21 Eylül 2011 Çarşamba

ŞİİR: SENİ SEVMEK NASIL BİR ŞEY SÖYLER MİSİN? (BOJİDAR ÇİPOF)



Seni sevmek,

Nasıl bir şey söyler misin?

Bulunca hata yapmamak için soruyorum

Seni sevmek,

Bir kuşun kanadında uçmak olabilir mi?

Uçarken seni düşürmemek için soruyorum

Seni sevmek,

Özlemin bittiği nokta mıdır?

Biten hüznün müjdesi ve kavuşma sevinci,

Ya da duygularla sarmaş dolaş olunan vuslat anı

Seni sevmek,

Farklı bir armoni ile yazılmış melodi midir?

Hâlâ bilinmeyen renklerin bileşimi de olabilir bu

Hatta göz kamaştıran bir ışık olman da olası

Aşk bana çoktandır yalnızlığın kasvetli sokağıydı

Ama bu kez kör yollara girmeye niyetim yok

İçimde saklı yanılgılarımı da çoktan savurdum

Duygularım yine iflas etmesin diye tetikteyim

Yazgıya inat çok iyi hazırladım bu kez kendimi

Gerçekten hazırım dedim ama sen hâlâ yoksun

Yüzünü bilmeden nasıl bileceğim kim olduğunu

En iyisi sana kendimi tarif edeyim sen bana gel…


Bojidar Çipof
9 Eylül 2011 
http://www.antoloji.com/seni-sevmek-nasil-bir-sey-soyler-misin-siiri/


9 Eylül 2011 Cuma

RUM PATRİKHANESİ’NDE HAREKETLİLİK VAR!


Patrikhane’nin 12 kişilik bir dini meclisi (Sen Sinod) vardır ve bu mecliste “metropolit” dini rütbesinde olan papazlar görev yapar. Burada görev yapacak olan papazların, 6 Aralık 1923 tarihli ve 1092 sayılı bir valilik genelgesine göre; “Türkiye’de ikamet eden ve TV vatandaşı olan metropolitler olması” gerekliliği bulunmaktaydı. Bu süreçte; (1923’ten itibaren) Türk vatandaşı olmayan bir patrik ve din adamı da  zaten (resmen) görev yapmamıştı.

Rum Patriği Bartholomeos 2004’de ani bir kararla 12 kişilik Sen Sinod’da, 6 yabancı uyruklu din adamına görev verdi. 2004 itibariyle; Patrikhanede “20” civarında metropolit seviyesinde din adamı bulunuyordu. Buna rağmen “12 kişiyi tamamlayamıyoruz, eksiğimiz var” diye asılsız bir gerekçeyi ortaya attılar ve 17 kişilik bir listeyi TC vatandaşı yapmak üzere harekete geçtiler. 17 kişilik bu liste müracaat esnasında elendikten sonra 13’e indi. 

1500 kişiden az kalmış Rum Cemaati’nin dini ihtiyaçlarının karşılanması, amaçladıkları gaye ise bu papaz sayısı -kişi başına hesaplandığında- çok fazladır. Buradaki amaç; “Ekümenik Patrikhane”ye “maiyet” teminidir ve 2010 sonunda “çoğaldılar” ama bu da yetmedi.

13 kişi kabul edilir edilmez, 11 kişilik bir liste için daha Türkiye’den vatandaşlık talep edildi. 12 kişiyi tamamlamıyoruz diye 6 yabancı uyruklu papaz ile yasalarımızı delmişlerdi. 13 taze vatandaş papaz, Türk vatandaşlığı alınca normal olarak; o tarihte yapılan ve  28 Şubat 2011’e kadar sürecek görevlendirmeye yeni Türk vatandaşı olanların yer verilmesi gerekirdi. Ama böyle yapmadılar ve sadece bir taze vatandaş papazı kadroya alarak, yine 5 yabancı ile Sen Sinod çalışmalarına devam ettiler. 11 kişilik yeni listede ise bu 5 kişi de yer aldı. Bunları da TC yapmak için harekete geçtiler. Amaçları “daha da çoğalmak”tı.

Rum Patrikhanesi, Vatikan’ın karmaşık hiyerarşik yapısı içindeki ve Ortodokslukta metropolite eşdeğer sayılabilecek kardinal sayısı ile yarış halindedir. 

Metropolitlere verilen “sözde” görev bölgeleri ise Rumluğun “esamesi” kalmamış yerlerdir ve o coğrafi bölgelerin eski Bizans adları kullanılmaktadır. Belki bu tayinler, 15 -20 sene önce pek bir önem arz etmiyordu. Ancak Bartholomeos’un Patrik oluşundan sonraki dönemde, Anadolu’daki metruk kiliselerde ayinler yapılması çok arttı. Yerel yöneticiler de bu faaliyetlere turizm açısındaki getirilerini göz önüne alarak destek olmaktadırlar

Ağustos’un son haftasında, yukarıda bahsettiğimiz 11 kişilik listeden 6 kişinin TC vatandaşlığına alınması onaylandı ve vatandaş olma işlemleri başladı. Bu kişiler şunlardır:

1- Rethimnis ve Avlopotamu Metropoliti Evangelos Antonopoulos
2- Kidonias ve Apokoronau Metropoliti Emmanouil Papayannakis  
3- Hong-Kong Metropoliti Nektarios Tsilis
4- Almanya Metropoliti Augustin Lambardakis
5- Meksika ve Orta Amerika Metropoliti Georgios Anastasiadis
6- Leros ve 12 Ada Metropoliti Panagiotis Aravantios 

Henüz vatandaşlık izni alamayan ama muameleleri devam diğer 5 kişi ise şunlardır:

1- İspanya ve Portekiz Metropoliti Panagiotis Stavropoulos
2- Gortina ve Arkadia Metropoliti Dimitrios Doulofakis
3- Fransa Metropoliti Emmanuel Adamakis
4- Rodos Metropoliti Konstantinos Kogerakis
5- Girit Başpiskoposu Nikolaos Athanasiadis

Bu işlemler sürerken, Sen Sinod’da ise konuyu takip etmeyenlerin dikkatini hiç çekmeyecek bazı ayrıntılar baş gösterdi. Cunda Adası Metropolitliği; belki çok kişiye Ayvalık hudutları dâhilindeki bir beldeye ihdas edilmiş olarak algılanabilir. Oysaki Cunda Adası, Patrikhane’nin tarihsel seyrinde çok önemli bir noktadır. Osmanlı döneminde, daha Heybeliada Ruhban Okulu’nun olmadığı bir zaman diliminde, Papaz “İkonomos”un Osmanlı’yı kandırarak oluşturduğu “İlk Ruhban Okulu”  burada bulunmaktaydı. Ve önemli olan Ayvalık değil, Cunda (Alibey) Adası’dır. 

