büyükada yetimhanesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
büyükada yetimhanesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Eylül 2011 Perşembe

AZINLIK CEMAATLERİNİN TAŞINMAZLARI İADE EDİLİYOR

28 Ağustos’ta İstanbul’daki “Arkeoloji Müzesi”nin bahçesinde Türkiye’deki gayrimüslim cemaat vakıfları müştereken bir iftar düzenlemişti. Bu iftara katılan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, orada yaptığı konuşmada cemaat vakıflarına yönelik çok büyük bir müjde verdi.

Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren “Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Hükmünde Kararname” ile “5737 sayılı Vakıflar Kanunu”na geçici bir madde eklendi. Bu kanun hükmündeki kararnameye göre; gayrimüslim cemaat vakıflarına 1936’da beyan etmiş oldukları ama şu an mülkiyetleri ellerinde olmayan tüm taşınmazları, mezarlıkları ve çeşmeleri vakıflarının adlarına tescil etme yolu açıldı. 

Bunun ne anlama geldiğini ve sürecin nasıl işleyeceğini irdelemeden evvel “1936 Beyannamesi” nedir ve cemaat vakıflarının malları süreç içinde neden ellerinden çıkmış bunu irdelemek gerekir. Cumhuriyetin ilânını müteakip, Padişahlıktan miras kalan uygulamaların yerine yeni yasalar yapma ve çağdaşlaşma süreci başladı. Osmanlı’da çok önemli bir yer tutan vakıflarla ilgili olarak da 1935 yılında “Vakıflar Kanunu” çıkarıldı ve aksaklıkların giderilmesi için düzenlemeler başladı.

O tarihte azınlık cemaatlerinin gayrimenkullerinde önemli tapusal sorunlar vardı ve bu sorunları ortadan kaldırmak adına, gayrimüslim cemaat vakıflarına, bir kereye mahsus olarak beyanname ile tapusu adlarına tescil edilmiş olmasa da kullanımlarında olan taşınmazlar üzerinde hak sahibi olmaları sağlandı. Tabi ki bu uygulamanın da kendi içinde sınırları ve yönetmelikleri vardı.

15 sene Bulgar Ortodoks Eksarhlığı Vakfı’ndaki yöneticiliğimiz esnasında yaptığımız araştırmalar ve birinci elden edindiğimiz bilgilerle gördük ki “1936 Beyannamesi” gerçekten azınlık vakıflarına verilen çok büyük bir “hoşgörü” örneğidir. 

Zira o tarihte cemaatlerin kullanımında olan gayrimenkullerin çoğunun tapusu ya da fermanı bulunmamaktadır. Süreç içinde edinilen gayrimenkuller; Osmanlı Hukuk Sistemi’ni bir anlamda da delme adına, “takiye” yapılarak cemaat mensubu tanınan kişilerin üzerine ya da bir aziz ismi üzerine tapılan işlemlerle cemaatin kullanımındaydılar. 

Gayrimenkuller genelde “güvenilir” bir kişiye tapulandırılıyordu. Örneğin Bulgar Eksarhlığı Vakfı’nda, geçen yüzyılın başında edinilen mülklerin büyük bölümü “Eksarh Yosif” adına tescil edilmişlerdi. 1936 Beyannamesi olmasaydı şu anda Bulgar Cemaati’nin kullanımında olan ve Şişli’nin göbeğindeki çok değerli, 5 dönümlük arazi Eksarh Yosif’in varislerine kalacaktı. “Patrikhane ile Mücadelem – Bulgar Eksarhlığı Vakfı’nda 15 Yıl” adlı kitabımızda (s.228/230) bu konuyu şöyle dile getirdik ve önemli bir belge koyduk: 

1996 yılında, bir yandan Patrikhane ile uğraşırken, bazı Bulgar gazetelerinden aldığımız bilgiye göre; Eksarh Yosif’in varislerinin, İstanbul’daki mülkleri kendi adlarına tescil ettirmek ile ilgili bir çalışma içine girdikleri anlaşıldı. (…) Bunun aslında yeni bir girişim olmadığı, birkaç yıl evvel de mülkleri özel bir vakıf kurarak yönetmek üzere harekete geçtikleri de sonra anlaşıldı. (…) Bu gelişmeler esnasında, çok önemli bir belgeyi arşivde bulduk… (…) Belgenin tamamının tercümesi şöyledir: 

Beyanat (Deklarasyon)

“Aşağıda imzası bulunan, Bulgar Eksarhı işbu beyanatla, İstanbul’da ve Osmanlı İmparatorluğu toprakları sınırları içinde, her nerede olursa olsun bulunan ve muhtelif tapu ve hüccet ile (senet, vesika) benim adıma kayıtlı tüm gayrimenkullerin, İstanbul’daki Bulgar Eksarhlığı tarafından satın alınmış olup, mülkiyeti ve tasarrufu Eksarhlığa aittir. Defterhanedeki (tapu) benim adıma yapılan kayıtlar similatif (yalancıktan) olup, işbu işlem zaruretten doğmuştur. Hakikatte bu alış bedeli, Eksarhlık tarafından ödenmiştir ve şahsen benim bu mülkler üzerinde hiçbir hakkım yoktur. Bundan dolayı bu mülklerin en uygun zamanda, Bulgar Eksarhlığı’nın ya da muhtemelen onun yerine geçecek kurumun hükmi şahsiyeti üzerine tapu çıkarılması gerekir.

