da sorumlu (dini yetki alanı= eparhiya) iken bu gün ayrıca bir de Ayvalık Metropoliti tayin edilmesi dikkat edilmesi gereken bir başka husustur. Zira bu coğrafi alanlarda halen Rumluğun esamesi bulunmamaktadır. Bu dini yetkililerin (metropolitler) o alanlarda ne işe yarayacakları da bir bilinmez iken mesela Bursa Metropoliti’nin aniden Kütahya ile de ilgilenmeye başlaması ve orada da metruk bir kilisenin aniden değer kazanması dikkat çekicidir. Elpidophoros Lambriniadis, geçtiğimiz sene içinde Mudanya/ Tirilye’de metruk 2 kilisenin mülkiyetinin Patrikhane kullanımı için satın alınmasında da başrolü oynadı…

Oysaki Türkiye’nin azınlıklara ve bilhassa Rum Ortodoks azınlığa yönelik olarak verdiği haklar çerçevesinde, Vakıflar Kanunu’na eklenen geçici madde ile azınlık vakıflarının taşınmaz mallarının iadesine karar vermesi ve Sümela Manastırı’nda Rum Ortodoks vatandaşların ibadetine izin vermesi ancak bu iyi niyetlere hiçbir karşılık görmemesi/görememesi göz ardı edilmemelidir.


Cunda Adası ve Havalisindeki Eski Kiliseler

Aya Triyada:  İlk inşa edilen kilisedir, 1865'te yeniden inşa edildiği bilinmektedir. Bakkal Sokağı’ndaki bir arsa üzerindedir.

Ayios Dimitriyos : Doğuya bakan yönde, yel değirmenlerine yakın bir yerde olduğu hakkında sadece rivayetler bulunmaktadır.

Panayia Kilisesi : 1850'de ikinci kez inşa edilmiş olan bu kilisenin Bakkal Sokağının başında, iki  ve bir yarım duvarı kalmıştır.

Ayios Pandeleymon : Kayıtlara göre kuzeybatıda bulunuyormuş. Aşağıdaki Ayios Nikolaos Kilisesi gibi, denizciler tarafından azizlerin anısına inşa edildiği rivayet edilmektedir.

Ayios Nikolaos : Kuzeybatıda ve Azizlerin anısına inşa edilmiş olduğu bilinmektedir.

Profiti İliya Kilisesi : Eskiden Kurufitilya denilen tepenin zirvesinde bulunuyordu. Zaman içersinde yıkıldı. Kurtuluş Savaşının ilk asker kurşununun anısına tepeye "İlk Kurşun Tepesi" dendii. Şimdi bu tepede Rehabilitasyon Merkezi olarak kullanılan büyük bir yapı mevcut bulunmaktadır.

Ayos Dimitriyos : Şimdiki Halk Eğitim Merkezi'nin yerinde bulunan kilise 1945 yılına dek cami,sonra da Erkek Sanat Okulu Atölyesi olarak kullanıldı.

Ayios Yannis : Cumhuriyet'ten bu yana cami olarak kullanılıyor. Çarşı Camii ya da Saatli Camii olarak biliniyor. 1944 depreminde saat ve çan kulesinin üstü yıkılınca saatiyle anılmaya başlanmıştır.

Meryemana Kilisesi : Yılı bilinmemektedir. Ayvalık'ın alınışından sonra, çıkan bir yangında kül olmuştur. İkinci Pazar yerinde (Küçük Pazar), bulunuyordu. Ayvalık Despotunun ikametgâhı da aynı yerdeydi.

Ayios Yorgi : Şimdiki Çınarlı Camii’dir. 

Kato Panayia Kilisesi : Hayrettinpaşa Mahallesi’nde, Gazi İlköğretim Okulu avlusundadır. Hayrettinpaşa Camii olarak ayaktadır. Ayvalık'ın kurucusu olduğu ileri sürülen, Papaz İkonomos'un, kimsesiz kız çocukları için yaptırdığı kaydedilen "Kız Yetiştirme Yurdu" adlı külliyenin bir parçasıydı.

Faneromeni Kilisesi (Ayazma) : Hüsnü Uğural Stadı’na giden yol üzerindeki sokaktadır. İçindeki su (ayazma) kutsal sayılmaktadır.

Aya Triyada : 13 Nisan Caddesi’nde bulunuyordu. Şu an yerinde Abdulvahit Sağlam İlköğretim Okulu bulunmaktadır.

Ayios Nikolaos : Aynı yol üzerinde Aya Triyada Kilisesi’nden biraz ileride solda bulunuyordu. Biberli Cami adıyla ayaktadır fakat kullanılmamaktadır.

Ayios Vasilios : İzine ve yerine rastlanamamıştır.


http://www.21yyte.org/tr/