Birkaç yıl evvel, Ayvalık Cunda'da, Koç Holding Şeref Başkanı Rahmi Koç tarafından bir kilise restore edilmiş ve Coca Cola İcra Başkanı Muhtar Kent’in babası “Necdet Kent”in adı verilerek kütüphaneye dönüştürülmüştü.  Muhtar Kent de babasına ait 1500 kitabı buraya bağışlamış ve bu açılış Rum Patriği Bartholomeos tarafından onurlandırılmıştı.

Cunda Adası Metropoliti semboliktir ama burada görevli olan metropolit daima İlk Ruhban Okulu”na atfen, daima Heybeliada Ruhban Okulu’ndan da sorumlu metropolit olmaktaydı. Geçtiğimiz Ağustos’ta yapılan Sen Sinod toplantısında alınan kararlara göre bu gelenek artık değiştirildi. 

Bursa Metropoliti “Yanni Lambriniadis(Dini adı: Elpidophoros) artık Heybeliada Ruhban Okulu’ndan da sorumlu Başpapaz oldu. Bursa Metropoliti olan Elpidophoros, Mudanya bölgesinde bulunan “Zeytinbağı Beldesi”ndeki (Tirilye)  ve bir şahıs üzerine tapulu olan “Kemerli Kilise”yi  (Panagia Pantovasilissa) satın almak ve bu bölgede bir hareketlilik sağlamakla da görevlidir. 

Bu amaçla, 12 Ağustos’ta Bursa’ya giderek mülk sahibi olan “Deniz Korkmazer” ile görüşmüştür. Edindiğimiz bilgilere istinaden, “200.000 T.L”lik bir teklifte bulunmuş ama anlaşamamıştır. Bu kilisenin satın alma yoluyla elde edilip restorasyon yapılmasından sonra ise Rum Patriği Bartholomeos’un senede birkaç kez burada ayin yapma isteği de bilinmektedir.

Yeni çıkan “Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Hükmünde Kararname” ile “5737 sayılı Vakıflar Kanunu”na eklenen geçici madde ile “Azınlık Cemaatlerinin Mallarının İadesi” kapsamında, Vakıflar vasıtasıyla bu mülkü elde etme gayretleri olması da olasıdır. Zira geçen sene edindiğimiz bilgiler; bu kilisenin mülkü için “1 Milyon T.L.” değer biçildiği şeklindedir. 

Zira yeni yasa bu tür tapu iptallerine/devirlerine imkân verecektir. Nitekim daha yasa çıkmadan evvel bu bağlamda önemli bir gelişme de Gökçeada’da yaşanmıştır. “Gökçeada Asliye Hukuk Mahkemesi”; 4 Mayıs 2011’de, Çınarlı Mahallesi, Kadri Üçok 239 Ada 8 Parsel’de bulunan ve “Eray Dağınık” adına tescilli bir taşınmazla ilgili açılan Tapu İptal Davası’nı hükme bağlayarak bu taşınmazı “Theodoro Vulgarel” adına tescil etti. Şüphesiz bu taşınmaz; azınlık cemaati taşınmazı konumunda değildi ve bu mahkeme bir şahıs (gerçek kişi) adına açılmıştı. 

Ama burada atlanmaması gereken çok önemli şu husus da vardır: 

Askeri/Stratejik” hassasiyetler göz önüne alınarak çıkarılmış bir genelge ile Gökçeada’da, Müslüman bir şahsın malını Müslüman olmayan bir şahsa satması yasaktı. Bu genelge; Gökçeada’da yabancıların mülk edinmesini engelleme amacı ile çıkmıştı. Ama görülüyor ki yerel mahkeme kararıyla artık bir emsal devir var.

8 Eylül 2011 Perşembe

SENİ SEVMEK NASIL BİR ŞEY SÖYLER MİSİN?



Seni sevmek,

Nasıl bir şey söyler misin?

Bulunca hata yapmamak için soruyorum

Seni sevmek,

Bir kuşun kanadında uçmak olabilir mi?

Uçarken seni düşürmemek için soruyorum

Seni sevmek,

Özlemin bittiği nokta mıdır?

Biten hüznün müjdesi ve kavuşma sevinci,

Ya da duygularla sarmaş dolaş olunan vuslat anı

Seni sevmek,

Farklı bir armoni ile yazılmış melodi midir?

Hâlâ bilinmeyen renklerin bileşimi de olabilir bu

Hatta göz kamaştıran bir ışık olman da olası

Aşk bana çoktandır yalnızlığın kasvetli sokağıydı

Ama bu kez kör yollara girmeye niyetim yok

İçimde saklı yanılgılarımı da çoktan savurdum

Duygularım yine iflas etmesin diye tetikteyim

Yazgıya inat çok iyi hazırladım bu kez kendimi

Gerçekten hazırım dedim ama sen hâlâ yoksun

Yüzünü bilmeden nasıl bileceğim kim olduğunu

En iyisi sana kendimi tarif edeyim sen bana gel…




1 Eylül 2011 Perşembe

AZINLIK CEMAATLERİNİN TAŞINMAZLARI İADE EDİLİYOR

28 Ağustos’ta İstanbul’daki “Arkeoloji Müzesi”nin bahçesinde Türkiye’deki gayrimüslim cemaat vakıfları müştereken bir iftar düzenlemişti. Bu iftara katılan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, orada yaptığı konuşmada cemaat vakıflarına yönelik çok büyük bir müjde verdi.

Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren “Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Hükmünde Kararname” ile “5737 sayılı Vakıflar Kanunu”na geçici bir madde eklendi. Bu kanun hükmündeki kararnameye göre; gayrimüslim cemaat vakıflarına 1936’da beyan etmiş oldukları ama şu an mülkiyetleri ellerinde olmayan tüm taşınmazları, mezarlıkları ve çeşmeleri vakıflarının adlarına tescil etme yolu açıldı. 

Bunun ne anlama geldiğini ve sürecin nasıl işleyeceğini irdelemeden evvel “1936 Beyannamesi” nedir ve cemaat vakıflarının malları süreç içinde neden ellerinden çıkmış bunu irdelemek gerekir. Cumhuriyetin ilânını müteakip, Padişahlıktan miras kalan uygulamaların yerine yeni yasalar yapma ve çağdaşlaşma süreci başladı. Osmanlı’da çok önemli bir yer tutan vakıflarla ilgili olarak da 1935 yılında “Vakıflar Kanunu” çıkarıldı ve aksaklıkların giderilmesi için düzenlemeler başladı.

O tarihte azınlık cemaatlerinin gayrimenkullerinde önemli tapusal sorunlar vardı ve bu sorunları ortadan kaldırmak adına, gayrimüslim cemaat vakıflarına, bir kereye mahsus olarak beyanname ile tapusu adlarına tescil edilmiş olmasa da kullanımlarında olan taşınmazlar üzerinde hak sahibi olmaları sağlandı. Tabi ki bu uygulamanın da kendi içinde sınırları ve yönetmelikleri vardı.

15 sene Bulgar Ortodoks Eksarhlığı Vakfı’ndaki yöneticiliğimiz esnasında yaptığımız araştırmalar ve birinci elden edindiğimiz bilgilerle gördük ki “1936 Beyannamesi” gerçekten azınlık vakıflarına verilen çok büyük bir “hoşgörü” örneğidir. 

Zira o tarihte cemaatlerin kullanımında olan gayrimenkullerin çoğunun tapusu ya da fermanı bulunmamaktadır. Süreç içinde edinilen gayrimenkuller; Osmanlı Hukuk Sistemi’ni bir anlamda da delme adına, “takiye” yapılarak cemaat mensubu tanınan kişilerin üzerine ya da bir aziz ismi üzerine tapılan işlemlerle cemaatin kullanımındaydılar. 

Gayrimenkuller genelde “güvenilir” bir kişiye tapulandırılıyordu. Örneğin Bulgar Eksarhlığı Vakfı’nda, geçen yüzyılın başında edinilen mülklerin büyük bölümü “Eksarh Yosif” adına tescil edilmişlerdi. 1936 Beyannamesi olmasaydı şu anda Bulgar Cemaati’nin kullanımında olan ve Şişli’nin göbeğindeki çok değerli, 5 dönümlük arazi Eksarh Yosif’in varislerine kalacaktı. “Patrikhane ile Mücadelem – Bulgar Eksarhlığı Vakfı’nda 15 Yıl” adlı kitabımızda (s.228/230) bu konuyu şöyle dile getirdik ve önemli bir belge koyduk: 

1996 yılında, bir yandan Patrikhane ile uğraşırken, bazı Bulgar gazetelerinden aldığımız bilgiye göre; Eksarh Yosif’in varislerinin, İstanbul’daki mülkleri kendi adlarına tescil ettirmek ile ilgili bir çalışma içine girdikleri anlaşıldı. (…) Bunun aslında yeni bir girişim olmadığı, birkaç yıl evvel de mülkleri özel bir vakıf kurarak yönetmek üzere harekete geçtikleri de sonra anlaşıldı. (…) Bu gelişmeler esnasında, çok önemli bir belgeyi arşivde bulduk… (…) Belgenin tamamının tercümesi şöyledir: 

Beyanat (Deklarasyon)

“Aşağıda imzası bulunan, Bulgar Eksarhı işbu beyanatla, İstanbul’da ve Osmanlı İmparatorluğu toprakları sınırları içinde, her nerede olursa olsun bulunan ve muhtelif tapu ve hüccet ile (senet, vesika) benim adıma kayıtlı tüm gayrimenkullerin, İstanbul’daki Bulgar Eksarhlığı tarafından satın alınmış olup, mülkiyeti ve tasarrufu Eksarhlığa aittir. Defterhanedeki (tapu) benim adıma yapılan kayıtlar similatif (yalancıktan) olup, işbu işlem zaruretten doğmuştur. Hakikatte bu alış bedeli, Eksarhlık tarafından ödenmiştir ve şahsen benim bu mülkler üzerinde hiçbir hakkım yoktur. Bundan dolayı bu mülklerin en uygun zamanda, Bulgar Eksarhlığı’nın ya da muhtemelen onun yerine geçecek kurumun hükmi şahsiyeti üzerine tapu çıkarılması gerekir.

Varislerimin bu beyanatıma göre hareket etmelerini mecbur ediyorum ve Bulgar Eksarhlığı yukarıda belirtilen mülkleri, kurumun kendi hükmi şahsiyeti adına kaydedeceği zaman, derhal ve karşılıksız olarak gerekli yasal formaliteleri yerine getirsinler.

Sofya, 27 Mayıs 1915

Bulgar Eksarhı: Yosif İmza” 

Eğer 1936 Beyannamesi olmasaydı; Eksarh Yosif’in varisleri tapuları dedelerinin üzerine tescil edilmiş, Bulgar Cemaati’ne ait olan gayrimenkulleri elde edeceklerdi. 

Aslında tüm azınlık vakıflarında buna benzer şekillerle taşınmazlar şahısların üzerinde fakat cemaatlerin kullanımındaydı. “Neden böyle davranılmış?“ sorusu ise çok fazla ihtimali içerisinde barındırıyor. Bunda en çok saraydan izin alma işinin meşakkati ve alınamama ihtimali rol oynamıştır. Tüm hoşgörüsüne rağmen padişahların çoğu cemaatlerin güçlenmesine karşı duyarlılık göstermişlerdir. Bunu delmenin en kolay yolu olarak gayrimenkulün bir güvenli kişiye hatta bazen de bir aziz adına tapulanması görülmüştür.

