bojidarcipof etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bojidarcipof etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ekim 2014 Pazartesi

KARE BULMACA



Kare bulmaca gibisin soldan sağa yukarıdan aşağıya

Çözmeye çalışıyorum ama nafile hep bir kelime eksik

Ya bulmacayı yazan unutmuş soruyu tarif ederken

Ya da kendini eksik tanımlatmış aldatmışsın yazanı



Kare bulmaca gibisin soldan sağa yukarıdan aşağıya

Bitirdiğinde nasıl ki tamamlamanın bir hazzı oluyorsa

Ben hazzımı almıştım senden, seni çözmeye çalışırken

Eksikler gizlerin olsun arta kalanları çözmesem de olur

Bojidar Çipof 
4 Haziran 2011 






28 Ekim 2013 Pazartesi

YENİKAPI "MARMARAY" ya da "DEDEMİN BOSTANI"



Yarın (29 Ekim) İstanbul’da Marmaray Projesi’nin ilk etabı Cumhuriyet’in 90. Yılına denk gelen bir günde açılacak. Kentimize mutlaka önemli bir katkısı olacak bu proje için kendi hesabıma “Hayırlı Olsun” diyorum.
Marmaray’ın bir bölümünün gerçekleşmesi bende başka bir heyecan yaratmakta…

Zira Marmaray’ın Yenikapı İstasyonu benim dedemin bostanı…

5 Şubat 1953’te gözlerimi açtığım Süleymaniye Doğumevi’ndeki birkaç günlük serüvenimden sonra şu an Marmaray Yenikapı İstasyonu’nun olduğu dedemin bostanı içindeki kırmızı tuğlalı eve getirildim ve orada büyüdüm.

Birkaç sene sonra bostanın yanı başında ailemin yaptırdığı bir başka eve taşındık, kırmızı tuğlalı evde ise büyük dayım ailesiyle kaldı.  Bostanın yeni evin yanı başında olmasından ötürü bu toprak parçasından kopmadım. O arazide büyüdüm, koştum, incir ve dut ağaçlarına tırmandım, velhasıl tüm yaramazlıklarımı bu toprak parçasının üzerinde gerçekleştirdim.

Kim bilebilirdi ki; bu gezdiğim, yaramazlık ettiğim toprağın altı Milattan evvel başka çocukların da koştuğu aynı topraktı…

Kim bilebilirdi ki; kamulaştırıldıktan sonra başlayan arkeolojik kazılarda yaklaşık 30 bin antik obje çıkartılan bir arazi üzerinde koştum, yaramazlık ettim…

İstanbul’un orta yerinde, betonlaşan, ürküten bir şehirde, bir bostanda, ağaçlar ve çiçekler ile kümes hayvanları arasında büyümek; bu çok büyük bir ayrıcalıktı…

Mevsimine göre ekilen sebzeler: Maydanoz, domates, marul ve diğerleri… Yanında kümes, incir ağaçları, dut ağacı, kuyu ve dolap beygiri, sebzelerin ıslak olarak bekletildiği bir havuz… Bu havuzu doldurmak için gözleri bağlı dönüp duran bir emektar at…

Civardaki diğer bostanlar arasında imece ile hazırlanan “saz” stokunu hazırlamak bir karnavala dönüşürdü! Bu “saz” dediğim; bildiğimiz, sazlıklarda büyüyen sazlar… Hale mal götürürken, maydanoz ve dereotu gibi sebzeleri bağlamaya yarardı... Her bahçıvan kendi ihtiyaçları kadar saz alır ve gündüzden ıslatır, akşam evvelce çekilen kuraya göre bir bahçıvanın evinde ananevi “saz kesme” imecesi başlardı… Ortaya bir naylon örtü, üzerine de ıslak ıslak sazlar atılır, her gelenin elinde bir falçata, odada çepçevre erkekler ve tabi de çocuklar, bu sazları üçe yarıp, demet demet topluyorlar. Bu demetler zamanı geldikçe tekrar havuzda ıslanacak ve başta maydanoz olmak üzere sebzeleri hale götürmek için bağlamakta kullanılacak. Şarkılar, türküler, fıkralar, çocukların dışarı çıkarıldığı açık fıkralar, çaylar, börekler ve sevgi paylaşımı…

Tabi ki herkes kendi sazını isterse birkaç günde kesip saklardı, ama dedik ya “imece”, toplanma, sevgi paylaşımı… Bir "Dostlar Meclisi" ve maksat muhabbet...