Varislerimin bu beyanatıma göre hareket etmelerini mecbur ediyorum ve Bulgar Eksarhlığı yukarıda belirtilen mülkleri, kurumun kendi hükmi şahsiyeti adına kaydedeceği zaman, derhal ve karşılıksız olarak gerekli yasal formaliteleri yerine getirsinler.

Sofya, 27 Mayıs 1915

Bulgar Eksarhı: Yosif İmza” 

Eğer 1936 Beyannamesi olmasaydı; Eksarh Yosif’in varisleri tapuları dedelerinin üzerine tescil edilmiş, Bulgar Cemaati’ne ait olan gayrimenkulleri elde edeceklerdi. 

Aslında tüm azınlık vakıflarında buna benzer şekillerle taşınmazlar şahısların üzerinde fakat cemaatlerin kullanımındaydı. “Neden böyle davranılmış?“ sorusu ise çok fazla ihtimali içerisinde barındırıyor. Bunda en çok saraydan izin alma işinin meşakkati ve alınamama ihtimali rol oynamıştır. Tüm hoşgörüsüne rağmen padişahların çoğu cemaatlerin güçlenmesine karşı duyarlılık göstermişlerdir. Bunu delmenin en kolay yolu olarak gayrimenkulün bir güvenli kişiye hatta bazen de bir aziz adına tapulanması görülmüştür.

1936’dan itibaren cemaat vakıfları; hibe, ölümden sonra edinilmek üzere vasiyet ve satın alma suretiyle gayrimenkullerini çoğalttılar 1964’de Kıbrıs olaylarının da etkisiyle Türkiye’de yaşayan fakat Yunanistan vatandaşı olan Rumların gönderilmesi, 1974’de Kıbrıs’ta yaşanan Rum vahşeti ve savaş; Türkiye’nin bu duruma daha duyarlı olmasına neden oldu. Tüzel kişilik olan vakıfların Osmanlı zamanında yapılan ve bir anlamda “takiye” olan uygulamalar ile çok sayıda mülk edindiği anlaşılınca; Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, “8 Mayıs 1974 tarihli, E. 1971 /2–820, K.1974/505” sayılı bir karar yayımladı. Kararın gerekçesi şöyleydi: 

“Görülüyor ki, Türk olmayanların meydana getirdikleri Tüzel Kişiliklerin taşınmaz mal edinmeleri yasaklanmıştır. Çünkü Tüzel Kişiler, Gerçek Kişilere oranla daha güçlü oldukları için, bunların taşınmaz mal edinmelerinin kısıtlanmamış olması halinde, devletin çeşitli tehlikelerle karsılaşacağı ve türlü sakıncalar doğabileceği açıktır. Bu nedenle de karşılıklı olmak şartıyla yabancı Gerçek Kişilerin Türkiye’de satın alma veya miras yolu ile taşınmaz mal edinmeleri mümkün kılınmış olduğu halde, Tüzel Kişiler bundan yoksun bırakılmışlardır.” 

Bu Yargıtay Kararı; azınlık vakıflarına Osmanlı döneminde edindikleri ve 1936’da beyan ettikleri gayrimenkullerle ilgili bir hak zayii yaratmadı ama bağış ve vasiyet yoluyla ilgili önlerini kesti.   

Satın alma meselesinin ise çok tartışmalı bir husus olduğunu vurgulamak gerekiyor. Bir dînî vakıf; akarlarının ve yapılan bağışlardan gelen paralar ile bir yandan elindeki varlıkları muhafaza etmek, bir yandan da bunları cemaatinin dînî ihtiyaçlarının kullanımına hazır tutmak ve yardıma muhtaç cemaat mensuplarına yardım etmekle mükelleftir. Ticari bir vasfı olmayan dînî bir vakfın, yeni mülkler edinmesinin mantığı bu bağlamda anlaşılmamaktadır. 1974’te de bu görüşün baskın olduğu yaptığımız araştırmalardan görülüyor.   

1964’te ve 1974’teki olanlara sadece bir perspektiften bakmamak gerekir. Konuya; Yunanistan’la adeta savaş halinin geçerli olduğunu da dikkate alarak bakılmalıdır. Ayrıca o esnada Batı Trakya’daki Türkler ve onların vakıfları ile gayrimenkullerinin de durumunu dikkate almalı ve mütekabiliyet esaslarına göre neler yapıldığını da anlamak gerekmektedir.   

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Hükmünde Kararname” ile “5737 sayılı Vakıflar Kanunu”na ilave edilen geçici maddeye istinaden çıkan kararnameye göre neler olacak ve nasıl bir süreç işleyecek?   

1936 Beyannamesi’nde vakfının uhdesinde kayıtlı iken süreç içinde bir kamu kurumu adına tescil edilmiş gayrimenkuller, mezarlıklar ve çeşmeler; tapu kayıtlarındaki hak sahibi ve mükellefiyet sahibi vakfa geri verilecek. Bunun için kararname tarihinden itibaren 12 ay içinde müracaat edilmesi gerekiyor. Yapılacak müracaatın Vakıflar Meclisi’nce olumlu bulunmasından sonra ise ilgili tapu sicil müdürlüklerince cemaat vakıfları adına tescil işlemi yapılacaktır.

Taşınmaz bu süreç içinde eğer 3. kişilere satılmışsa bu durumda Maliye Bakanlığı tarafından tespit edilen rayiç değer; Devlet adına ilgili vakfa ödenecek. Bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esasların ise 15 gün içinde çıkacak bir yönetmelikle düzenleneceği anlaşılmaktadır.