1936’dan itibaren cemaat vakıfları; hibe, ölümden sonra edinilmek üzere vasiyet ve satın alma suretiyle gayrimenkullerini çoğalttılar 1964’de Kıbrıs olaylarının da etkisiyle Türkiye’de yaşayan fakat Yunanistan vatandaşı olan Rumların gönderilmesi, 1974’de Kıbrıs’ta yaşanan Rum vahşeti ve savaş; Türkiye’nin bu duruma daha duyarlı olmasına neden oldu. Tüzel kişilik olan vakıfların Osmanlı zamanında yapılan ve bir anlamda “takiye” olan uygulamalar ile çok sayıda mülk edindiği anlaşılınca; Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, “8 Mayıs 1974 tarihli, E. 1971 /2–820, K.1974/505” sayılı bir karar yayımladı. Kararın gerekçesi şöyleydi: 

“Görülüyor ki, Türk olmayanların meydana getirdikleri Tüzel Kişiliklerin taşınmaz mal edinmeleri yasaklanmıştır. Çünkü Tüzel Kişiler, Gerçek Kişilere oranla daha güçlü oldukları için, bunların taşınmaz mal edinmelerinin kısıtlanmamış olması halinde, devletin çeşitli tehlikelerle karsılaşacağı ve türlü sakıncalar doğabileceği açıktır. Bu nedenle de karşılıklı olmak şartıyla yabancı Gerçek Kişilerin Türkiye’de satın alma veya miras yolu ile taşınmaz mal edinmeleri mümkün kılınmış olduğu halde, Tüzel Kişiler bundan yoksun bırakılmışlardır.” 

Bu Yargıtay Kararı; azınlık vakıflarına Osmanlı döneminde edindikleri ve 1936’da beyan ettikleri gayrimenkullerle ilgili bir hak zayii yaratmadı ama bağış ve vasiyet yoluyla ilgili önlerini kesti.   

Satın alma meselesinin ise çok tartışmalı bir husus olduğunu vurgulamak gerekiyor. Bir dînî vakıf; akarlarının ve yapılan bağışlardan gelen paralar ile bir yandan elindeki varlıkları muhafaza etmek, bir yandan da bunları cemaatinin dînî ihtiyaçlarının kullanımına hazır tutmak ve yardıma muhtaç cemaat mensuplarına yardım etmekle mükelleftir. Ticari bir vasfı olmayan dînî bir vakfın, yeni mülkler edinmesinin mantığı bu bağlamda anlaşılmamaktadır. 1974’te de bu görüşün baskın olduğu yaptığımız araştırmalardan görülüyor.   

1964’te ve 1974’teki olanlara sadece bir perspektiften bakmamak gerekir. Konuya; Yunanistan’la adeta savaş halinin geçerli olduğunu da dikkate alarak bakılmalıdır. Ayrıca o esnada Batı Trakya’daki Türkler ve onların vakıfları ile gayrimenkullerinin de durumunu dikkate almalı ve mütekabiliyet esaslarına göre neler yapıldığını da anlamak gerekmektedir.   

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Hükmünde Kararname” ile “5737 sayılı Vakıflar Kanunu”na ilave edilen geçici maddeye istinaden çıkan kararnameye göre neler olacak ve nasıl bir süreç işleyecek?   

1936 Beyannamesi’nde vakfının uhdesinde kayıtlı iken süreç içinde bir kamu kurumu adına tescil edilmiş gayrimenkuller, mezarlıklar ve çeşmeler; tapu kayıtlarındaki hak sahibi ve mükellefiyet sahibi vakfa geri verilecek. Bunun için kararname tarihinden itibaren 12 ay içinde müracaat edilmesi gerekiyor. Yapılacak müracaatın Vakıflar Meclisi’nce olumlu bulunmasından sonra ise ilgili tapu sicil müdürlüklerince cemaat vakıfları adına tescil işlemi yapılacaktır.

Taşınmaz bu süreç içinde eğer 3. kişilere satılmışsa bu durumda Maliye Bakanlığı tarafından tespit edilen rayiç değer; Devlet adına ilgili vakfa ödenecek. Bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esasların ise 15 gün içinde çıkacak bir yönetmelikle düzenleneceği anlaşılmaktadır.

Bu güne değin azınlık cemaatlerinin taşınmazları ile ilgili olarak AİHM’de açılan birçok davada Türkiye kaybetti ve taşınmazın değerinin çok üstünde tazminatlar ve yüklü mahkeme masraflarını ödemek zorunda kaldı. 2010 sonlarında “Büyükada Yetimhanesi”nin tapusu, tüzel kişiliği olmayan Rum Patrikhanesi adına, AİHM kararı ve AB baskısıyla verilmişti. Burada Türkiye’nin zaaf gösterdiği ve hukuk yollarının tümünü tüketmeden buna “evet” dediği de ortaya atılmıştı. Bu -bize göre- pek doğru bir tespit değildir. Yukarıda, AİHM yoluyla bir mülk için ortaya çıkan tazminatların –normalde- değerinin çok üzerinde olduğunu belirttik. Kaybedilen davaların çok yüksek mahkeme masrafları da bir başka negatif husustur. Bu bağlamda; değeri yüz bin dolar olan bir gayrimenkul için AİHM’nin bir milyon dolar tazminata hükmetmesi ise şaşırtıcı olmamaktadır.    

Bir örnek: “Kırmızı Mektep” olarak bilinen “Fener Rum Erkek Lisesi” için Türkiye,“5 Temmuz 2007’de 1.603.693 YTL” tazminat ödemiştir.   

Bu yönde düşündüğümüzde, azınlık vakıflarının mallarının iadesi için çıkan bu kararnameye “pozitif” açıdan da bakılabilir. Aslında TC vatandaşı olan tüm cemaat mensuplarının, her Türk vatandaşı gibi eşit şartlarda olması ve vakıflarının da ihya edilmesi hususunda bir mani elbette ki yoktur. Ancak bu vakıfların da Türkiye’nin âli menfaatleri doğrultusunda faaliyet göstermeleri gerekir. 

Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren kararname kapsamında; cemaat vakıflarının 1936 Beyannamesinde kayıtlı olup, malik hanesi açık olan taşınmazları ile 1936 Beyannamesinde kayıtlı olup kamulaştırma, satış ve trampa dışındaki nedenlerle Hazine, Vakıflar Genel Müdürlüğü, belediye ve İl Özel İdaresi adına tapuları el değiştirmiş mallar iade alınabilecek. Bu gayrimenkullerde; kamulaştırma işlemi yapılmış ise doğal olarak bir bedel ödenmesinin gerçekleşmiş olması söz konusudur. ve hak kaybı yoktur Satış ve trampa (takas) suretiyle ise zaten gayrimenkulün yetkilileri tarafından rızaen işlem yapılmış olmasından ötürü geriye dönüş gerçekleşmeyecektir zira bu durumda da bir hak zayii yoktur. Üçüncü şahıslar adına kayıtlı olanların ise, Maliye Bakanlığı tarafından tespit edilen rayiç değerleri, Hazine veya Vakıflar Genel Müdürlüğü'nce cemaat vakıflarına ödenecek.   

Şüphesiz kararnameden çok daha önemli olan, 15 gün içinde çıkması beklenen yönetmeliğin içeriği olacaktır. 

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun “8 Mayıs 1974” tarihli kararı işte bu tür “takiye”lerin yolunu kesmeyi amaçlamıştı ve günümüzde de devam ettiği görülüyor. 1994’te Bartholomeos’un Rum Patriği oluşundan itibaren, Patrikhane civarındaki mülkler fahiş fiyatlarla satın alınmaya başlanmıştı. Bu süreçte, çok sayıda mülk el değiştirdi. İncelendiğinde bu alımı yapanların büyük kısmının yaşlı ve hayatında böyle bir parayı bir arada görmemiş, görmesi mümkün olmayan kişiler olduğu anlaşıldı. Bu aslında ileriye yapılan bir yatırımdı. 

5 Aralık 2009’da, açılışı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından yapılan ve “Avrupa Birliği Genel Sekreterliği İstanbul Bürosu” olarak İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile ortak kullanılan bina mazbut bir Rum vakfına aittir ve bu konuda AİHM devrededir. Bu binanın iadesi çıkan kararnameye göre olasıdır. Peki, “Vakıf mazbut yani artık ortada yok ise bu durumda işleyiş ne olacak?” bunu da çıkacak yönetmelikte göreceğiz.

Bir başka örnek de Okmeydanı’nda halen “Türkiye Gazetesi Hastanesi” olarak kullanılan eski “Bulgar Hastanesi”dir. Binanın esas sahibi “Evlogi Georgiev Vakfı” idi ve uzun yıllar mevzuata aykırı bir biçimde ve mütevelli heyetsiz olarak çalıştı. Hastaneyi elde tutan ve nemalanan birkaç Bulgar Cemaati mensubu ile Bulgar Başkonsolosluğu’nun elemanlarınca yönetilmekteydi. Mütevelli heyeti oluşturulması hakkında defalarca uyarılmalarına rağmen aynı şekilde devam edildiği için "5 Temmuz 1988’de Saat 15.30"da tutulan bir tutanakla Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından el konuldu ve mazbutaya alındı. Şimdi bu mülkün muhatabı kim olacaktır? Zira elimizde de bulunan, 1936’da Bulgar cemaati adına “Episkopos Kliment” tarafından verilmiş beyannamede, o tarihte “Evlogi Georgiev Vakfı”na ait olduğundan bu mülk yer almıyor. Bu taşınmaz ileriye yönelik sorunlardan biri olacaktır.

Bir başka sorun olacak örnek de “Tuzla Ermeni Çocuk Kampı”nın mülküdür. Bu gayrimenkul üzerinde de çok fazla iddia bulunmakla birlikte, en açık şekliyle hadisenin özeti şöyledir: Bağış yapan kişi 1974’teki uygulama ile bu mülkün tapusunu tekrar uhdesine almak zorunda kalmış ve ilerleyen dönemde ise kendi mülkü durumunda olan bu yeri satmıştır. Bu taşınmaz da ilerideki günlerde, bu yeni kararname mesnet alınarak Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün başını ağrıtacak büyük sorunlardan olacaktır.

Bu gelişmeler ışığında dikkat edilmesi gereken birkaç başka önemli nokta da bulunuyor. 

“Mütekabiliyet” bu işin neresinde duracak?   

Mütekabiliyet devreye girdiğinde ise Türkiye’nin karşısında şu 2 devlet görünmekte: Bulgaristan ile Yunanistan…

Türkiye’nin bu çıkışı aslında Bulgaristan’ı çok memnun etmedi. Zira Bulgaristan’da çok büyük bir Osmanlı vakıflarına ait mülk envanteri var. Bulgaristan’ın çeyreği desek mübalağa olmayacaktır. 
Yunanistan’ın mütekabiliyet ile uzaktan yakından alâkadar olmadığını biliyoruz ve umarız ki Türkiye’nin vatandaşı olan gayrimüslim cemaatlere yönelik aslında çok büyük bir adım olan bu girişimi bir yanıt alır. Ama bunu beklemediğimizi ve Batı Trakya’daki Türklerin durumunda bir iyileşme umudu olmadığını da gözlemlerimizde görüyoruz. 

Fener Rum Patriği’nin Devlet Erkânı ile olan yakınlığına ise insani açıdan olumlu ama siyasi açıdan çok tehlikeli görüyoruz. 

Patrik Barholomeos’un Türkiye’de yerleşik Rum asıllı vatandaşların Dînî Lideri olarak bu saygıyı duymasına bir sözümüz yoktur. Fakat Patrik Barholomeos’un, Türkiye’de yaşayan tüm Ortodoks Hıristiyanların lideri olarak da algılanmaması şarttır. Bu durum, mevcut Anayasa’nın 24. Maddesine de aykırılık teşkil eder.   

Bu yazımızda ikilem içeren tümceler bulunuyor. Bu bizim ikilemde olduğumuzdan ötürü değil, konu ya da konuların ikilemlerle dolu olmasındandır. Şimdi gözümüz 15 gün içinde Vakıflar Genel Müdürlüğü ile Maliye Bakanlığı 

http://www.21yyte.org/tr/

23 Ağustos 2011 Salı

RUM PATRİKHANESİ – GEORGE BUSH – LATSİS VAKFI - MUHTAR KENT ve COCA COLA


Geçmiş yazılarımızda Yunanistan’ın içinde bulunduğu mali kriz ne boyutta olursa olsun, Rum Patrikhanesi’nin Ekümenikliği ve Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması konularında her daim maddi ve moral destek bulunabileceğini, önümüzdeki süreçte ise AB ve çevrelerinin eskisi kadar etkili olamayacaklarını fakat bu kez de ABD’nin daha aktif bir aktör olarak karşımıza çıkacağına işaret etmiştik.