Zamanla saz yerine evvela ince sicim, sonra da plastik malzeme kullanılmaya başlandı. “Dostlar Meclisi” kapandı. Tabi bir anane de o dönemde bitti…

İncir ağacından düşen bir yerini kırar derler. İnanmayın ben çok düştüm! Sakat bir yerim de yok!

Bostanımızda; “Mürekkep İnciri” türünde bir ağaç vardı ki bu İstanbul’da tekti. Bir dut vardı ki çok garip bir ağaçtı… Dutlar nispeten bodur olurlar, bu almış başını göğe doğru uzanmış. Tabi bırakılır mı böyle bir ağaç? Hemen üzerine gecekondu misali bir ağaç ev kondurdum… Ama ne keyifti oradan çevreyi seyretmek, anlatılmaz bir duyguydu. Sanki Robinson misali...

Bir ara kümes hayvanlarına hırsız dadandı. Her gece birkaç tavuk yok oluyor. Belli ki hırsız civardan. Ama pusuya yatıyoruz gelen olmuyor. Eeee ilerleyen yılların elektronikçisi olacak Bojidar devreye girdi… Bir lambalı radyonun besleme transformatörü ile 500 volt kadar bir elektrik tellere bağlandı. Bir gece bir çığlık... Ama ne çığlık... Koştuk hemen. Tabi kaçmış köftehor… Olsun, elektrik vermeye devam dedi dedem. Ama bir gece çığlıklar başka türlü yükseldi, bu kez çığlıklar tavuklardan gelmeye başladı.

O gece yağmur yağmasaydı, tüm tavuklar yüksek voltajda telef olmayacaktı. Tabi bu geleceğin elektronikçisini ortada bulmak çok zor oldu! Anneannem oklavayla bana mahallede tur attırdı…

Domates! Öyle bir kokar ki dalında, tarif edilemez bir kokudur. Dalından domatesi kopar, gömleğinin koluna sil ve ye! Mis gibi kokusu içine dolsun. Ne kötü ki artık bu kokuya rastlayamıyorum.

Mevsim biter, domatesler sökülür. Tabi yeşil olanlar turşuluk ayrılır. Biz yeşil domateslerin çok azını satardık. Tenekelerle turşu kurulur ve tüketirdik. Balkondaki meşe fıçıya da kendi lahanalarımızdan turşu kurardık. 365 gün turşu yenirdi... Sabah, öğle, akşam… Hatta yatmadan ve de çaktırmadan yediklerimi saymıyorum… Asitsiz yapılan turşu çok faydalıdır derler. Tavsiye ederim, gerçekten şifadır...

Yenikapı ne güzeldi. Sahilden tutulan balıklar, tutulan uskumrular bahçede kurutulur “çiroz” olurdu. Torik zamanı ise tenekelerce “lakerda” yapardık. Ailemizde balık kültürü hayli yerleşmişti. O yıllarda Yenikapı sahilinden atılan olta boş gelmezdi…

Sabah gün ağarmadan, hale sebze götürmeye giden büyüklerin yanında gitmek için yalvarırdık. Ama sebep başkaydı tabi… Halin karşısında yuvarlak hamur içinde sucuklu, kıymalı, domatesli açık pide yapan bir yer var. Pizza da neymiş? O pidelerin tadı hâlâ damağımda…

Bir de sırık satın alma turları vardı. Domates ve fasulye için kullanılan sırıkları almak için bir kamyon kiralanır ve Beykoz köylerine kadar kamyon kasasında seyahat edilirdi. Evet, bu gün kamyon kasasında seyahat yasak ama siz o gün bu ne keyifti bilir misiniz? Bu güzel yollar, otobanlar da o zaman yok tabi, sanki şehirlerarası seyahate çıkmışız gibi gelirdi bize…

Bunlar; bir yaşam öyküsünden çok az kesitler… Bu kadar kısa da olur, yazarsan 500 sayfalık bir kitap da olur…

Bu bostanda yarın (29 Ekim) Marmaray Projesi’nin açılısı var…

Bir bostanda büyümek…

Nasıldır bilir misiniz?