Bu güne değin azınlık cemaatlerinin taşınmazları ile ilgili olarak AİHM’de açılan birçok davada Türkiye kaybetti ve taşınmazın değerinin çok üstünde tazminatlar ve yüklü mahkeme masraflarını ödemek zorunda kaldı. 2010 sonlarında “Büyükada Yetimhanesi”nin tapusu, tüzel kişiliği olmayan Rum Patrikhanesi adına, AİHM kararı ve AB baskısıyla verilmişti. Burada Türkiye’nin zaaf gösterdiği ve hukuk yollarının tümünü tüketmeden buna “evet” dediği de ortaya atılmıştı. Bu -bize göre- pek doğru bir tespit değildir. Yukarıda, AİHM yoluyla bir mülk için ortaya çıkan tazminatların –normalde- değerinin çok üzerinde olduğunu belirttik. Kaybedilen davaların çok yüksek mahkeme masrafları da bir başka negatif husustur. Bu bağlamda; değeri yüz bin dolar olan bir gayrimenkul için AİHM’nin bir milyon dolar tazminata hükmetmesi ise şaşırtıcı olmamaktadır.    

Bir örnek: “Kırmızı Mektep” olarak bilinen “Fener Rum Erkek Lisesi” için Türkiye,“5 Temmuz 2007’de 1.603.693 YTL” tazminat ödemiştir.   

Bu yönde düşündüğümüzde, azınlık vakıflarının mallarının iadesi için çıkan bu kararnameye “pozitif” açıdan da bakılabilir. Aslında TC vatandaşı olan tüm cemaat mensuplarının, her Türk vatandaşı gibi eşit şartlarda olması ve vakıflarının da ihya edilmesi hususunda bir mani elbette ki yoktur. Ancak bu vakıfların da Türkiye’nin âli menfaatleri doğrultusunda faaliyet göstermeleri gerekir. 

Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren kararname kapsamında; cemaat vakıflarının 1936 Beyannamesinde kayıtlı olup, malik hanesi açık olan taşınmazları ile 1936 Beyannamesinde kayıtlı olup kamulaştırma, satış ve trampa dışındaki nedenlerle Hazine, Vakıflar Genel Müdürlüğü, belediye ve İl Özel İdaresi adına tapuları el değiştirmiş mallar iade alınabilecek. Bu gayrimenkullerde; kamulaştırma işlemi yapılmış ise doğal olarak bir bedel ödenmesinin gerçekleşmiş olması söz konusudur. ve hak kaybı yoktur Satış ve trampa (takas) suretiyle ise zaten gayrimenkulün yetkilileri tarafından rızaen işlem yapılmış olmasından ötürü geriye dönüş gerçekleşmeyecektir zira bu durumda da bir hak zayii yoktur. Üçüncü şahıslar adına kayıtlı olanların ise, Maliye Bakanlığı tarafından tespit edilen rayiç değerleri, Hazine veya Vakıflar Genel Müdürlüğü'nce cemaat vakıflarına ödenecek.   

Şüphesiz kararnameden çok daha önemli olan, 15 gün içinde çıkması beklenen yönetmeliğin içeriği olacaktır. 

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun “8 Mayıs 1974” tarihli kararı işte bu tür “takiye”lerin yolunu kesmeyi amaçlamıştı ve günümüzde de devam ettiği görülüyor. 1994’te Bartholomeos’un Rum Patriği oluşundan itibaren, Patrikhane civarındaki mülkler fahiş fiyatlarla satın alınmaya başlanmıştı. Bu süreçte, çok sayıda mülk el değiştirdi. İncelendiğinde bu alımı yapanların büyük kısmının yaşlı ve hayatında böyle bir parayı bir arada görmemiş, görmesi mümkün olmayan kişiler olduğu anlaşıldı. Bu aslında ileriye yapılan bir yatırımdı. 

5 Aralık 2009’da, açılışı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından yapılan ve “Avrupa Birliği Genel Sekreterliği İstanbul Bürosu” olarak İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile ortak kullanılan bina mazbut bir Rum vakfına aittir ve bu konuda AİHM devrededir. Bu binanın iadesi çıkan kararnameye göre olasıdır. Peki, “Vakıf mazbut yani artık ortada yok ise bu durumda işleyiş ne olacak?” bunu da çıkacak yönetmelikte göreceğiz.

Bir başka örnek de Okmeydanı’nda halen “Türkiye Gazetesi Hastanesi” olarak kullanılan eski “Bulgar Hastanesi”dir. Binanın esas sahibi “Evlogi Georgiev Vakfı” idi ve uzun yıllar mevzuata aykırı bir biçimde ve mütevelli heyetsiz olarak çalıştı. Hastaneyi elde tutan ve nemalanan birkaç Bulgar Cemaati mensubu ile Bulgar Başkonsolosluğu’nun elemanlarınca yönetilmekteydi. Mütevelli heyeti oluşturulması hakkında defalarca uyarılmalarına rağmen aynı şekilde devam edildiği için "5 Temmuz 1988’de Saat 15.30"da tutulan bir tutanakla Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından el konuldu ve mazbutaya alındı. Şimdi bu mülkün muhatabı kim olacaktır? Zira elimizde de bulunan, 1936’da Bulgar cemaati adına “Episkopos Kliment” tarafından verilmiş beyannamede, o tarihte “Evlogi Georgiev Vakfı”na ait olduğundan bu mülk yer almıyor. Bu taşınmaz ileriye yönelik sorunlardan biri olacaktır.