Nitekim kısa bir süre evvel Türkiye ziyareti yapan ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile yaptığı ve mutlaka önemli konuların ele alındığı görüşme sonrasındaki basın toplantısında, yine Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılmasını bir “mesele” olarak ortaya koydu. Hillary Clinton’un bu davranışı ile ABD’nin konunun baş aktörü olduğunu gizlemeye gerek de duymadığını anlamış olduk. 

PATRİKHANE BİNALARININ RESTORASYONUNA 7 MİLYON EURO KAYNAK HAZIR… 

Rum Patrikhanesi, ekonomik krize rağmen şu anda Patrikhane binalarının restorasyonu için yaklaşık “7 Milyon Euro” kaynak temin etmiştir. Bu kaynak her an kullanılabilir haldedir ve restorasyonla ilgili adımların atılması için daha evvelki yazılarımızda belirttiğimiz gibi; yeni yasama döneminde yapmayı planladıkları Ankara temasları beklenmektedir.

BÜYÜKADA YETİMHANESİNİN RESTORASYONUNA 70 MİLYON EURO KAYNAK TAMAMLANIYOR…

Avrupa’daki krize rağmen bu para yakında tamamlanacak ve Büyükada’daki eski “Yetimhane Binası” -ki Avrupa’nın en büyük ahşap binası olma özelliğini taşımaktadır- restore edilecektir.

Şimdi bu restorasyonun yapılması için kurulan bir komisyona dâhil olanların bazılarını ve gelişmeleri irdeleyelim.

GEORGE BUSH

Eski Amerika Devlet Başkanı George Bush’un, başkanlığı döneminde Rum Patrikhanesi’ne olan özel ilgisini ve desteğini burada bir kez daha ifade etmenin gereği yoktur. Ancak bu desteğin halen devam ettiğini belirtmek gerekir. George Bush; Amerikalı firmalar ve vakıflar nezdinde, maddi ve moral destek için Patrikhane’ye yardımcı olmakta ve Büyükada Yetimhanesi’nin restorasyonu ve bu işin finansmanı için kurulan komitede de bizzat yer almaktadır.

LATSİS VAKFI

2004 yılında, Rum Patrikhanesi ile ilgili Türkiye ve Yunanistan’da birtakım haberler çıkmıştı. Selanik yakınlarındaki Piliea bölgesinde, mülkiyeti Rum Patrikhanesi’ne ait ve çok değerli 330 dönümlük bir arazide dev bir alışveriş merkezinin inşaatına başlanmıştı. O tarihte, bu inşaatın, Yunanlı armatörlere ait olan “Lamda Development” ile “Sonae Kharangionis” firmaları tarafından kurulan “Piliea” adlı şirketler tarafından yapıldığı söylendi. Lamda Development firmasının sahibi aynı zamanda Yunanistan’ın ikinci büyük bankası olan “Eurobank EFG”nin da sahibi olan armatör “Spiros Latsis”dir.

Eurobank EFG ise eski adı ile “Tekfenbank”, şimdiki adı “Eurobank Tekfen” olan Türk bankasının 2006’dan itibaren % 70 sahibidir.

Rum Patriği Barholomeos 2009 Ağustosunda, Yunanlı armatör Latsis'in emrine verdiği “Alexander(İskender) adlı gemi ile “Xenefondus Manastırı”nda düzenlenen törenlere katılmıştı ve bu ailenin Rum Patrikhanesi’ne çok büyük desteği bulunmaktadır.

MUHTAR KENT ve COCA COLA

Tüm Dünya’da Coca Cola ve ABD özdeşleşmiştir ve Coca Cola’nın büyüklüğü yadsınamaz. Bu dev şirketin Türk asıllı bir tepe yöneticisi vardır. “Muhtar Kent”.

Bir Türkün böyle bir Dünya devi firmada tepe yöneticisi olması, “Coca Cola Company İcra Başkanı” olması elbette ki sevindirici bir husustur. Muhtar Kent’in babası ise bir dönem “Efsane Büyükelçi” olarak bilinen “Necdet Kent”tir ve 2. Dünya Savaşı esmasında, Marsilya'da Büyükelçi iken 80 Yahudi'nin Naziler tarafından gaz odasına gönderilmesini, Türk pasaportu vererek engellediğinden ötürü kendisine “Türk Schindler”i lakabını takılmış ve Yahudiler tarafından “Şükran Ödülü”ne layık görülmüştür.

Birkaç yıl evvel, Ayvalık Cunda'da, (Ali Bey Adası) Koç Holding Şeref Başkanı "Rahmi Koç" tarafından bir kilise restore edildi ve “Necdet Kent” adı verilerek kütüphaneye dönüştürüldü. Muhtar Kent, babasına ait 1500 kitabı buraya bağışlamış ve bu açılış Rum Patriği Bartholomeos tarafından da onurlandırılmıştı.

Muhtar Kent’in Rum Patriği ile olan diyalogu hayli eskiye dayanmaktadır ve bu kez de hem kişisel, hem de Coca Cola olarak Patrikhane’yi desteklemekte, Büyükada Yetimhanesi’nin ıslahı için oluşturulan komitede yer almaktadır.

Muhtar Kent’in Atlanta’daki odasının duvarını ise Rum Patriği ile Papa’nın birlikte görüldüğü ve Patrik tarafından Muhtar Kent’e imzalanmış bir fotoğraf uzun zamandır süslüyor. Barholomeos’un Ekim 2009’daki ABD ziyareti sırasında Patrik onuruna yemek verenler arasında Coca Cola'nın CEO'su Muhtar Kent de bulunmaktaydı.

Büyükada Yetimhanesi için gerekli “70 Milyon Euro”nun toplanmasının -krizi falan dert etmeye gerek kalmadan- çok da zor olmayacağı görünüyor.