Bir başka sorun olacak örnek de “Tuzla Ermeni Çocuk Kampı”nın mülküdür. Bu gayrimenkul üzerinde de çok fazla iddia bulunmakla birlikte, en açık şekliyle hadisenin özeti şöyledir: Bağış yapan kişi 1974’teki uygulama ile bu mülkün tapusunu tekrar uhdesine almak zorunda kalmış ve ilerleyen dönemde ise kendi mülkü durumunda olan bu yeri satmıştır. Bu taşınmaz da ilerideki günlerde, bu yeni kararname mesnet alınarak Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün başını ağrıtacak büyük sorunlardan olacaktır.

Bu gelişmeler ışığında dikkat edilmesi gereken birkaç başka önemli nokta da bulunuyor. 

“Mütekabiliyet” bu işin neresinde duracak?   

Mütekabiliyet devreye girdiğinde ise Türkiye’nin karşısında şu 2 devlet görünmekte: Bulgaristan ile Yunanistan…

Türkiye’nin bu çıkışı aslında Bulgaristan’ı çok memnun etmedi. Zira Bulgaristan’da çok büyük bir Osmanlı vakıflarına ait mülk envanteri var. Bulgaristan’ın çeyreği desek mübalağa olmayacaktır. 
Yunanistan’ın mütekabiliyet ile uzaktan yakından alâkadar olmadığını biliyoruz ve umarız ki Türkiye’nin vatandaşı olan gayrimüslim cemaatlere yönelik aslında çok büyük bir adım olan bu girişimi bir yanıt alır. Ama bunu beklemediğimizi ve Batı Trakya’daki Türklerin durumunda bir iyileşme umudu olmadığını da gözlemlerimizde görüyoruz. 

Fener Rum Patriği’nin Devlet Erkânı ile olan yakınlığına ise insani açıdan olumlu ama siyasi açıdan çok tehlikeli görüyoruz. 

Patrik Barholomeos’un Türkiye’de yerleşik Rum asıllı vatandaşların Dînî Lideri olarak bu saygıyı duymasına bir sözümüz yoktur. Fakat Patrik Barholomeos’un, Türkiye’de yaşayan tüm Ortodoks Hıristiyanların lideri olarak da algılanmaması şarttır. Bu durum, mevcut Anayasa’nın 24. Maddesine de aykırılık teşkil eder.   

Bu yazımızda ikilem içeren tümceler bulunuyor. Bu bizim ikilemde olduğumuzdan ötürü değil, konu ya da konuların ikilemlerle dolu olmasındandır. Şimdi gözümüz 15 gün içinde Vakıflar Genel Müdürlüğü ile Maliye Bakanlığı 

http://www.21yyte.org/tr/

19 Nisan 2011 Salı

BOJİDAR ÇİPOF 18 NİSAN 2011'DE TEK RUMELİ TV'DE



Bojidar Çipof; 18 Nisan2011'de Tek Rumeli Tv, akşam haberlerinde Murat Er'in telefonla konuğu oldu. Yunanistan'ın Batı Trakya'daki Türk okullarının yarısını kapamak üzere harekete geçmesini ve İstanbul'daki Rum okulllarının statüsünü mukayese etti.

18 Nisan 2011 Pazartesi

BİR MEGALİ İDEA OPERASYONU: SIRA ŞİMDİ RUM OKULLLARININ BİNALARINDA

Bir yandan Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması gayretleri sürerken, öte yandan Rum Patrikhanesi’ne “Vatikanlaşma” ya da Türkiye üzerinde “Ortodoks Halifeliği” kurulmasını kabul etme ile eş anlamlı olan “Ekümeniklik” statüsünün Türkiye Cumhuriyeti’ne kabul ettirilmesi gayretleri uzunca bir zamandır sürmektedir. Bu konuda ABD ve AB devletleri de Hükümet üzerinde baskıcı bir süreci işletmektedir.

Batı Trakya’da mütekabiliyet ile açıklanması mümkün olmayan bir şekilde, seçilmiş müftülerin görev yapması engelleniyor, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu geçtiğimiz ay Batı Trakya’daydı ve oradaki Türklere “Müslüman Türkler” şeklinde hitap etti diye provokatör ilân edildi. Batı Trakya’daki Türk vakıflarının üzerinde çok yoğun bir baskı var ama burada Rum Patrikhanesi’ne verdikçe yetmiyor “daha” diye bağırıyorlar, “eziliyoruz, baskı altındayız” diyorlar.

YÖK Yasası ile açıklanması mümkün olmayan taleplerle Heybeliada Ruhban Okulu’nu açmak istiyorlar ki bu okulu 1971’de YÖK’e bağlanmayı kabul etmedikleri için kendileri kapattı. Dini meclislerinde yasalara aykırı olarak yabancı uyruklu papazlara görev verdiler, ardından onlarca papaza Türk vatandaşlığı verilmesini sağladılar. Büyükada Yetimhanesi’nin tapusu çok kısa bir süre evvel Rum Patrikhanesi’nin üzerine tescil edildi. Ardından 1925’te Türkiye ile Yunanistan’ı yeni bir savaşa sürükleyen Patrik Konstantin Araboğlu’nun kemikleri İstanbul’a getirtildi ve burada gömüldü, hemen akabinde 120 bin Yunan vatandaşının Türk vatandaşlığı talepleri ortaya çıktı.

Dikkat, dikkat, dikkat…

Patrikhane lehine olan bu edinimlerin hepsi son 2 yıl içinde, büyük kısmı ise 2010 içinde ve 2011 başında gerçekleşti.

Dalga dalga ilerleyen bir “Megali İdea” operasyonu, uluslararası güçlerin de baskısıyla Türkiye’de sürdürülüyor. Yudum yudum içirilen bir “zehir” gibi ülkemizi sarıyorlar. Bir edinim sağlanıyor, hemen ardından diğer edinim için çabalar başlıyor. Bu askeri stratejik yapılanmalarda görülen, ilerideki tarihler için öngörülen planlar gibi yürütülüyor. Efsunlanmış gibi bakakalmış seyrediyoruz. Aklımıza Batı Trakya ile burada olanları kıyaslamak ya da “mütekabiliyet” kavramı hiç gelmiyor.

Şimdi, “Megali İdea” ülküsünün gerçekleşmesi gayretleri süredururken İstanbul’daki kapalı Rum okullarının mülkleri ile ilgili bir gelişme var!

Kurtuluş Rum İlköğretim Okulu yönetimi, mahkemeye başvurarak ve öğrencileri kalmadığı gerekçesiyle okulun kapanmasını sağladı. Bu okulun resmen kapanmasını emsal alan Milli Eğitim Bakanlığı, “Arnavutköy Rum İlköğretim Okulu” ile Balat'taki “Yuvakimyon Kız Lisesi”nin de kapanmasına karar verdi.

Bu kararın hemen ardından, İstanbul'da öğrencisiz olan 13 okul için daha emsal niteliği taşımakta olduğu şeklinde açıklamalar başladı. Vakıflar Genel Müdürlüğü bünyesinde bulunan “Vakıflar Meclisi”nde “Azınlık Vakıfları Temsilcisi” olarak bulunan ve “Bartholomeos’un Prensi” olarak tanınan, 25 Mart 2011’de “Boyacıköy Rum Kilisesi”nde kendisine “archon” ünvanı verilen “Pandeli Laki Vingas” bir açıklama yaptı. Açıklamada, azınlık vakıflarının bu karardan memnun oldukları şöyle ifade edildi: “Yıllardan beri faal olarak kullanılmayan okulların kapatılmasından çok mutluyuz. Çünkü 30-40 yıldır öğrencisi olmayan binalarımız var. İlkokullarımızda da maalesef Kadıköy’de bir, Büyükada’da iki çocuk var. Dolayısıyla fonksiyonel olarak zayıflamış bir eğitim sisteminden bahsediyoruz. Çok güzel projelerimiz mevcut. Binaları müze, kültürel etkinlik yapacağımız bir yer, lisan kursu hatta misafirhane olarak kullanabiliriz.

Aklımıza hemen şu soru geldi: “Efendiler, siz bu Heybeliada Ruhban Okulu’nu niye açmak istiyorsunuz? Öğrenciniz yok da hani ondan sorduk…”

Ne kadar çelişkili bir durum... Ne kadar da ikilemlerle dolu bir hadiseyle karşı karşıyayız.

1500 kişilik Rum Cemaati’nde, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı yapılan son taze vatandaş papazlarla birlikte 100 kadar farklı dini rütbelerde papaz kadrosuna ulaşıldı. Bu sayı 1500 kişi için inanılmaz bir orantıdır. Yunanistan’daki dini görevli sayısı bile bu orantıda değildir.

Papaz sayısının azlığı bahanesiyle Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılmasını istiyorlar ama o okulda okuyacak öğrenci yok! Ne olacak? “Getirtiriz” Peki, öğretmen de yok! O ne olacak? “Onu da getirtiriz.

Yahu Dünya’da size papaz sağlayacak ve zaten sizin emrinizde, maiyetinizde olan çok sayıda okul varken neden illa da bizim yasalarımızı delerek dini okul açmak istiyorsunuz?

Burası Konstantinopolis, burası Bizans’ın merkezi ve burada bize maiyet lazım, burada bize gayrimenkul lazım…

İşte bu yüzden Büyükada Yetimhanesi’nin ve daha birçok gayrimenkûlün tapusunun Patrikhane adına tescil edilmesi/ettirilmesi önemlidir. Bu bağlamda şu an çeşitli Rum vakıflarının üzerinde olan, açık ya da öğrencisizlikten kapalı durumda olan okulların tapularının Patrikhane adına tescili için çok büyük gayret içindeler. Bunlardan en başta geleni Patrikhane’nin yanında bulunan “Özel Maraşlı Rum İlköğretim Okulu”dur.

Aşağıda halen faaliyette olan, öğrencisi bulunan Rum okullarının, öğrenci olmadığı için ya da “Heybeliada Özel Rum Lisesi” örneğinde olduğu gibi kendi menfaatleri için faaliyette bulunmadıkları Rum okullarının ve bir kısmı mazbut, bir kısmı da bir Rum vakfının mülkiyetinde görünen kapalı Rum okullarının tam listesini veriyoruz.