Tabi ki Büyükada Yetimhanesi’nin ıslahı için sadece yukarıda zikrettiğimiz kişiler devrede değil. “Megali İdea“ yanlıları ve destekçilerinden oluşan çok büyük ve güçlü bir blok Rum Patrikhanesi’nin her derdine “deva” olmaya hazırdır.

22 Ağustos 2011 Pazartesi

SANA SÖZ YAŞAM!


Sanırım yoruldum günlerin yükünden

O ağır ve boşa anların çokça yaşandığı

Bir türlü bitmek bilmeyen zorlarla dolu

Müsrifçe akarak önümde olanın kaçtığı

Feryat ederek yardım isteyen biri gibi

Elini uzatıp “yakala beni” diyen yaşam

Yoruldum herhalde zamana set çekerek

Namıma karar vermemesi için direnerek

Rızam olmadan boşa almasın diye anları

Tümünü harcamamak adına saliselerin

Sana söz yaşam! Kalanda israf olmayacak

Sana söz yaşam! Geriden gelen olmayacak


Bojidar Çipof

23 Ağustos 2011 

8 Ağustos 2011 Pazartesi

SÜMELA’DA GERİYE SAYIM: 15 AĞUSTOS’TA “PONTUSCULUK” GELENEKSELLEŞECEK


5 Ağustos’ta birçok haber sitesinde şu haber yer aldı: “DHA - Sümela'da ayine izin çıktı - Kültür ve Turizm Bakanlığı, İstanbul Fener Rum Patrikliği'nin Meryemana'nın vefatının yıldönümü nedeniyle Sümela Manastırı'nda ayin düzenlenmesi isteğine olumlu cevap verdi…”

Gerçekten önem arz eden, üzerinde fevkalade hassas olunması gereken Sümela’da yapılacak bu ayin ile ilgili aylardır bu sitede yazılar yazdık. Bu ayinin büyük bir katılımla yapılacağını, Yunanistan’ın çok büyük organizasyonlar hazırladığın, yaklaşık on bin kişinin geleceğini haber verdik. Nitekim 29 Temmuz tarihli son yazımızın bir paragrafı da şöyleydi: “Yaklaşan 15 Ağustos’ta bu kez daha büyük bir organizasyonla ve Rum Patriği’nin yöneteceği bir ayinle artık 15 Ağustos’ta Sümela’da ayin yapılması “geleneksel” hale getirilecektir. Alınan bilgilere göre bu sene “Kültür Bakanı Ertuğrul Günay” da Sümela’daki ayinde hazır bulunacaktır.”

Türkiye üzerindeki “Yunancılık” ve “Megali İdea” emellerinin faaliyetlerini, yaptığımız araştırmalarda elde ettiğimiz bulguları kullanarak sürekli ortaya koyuyoruz. “Yunansever(Grekofil) taraflarda olanlar ilk başlarda bizi komplo üreten biri olarak göstermeye çalışsalar da her yazımızda ortaya konan bulguların daima gerçekleşmesi üzerine bu söylemlerini artık kestiler. Fakat üzülerek şunu da ifade etmemiz gerekiyor: Gerçekten “haber değeri” niteliği olan çalışmalarımızı belli medya platformları dışında paylaşamıyoruz/paylaşmıyorlar…

Sümela’daki ayine 10 gün kala ve sanki yeni bir gelişme, yeni verilen bir müsaade gibi; “Sümela'da ayine izin çıktı” şeklinde bir haber ise her yerde çıkabiliyor. Bu izin geçen seneden alındı, aylar öncesinden otellerde Yunanlılar yerlerini ayırttılar, para kazanma uğruna milli değerleri bir kenara atan yöneticiler, turistik kazançtan nemalanacak olanlar ellerini aylardır ovuşturuyor.


Ajansın haberinde şöyle de denmekte: “Bakanlığın yazısında ayinin, manastırda ziyaretçi dolaşımına engel teşkil etmeyecek şekilde ve sınırlı ziyaretçi katılımı ile avlu bölümünde yapılmasının uygun olduğu da ayrıca belirtildi.”

Geçen sene de aynı şekilde “kısıtlı” diye haberler vardı. Ama 15 Ağustos 2010’da Sümela resmen “kurtarılmış bölge” gibiydi. Bazılarında “Pontus İmparatorluğu”nun eski haritası bulunan, bazılarında ise “I am Pontios” yazılı farklı tişörtler taşıyan çok sayıda Yunanlı; aslında “Fatih Sultan Mehmed”in “15 Ağustos 1461”de ”Trabzon Rum İmparatorluğu”nun yıktığı aynı güne denk getirilen bir tarihte Sümela’da gösteri yaptı. Bu bir anlamda 1461’de yıkılan Trabzon Rum İmparatorluğu’nun rövanşını almak oldu ve bu sene daha da görkemli bir organizasyon ile yine bu rövanşı alacaklar.

Aslında daha önceki yıllarda da aynı tarihte Sümela’da ayin yapma girişimlerinde bulunuldu. 2009’da, “Rusya Yunan Cemaatleri Federasyonu” Başkanı ve Rus Duma’sı milletvekili “İvan Savidis” ve Selanik Valisi “Panayotis Psomyadis”in de aralarında bulunduğu Yunanlı bir grup Sümela içinde korsan ayin yapmaya kalkışınca ve görevliler ayin yapılmasına engel olmak istediğinde evvela bir arbede yarattılar. Korsan ayin girişimleri engellendiğinde ise Sümela’da hep birlikte “Yunan Milli Marşı”nı okudular.

Nedendir bilinmez ki biz sadece işin “dinlerarası hoşgörü” ya da “turizm kazancı” ile ilgileniyoruz ve maalesef milli değerlerin uğradığı erozyon ile diplomatik alandaki “hasar” ile ilgilenmiyoruz.

2009’da Türk topraklarında, bir Türk yetkilinin müdahalesi karşısında “Yunan Milli Marşı”nı okuyabilen Yunan asıllı Rus milletvekili bakınız daha neler yapmış: “16 Ağustos 2009 (İHA) Trabzon’da Ortodoks kilisesi inşa edeceğim - İvan Savidis, buradaki kilisenin kendi atalarına ait olduğunu hatırlatarak; ‘Bu kiliseler, bizim atalarımızdan kalan kiliseler. Dindar insanların kiliseleridir, Türk Hükümeti'nin kiliseleri değildir. Bu olayın ne kadar önemli bir olay olduğunu tüm dünyaya göstereceğim.’ dedi.”