Azınlık Vakıfları Temsilcisi Laki Vingas’ın ağzından bu okulların başka amaçlarla kullanılmak üzere “resmen” kapatılmaları için işleyen hukuk sürecini ve kapatılmalarının ardından buralarda yapmak istedikleri “masumane” amaçlarını duymaya başladık. Bazı gazetelerin iç sayfalarında ya da haber portallarında ise şu ya da benzeri haberler yer aldı:

“İstanbul'da öğrencisiz kalan azınlık okulları kapatılıyor. Kurtuluş Rum İlköğretim Okulu’nun kapatılmasına karar veren mahkeme kararı emsal oldu ve iki Rum okulu daha kapatıldı.”

Kapalı durumda olan Rum okullarının öğretime kapanması ile birlikte buraların başka amaçlarla kullanılması sürecinde, Büyükada Yetimhanesi örneğinde olduğu gibi mülkiyetlerinin Rum vakıflarından alınarak Rum Patrikhanesi adına tescil edilmesi sorunu ile karşı karşıya kalınacaktır. Devreye AİHM girerse -ki bunun emsali de artık vardır- Türkiye Cumhuriyeti yasaları hilafına “Tüzel Kişilik” olmayan bir kurumun üzerine tapu tescili ile “maiyet” olarak artık güçlenen Patrikhane bu kez de “mülkiyet” açısından güçlenecektir. Bu arada, Rum Patrikhanesi’ni, yurt dışında çok önemli 18 mülkü olduğu da bilinmelidir.

Efendiler, siz bu Heybeliada Ruhban Okulu’nu niye açmak istiyorsunuz? Öğrenciniz yok! Zaten öğrenciniz olmadığı için elinizde bulunan Rum okullarının kapıları kapalı ve bu kapalı okulların resmen kapatılması ve başka amaçlarla kullanılması için hukuk yoluyla adımlarınız var.

Bu ne çelişkidir! Düşün artık Türkiye’nin yakasından. Ya da düşürün şu ağzınızdaki, kafanızdaki, planlarınızdaki tüm “TAŞLARI” yiyeceğimiz “KAZIĞIN” boyunu şimdiden bilelim…


AÇIK ve KAPALI RUM OKULLARININ LİSTESİ

Faaliyette Olan Rum okulları

l - Özel Zapyon Rum İlköğretim Okulu ve Lisesi

2- Özel Zoğrafvon Rum İlköğretim Okulu ve Lisesi

3- Özel Fener Rum İlköğretim Okulu ve Lisesi
 “Kırmızı Mektep” olarak da bilinir.

4- Özel Langa Rum İlköğretim Okulu

5- Özel Maraşlı Rum İlköğretim Okulu
Patrikhane’nin yanında bulunan bu okulun tapusunun, tüzel kişilik olarak mülkiyeti sahibi olan Rum vakfından, Patrikhane adına devredilmesine çalışılmaktadır.

6- Özel Karaköy Rum Ana ve İlköğretim Okulu

7- Özel Arnavutköy Karma Rum İlköğretim Okulu

8- Özel Kadıköy Rum İlköğretim Okulu

9- Özel Büyükada Rum İlköğretim Okulu

Resmen Kapanmamış Ancak Faaliyette Olmayan Rum Okulları

l- Heybeliada Özel Rum Lisesi
1951'de bir kararnameyle Lise Bölümü Ruhban Okulu'ndan ayrıldı. 1971'de Ruhban Okulu YÖK Yasası’na uymak istemedikleri için kapandı ancak lise bölümü resmen kapanmadı fakat 1984'te faaliyetlerini durdurdu.

2- Özel Merkez Rum İlköğretim Okulu ve Lisesi

3- Fener Yoakimyon Rum Kız Lisesi

4- Özel Ayakostantin Rum Anaokulu ve İlköğretim Okulu

5- Özel Kurtuluş Rum İlköğretim Okulu

6- Özel Feriköy Rum İlköğretim Okulu

7- Özel Bakırköy Rum İlköğretim Okulu

8- Özel Yeşilköy Rum İlköğretim Okulu

9- Özel Yeniköy Rum İlköğretim Okulu

10- Özel Tarabya Rum İlköğretim Okulu 

Kapalı Rum Okulları
l- Beşiktaş Rum İlkokulu

2- Ortaköy Rum İlkokulu

3- Büyükdere Rum İlkokulu

4- Bebek Rum İlkokulu

5- Boyacıköv Rum İlkokulu

6- Sarıyer Rum İlkokulu

7- Aya Triada Rum İlkokulu

8- Aynalıçeşme Rum İlkokulu

9-Nane Rum İlkokulu

10- Evangelistria Rum İlkokulu

11- Kumkapı Rum İlkokulu

12- Samatya Rum İlkokulu

13- Edirnekapı Rum İlkokulu

14- Balat Rum İlköğretim Okulu

15- Cibali Rum İlkokulu

16- Lonca Rum İlkokulu

17- Ksiloporta Rum İlkokulu

18- Hasköy Rum İlkokulu

19- Hagios Potiras Antifonitis İlkokulu

20- Edirnekapı Rum İlkokulu

21- Salmatombruk Rum İlkokulu

22- Panavia Suda (Eğrikapı) Rum İlkokulu

23- Topkapı Rum İlkokulu

24- Fener-Muhlio Rum İlkokulu

25- Büyükada Rum Yetimler İlkokulu

26- Heybeliada Rum İlkokulu

27- Burgazada Rum İlkokulu

28- Kınalıada Rum İlkokulu

29- Üsküdar Rum İlkokulu

30- Kandilli Rum İlkokulu

31- Çengelköy Rum İlkokulu

32-Kuzguncuk Rum İlkokulu

33-Yeldeğirmeni Rum İlkokulu

34-Kalamış Rum İlkokulu

35-Beykoz Rum İlkokulu

36-Paşabahçe Rum İlkokulu

37-Altımermer Rum İlkokulu

38-Yenimahalle Rum İlkokulu

39-Tahtaminare Rum İlkokulu



6 Nisan 2011 Çarşamba

AB VE AİHM TÜRKİYE’YE PATRİKHANE LEHİNE ÇOK BEDEL ÖDETECEK

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) hukukun tarafsızlığını, Türkiye lehine kullanmamakta olduğu çıkan birçok kararda görülüyor. Bu da bize ister istemez AİHM’nin bağımsız bir organ değil de Avrupa Birliği’nin siyasi bir kanadı olarak çalıştığı izlenimi vermekte.

Avrupa Birliği’nin ise üyeliğimiz yolundaki bitmez tükenmez talepleri var ve bizi birliğe almamak adına neredeyse “Kaşınız üzerinde gözleriniz var. Bu nedenle sizi alamayız” diyecekler. Bu söylem belki biraz müstehzi bir benzetme oldu fakat süreçleri takip eden her birey bunu görebiliyor. AB; Türkiye’yi birliğe almayacak...

Bu yazımızda; uzmanlık alanımız olan Fener Rum Patrikhanesi üzerinden örnekleyerek AİHM’nin ve AB’nin yanlı tutumlarını ve Türkiye ile Türklere ne kadar negatif ayrımcılık sergiledikleri üzerinde duracağız.

AB kanadından sürekli olarak Türkiye’de hukukun bağımsız olmadığı öne sürülür. Fakat Türk Yargısı tarafından AB’nin genel prensiplerine halel getirecek bir karar söz konusu olursa o zaman AB nasıl davranır?

Bugün Türkiye’de Rum Patrikhanesi’nin “Ekümenik” olmadığına en önemli mesnet; tarafımızdan açılmış olan bir davanın, 13 Haziran 2007’de Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nin verdiği kararla alınan neticesidir. Bu kararın, 26 Haziran 2007’de Anadolu Ajansı’na düşmesiyle birlikte uzun bir tepki maratonu başlamıştı. Kararın açıklanmasından bir gün sonra da Yunanistan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Yorgo Kumuçakos; Yargıtay’ dil uzatan bir söylemle kararı eleştirdi. Aynı esnada toplantı halinde olan AB üyeleri dışişleri bakanları toplantısı kesilerek Yunanistan Dışişleri Bakanı Dora Bakoyanni tarafından da aynı şekilde Türkiye’ye ağır eleştiriler yapıldı.

Buraya kadar belki normal görülebilir bir tepki söz konusuydu. Zira zaten Yunanistan’ın bir kurumu gibi çalışan Rum Patrikhanesi’nin menfaatleri söz konusuydu. Ancak Bakoyanni’nin ardından, Avrupa Birliği’nin genişlemeden sorumlu üyesi Oli Rehn’in bir basın açıklaması yaparak Yargıtay kararını kınaması; AB’nin genel tavrını bize gösterdi.

Tabi AB bu kadarla kalmadı ve karar; Türkiye’nin Avrupa Birliği 2007 İlerleme Raporu’na da girdi. Bağımsız Yargıdan bahseden Avrupa, bu kez Türk Yargısı’nı hedef aldı ve Yargıtay’ın verdiği kararı tenkit etti.

Rum Patrikhanesi’nin ekümenikliği AB için o kadar önemli ki 2007’deki Yargıtay kararına tepki içeren paragraf; 2008, 2009 ve 2010 ilerleme raporlarımıza ekleniyor.

2007 İlerleme Raporu’nun, bu Yargıtay kararıyla ilgili olan İngilizce ve Türkçe bölümleri şöyledir:

İngilizce metnin 17. Sayfası

The Ecumenical Patriarch is not free to use the ecclesiastical title Ecumenical on alloccasions. In June 2007, the Court of Cassation ruled on a case against the Holy Synod of the Ecumenical Patriarchate. The Court acquitted the accused. However, it also concluded that there is no basis in Turkish legislation providing that the Patriarchate is Ecumenical; that the Patriarchate is a religious institution which has no legal personality; that persons who participate and are elected in religious elections held in the Patriarchate should be Turkishcitizens and be employed in Turkey at the time of the elections. This decision potentially creates further difficulties to the Patriarchate and to other non-Muslim religious communities in the exercise of their rights guaranteed under the ECHR.

Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nın tercümesi 16. sayfa

Ekümenik Patrik, dini “Ekümenik” ünvanını her vesileyle kullanma özgürlüğüne sahip değildir. Haziran 2007’de, Yargıtay, Ekümenik Patrikhane’nin Sen Sinod Meclisine karşı açılan dava hakkında karar vermiştir. Mahkeme, sanığın beraatına hükmetmiştir. Bununla birlikte, kararda, Türk mevzuatında Patrikhaneyi Ekümenik kılan hiçbir dayanağın bulunmadığına, Patrikhanenin tüzel kişiliği bulunmayan bir dini kurum olduğuna, Patrikhanede yapılan dini seçimlere katılanların ve seçilenlerin Türk vatandaşları olmaları ve seçim tarihinde Türkiye’de çalışıyor olmaları gerektiğine hükmedilmektedir. Bu karar, Patrikhanenin ve diğer gayrimüslim dini toplulukların, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi tarafından teminat altına alınan haklarını kullanmalarında ilave sorunlara yol açma potansiyeli vardır.