Aynı Savidis 15 Ağustos 2010’da Sümela’da yapılan ayinin hemen ardından Yunan “Kathimerini Gazetesi”ne ise şöyle konuşmuş: “18 Ağustos 2010 Kathimerini (Stavros Tzimas) Sümela Manastırı talep ediliyor - …Basın toplantısında İvan Savidis şunları söyledi: “Türkiye ile yalnız 15 Ağustos'ta değil tüm Ortodoks bayramlarında, Sümela Manastırı'nın açılması yönünde görüşmelere başladık…”

Geçtiğimiz yıl, Trabzon’da dolaşan Yunanlılar arasında bulunan çok sayıda papaz üzerlerinde “raso” denilen siyah papaz cübbeleri ile sokaklarda dolaştılar. Anayasamızın “İnkılâp Kanunları”nı koruyan 174. Maddesi içeriğindeki “Bazı Kisvelerin Mabet Dışında Giyilemeyeceğine Dair Kanun”a aykırılık teşkil eden bu davranışı engellemeye çalışan polislere, Yunanlılar alaycı hatta hakaretamiz tavırlar sergilemişler, bir olaya neden olmamaya özen gösteren memurlar aciz kalmışlardır.

Kültür Bakanlığı’nın geçen sene de verdiği izinde aynı şekilde belirtmesine rağmen, bu ayin organizasyonu dışındaki kalan günlük ziyaretçilerin o esnada müzeyi ziyaretleri mümkün olmamıştır. Bu sene yapılacak olan etkinlikler üç gün sürecek, başka metruk kiliselerde de ayinler yapılmasının yolu açılmaya çalışılacak ve dolayısı ile ”Pontus Ruhu”nun bölgede hortlanması sağlanacaktır.

Maçka Belediye Başkanı Ertuğrul Genç yapılacak etkinlikler için şunları söylemiş: "Geçen yıl bazı çekinceler vardı. Birçok kişi, daha önce ilde yaşanan olayların etkisi ile güvenlik anlamında tedirgindi. Ancak 15 Ağustos 2010'da bütün dünya Trabzon halkını tanıdı… Bu yıl gelen turist sayısının iki misliden daha fazla olacağını tahmin ediyoruz. 10 bine yakın kişinin gelmesini bekliyoruz. Şimdiden talepler gelmeye, rezervasyonlar yapılmaya başlandı" diye konuştu.”

Bu sene etkinliğin uzatılmasının en büyük nedeni; Trabzon’da Sümela dışında başka yerleri de devreye sokmaktır. Ve eski metruk iki kilise için çok önemli adımlar atılacak. Bunlar “Aya Yani Barzelonis” ve “Aya Yorgi Peristereota”dır.

Rum Patriği Barholomeos bu organizasyon çerçevesinde; bu iki kiliseyi ziyaret edecek ve bunların restorasyonuna yardım süreci böylece başlayacaktır. Bu tabi ki orada nemalanan turizmcileri ve ilgili belediyeleri fevkalade sevindirici bir haberdir.

Yunanistan’da ve Dünya’da yüzlerce Pontus derneği bulunmaktadır. Bunların arasında bulunan, “Yunanistan Panpontuslular Federasyonu Gençlik Koordinasyon Komitesi” 2008’de “Aya Yorgi Peristereota Araştırma Merkezi” ve “Yunanistan Ermeni Gençliği” ile işbirliği yaparak bir sempozyum düzenlediler.

Tarihi Batı Ermeni Toprakları'ndaki değişim. Geçmişe bir yolculuktan düşünceler” adını taşıyan bu sempozyumda Pontuscu Yunanlılar ile Ermeniler işbirliği içinde olmuşlardır ve bu süregelmektedir. Pontuscuların, Ermenicilerle çok uzun yıllara dayanan işbirliği bulunmaktadır.

Burada zikredilen, Tarihi Batı Ermeni Toprakları; Ağrı ve havalisidir. Ermenistan Cumhurbaşkanı “Serj Sarkisyan”ın çok kısa bir süre önce Ermeni gençlerine yaptığı ve Türkiye’ye adeta savaş ilân eden şu konuşmasını anımsayalım: “Karabağ’ı biz aldık Ağrı’yı size bıraktık!"

Bu sene gelecek olan ziyaretçilere farklı tişörtler hazırlanmıştır ve dağıtılacaktır. Yine geçen sene olduğu gibi; ayin esnasında gömleklerin altında Pontus haritalı tişörtler ortaya çıkarılacaktır.

Ulusal medyamız ve haber ajanlarımıza birkaç söz:

Lütfen, yine dinler arası diyalog safsatası ile bizi oyalamayın ve Yunan gazetelerinin “önce” ve “sonra” yazdıklarını da kamuoyu ile paylaşın…

Oralardaki Yunanlı ya da eski İstanbul Rumu muhabirlerinizin size aktardıklarına kontrol etmeden itibar etmeyin. Çünkü gerçekler oradan “sempatize” edilerek sunulmakta ve buzdağının altı görünmemektedir. Sümela’da yaşanan ve yaşanacaklar “çok bilinmeyenli” bir denklemdir. Halkın bunu anlamasına yardımcı olun ve bize attıkları “kazık”ları, Yunan gazetelerinin ne güzel ve de ballandıra ballandıra nasıl yazdıklarını da kamuoyu ile paylaşın…

Sümela’da yaşanan ve yaşanacaklar “çok bilinmeyenli” bir denklemdir. Fatih Sultan Mehmed’in Trabzon Rum İmparatorluğu’nu yıkışının tarihi olan 15 Ağustos’un rövanşı bu sene maalesef gelenekselleşecek ve Karadeniz üzerindeki “Megali İdea” emelleri hızlanacaktır.

Yukarıda adını verdiğimiz ve “Rum Patriği Bartholomeos”un önümüzdeki günlerde ziyaret edeceği iki eski Rum kilisesinden biri olan “Aya Yorgi Peristereota”ya özellikle dikkat edelim…