2007’deki bu kararda aslında açılan davada Kamu adına istenen hapis cezası verilmemişti ve bu anlamda da davalı Rum Patriği Barholomeos ve 12 Sen Sinod üyesi papaz (metropolit) beraat etmişlerdi. Ancak gerekçeli kararda Rum Patrikhanesi’nin ekümenik olmadığı net bir şekilde ortaya konmuş ve Yargıtay 4. Ceza Dairesi de kararı “oy birliği” ve “esastan” onamıştı.


2007’de tarafımıza çok sayıda “dostumuz” kararda hapislik çıkmadığı için tashihi karar yapmamız ve sonra da AİHM’ye götürmemiz için telkinlerde bulundu. Bunu yapmadık çünkü sonucun ne olacağını biliyorduk. AB’nin siyasi anlamda bir kanadı olan AİHM’de Rum Patrikhanesi’nin aleyhine bir karar çıkması mümkün değildir. Deliller ve haklar yüzde yüz Patrikhane’yi haksız da kılsa bu mümkün değildir. Neden mümkün olmadığını ise belgeleyerek şu şekilde ortaya koyabiliriz:

29 Kasım 2010’da Rum Patrikhanesi’nin, AİHM’de açtığı bir davanın sonucunda ve Türkiye’de bir ilk olarak Büyükada Yetimhanesi’nin tapusu “tüzel kişilik” olmayan Patrikhane üzerine tescil edildi. Bu Rum/Yunan tarafında çok büyük sevinç yaratan kararda acaba AİHM “adil” mi davranmıştı? Bunun cevabını bu dava dosyasının aslı elimize geçtiğinde anladık.

AİHM bu davayı; “AFFAIRE FENER RUM PATRİKLİĞİ (PATRIARCAT ŒCUMÉNIQUE) c. TURQUIE (Requête no 14340/05) STRASBOURG 8 Juillet 2008” olarak kabul ederek Patrikhane’nin Ekümenikliğini baştan kabul etmiş olmaktadır ama dava dosyasının ilk paragrafı “Bu kadar da olmaz” dedirtecek boyuttadır.

Dosyanın 2 sayfasındaki ilk paragraf aynen şöyledir:

“I. LES CIRCONSTANCES DE L’ESPÈCE

6. Le requérant, Fener Rum Patrikliği (le Patriarcat œcuménique), est une Église orthodoxe établie à Istanbul qui dispose d’une primauté d’honneur et d’un rôle d’initiative et de coordination dans l’ensemble du monde orthodoxe. Actuellement, il réunit et représente la minorité orthodoxe en Turquie. Il est représenté par Sa Sainteté le patriarche œcuménique Bartholoméos Ier. “

Bunun tercümesi ise şu şekildedir:


“I. DAVANIN KOŞULLARI

Fener Rum Patrikliği Ortodoks dünyasının en önde gelen ve inisiyatif ve eşgüdüm rolünü haiz İstanbul’da kâin Ortodoks kilisesidir. Fener Rum Patrikliği hâlihazırda, Türkiye’deki Ortodoks azınlığı bir araya getirmekte ve temsil etmektedir. Fener Rum Patrikliği Ekümenik Patrik 1. Bartholomeos tarafından temsil edilmektedir.”

Bu başlangıçtan sonra, bu kadar “övgü” ve “yüceltme” içeren başlangıçtan sonra davanın içeriği ve delilleri ile pek fazla ilgilenmek gerekli değildir kanısındayız ki karar da lehlerinde çıkmıştır.

Rum Patrikhanesi; AİHM’de Türkiye’yi şikâyet etmeye iyi alıştı. Bir iki sene evvel Fener’deki “Kırmızı Mektep” için de sessiz sedasız 1 Milyon Euro tazminat kazandılar ve bu para kasalarına girdi.

Şimdi ise çok ilginç bir davayı daha geçen hafta açtılar. Ortaköy’de bulunan ve mazbut durumda olan bir bina; 5 Aralık 2009’da, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından, “Avrupa Birliği Genel Sekreterliği İstanbul Bürosu” olarak hizmete açılmıştı Halen bu binayı; ABGS ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi ortak kullanmaktadırlar.

Burada şunu vurgulamak gerekir ki “Avrupa Birliği Genel Sekreterliği” Türkiye Devleti’nin AB ile koordinasyonu sağlamak üzere kurulmuş bir kurumudur. Sıfatından bir AB Kurumu olduğu anlaşılmamalıdır.

Mazbut olarak Vakıflar Genel Müdürlüğü bünyesinde olan bu bina ile ilgili yenileme ve tamir aşamasında hiçbir harekette bulunmadan beklenilmişti. İşte şimdi Büyükada Yetimhanesi’nin tapusu ile ilgili kararın nasıl önemli olduğu ve nasıl “emsal” teşkil edeceği anlaşılmaktadır. Çünkü bu bina ile ilgili AİHM’ye gidilmesi Yetimhane’nin ardından start almıştır.

Görünen odur ki, “ortaklar” AB ve Patrikhane/Yunanistan, “organ” AİHM kanalıyla Türkiye’ye daha çok “bedel” ödeteceklerdir.