Bojidar Çipof

28 Ekim 2013




20 Aralık 2012 Perşembe

ŞİİR: SİLMEDEN UNUT (BOJİDAR ÇİPOF)



Silmekten vazgeç onu hayatından

Giden zamana yazık olur boşa harcama

Gönüle kor düşünce zaten silmek zordur

Yok sayarsın ama atamazsın da içinden

Zordur vesselam gönül yarasını çeken bilir

Yaşam deli gibi kısırdöngüsüyle akarken 

Yokluk daha da artar bu zaman nehrinde

Onsuzluk ve sessizlik sarmıştır her yanını

Fakat karar da verilmiştir dönmemecesine

Hüküm senindir ama sen de kaldıramazsın

Gel de içinden at atabilirsen zor iş çeken bilir

Bazen sıkıntılı mısralar ya da kelimeler çıkar

Bazen çok hüzünlü bir sesle okunan bir türkü

Gözyaşlarını silme sakın kalsınlar yüzünde

Kimse görmez onları gören tek sensin

Yüzünden sil ama içinden bari silmeye kalkma

Zaten silmeye de değmez

En iyisi sen onu silmeden unut…


Bojidar Çipof
24 Temmuz 2010


10 Kasım 2011 Perşembe

ATATÜRK İÇİN YAZILAN...

22 Kasım 1938 tarihli Alman “Neue Zürcher Zeitung Gazetesi” şu çok anlamlı yazıyı yazdı: 
“Atatürk’ün cenaze töreni, onun son zaferi olmuştur. Tabutunun önünde karşıtlarının hepsi sessiz kalmışlardır. Türk ve Alman askerleri, tabutunun arkasında bir sırada yürüdüler. Bir diğer sırada ise Stalin ve Hitler’in temsilcileri yan yanaydılar. Hem Cumhuriyetçi Valencia hem de General Franco çelenk yollamışlardı. Tabutunun önünde; faşistler, demokratlar ve komünistler bir bütün olarak eğildiler. Her sınıfıyla birlikte olarak Türk Halkı da ağladı ve yakardı.

ZENGİNLERLE FAKİRLER, YÜKSEKLERLE ALÇAKLAR ARASINDA HİÇBİR FARK YOKTU. BUGÜN ANKARA’NIN YAŞAMIŞ OLDUĞU; DÜNYA’NIN HİÇBİR ZAMAN GÖRMEDİĞİ BİR TÖRENDİ.

29 Ekim 2011 Cumartesi

CUMHURİYET'İN 88. KURULUŞ YILDÖNÜMÜ ANISINA (SEÇME FOTOĞRAFLARIYLA) ATATÜRK'ÜN 10. YIL KONUŞMASI


CUMHURİYET'İN 88. KURULUŞ YILDÖNÜMÜ ANISINA (SEÇME FOTOĞRAFLARIYLA) ATATÜRK'ÜN 10. YIL KONUŞMASI
VİDEOYU HAZIRLAYAN: BOJİDAR ÇİPOF 29 EKİM 2011

23 Temmuz 2010 Cuma

SİLMEDEN UNUT



Silmekten vazgeç onu hayatından

Giden zamana yazık olur boşa harcama

Gönüle kor düşünce zaten silmek zordur

Yok sayarsın ama atamazsın da içinden

Zordur vesselam gönül yarasını çeken bilir

Yaşam deli gibi kısırdöngüsüyle akarken 

Yokluk daha da artar bu zaman nehrinde

Onsuzluk ve sessizlik sarmıştır her yanını

Fakat karar da verilmiştir dönmemecesine

Hüküm senindir ama sen de kaldıramazsın

Gel de içinden at atabilirsen zor iş çeken bilir

Bazen sıkıntılı mısralar ya da kelimeler çıkar

Bazen çok hüzünlü bir sesle okunan bir türkü

Gözyaşlarını silme sakın kalsınlar yüzünde

Kimse görmez onları gören tek sensin

Yüzünden sil ama içinden bari silmeye kalkma

Zaten silmeye de değmez

En iyisi sen onu silmeden unut…


Bojidar Çipof
24 Temmuz 2010 




11 Şubat 2010 Perşembe

BUZUKİNİN TARİHİ

 Fotoğraf: Buzuki Bojidar 1972 Büyükdere Marko Paşa Gazinosu 
Manges (Külhanlar) Orkestrası
....

 Web ortamında birçok sitede “buzuki”nin tarihçesi ile ilgili yazılar var. Tabi her zaman olduğu gibi bunlar; kopyala yapıştır yöntemiyle hep aynı kaynağa dayanan bilgilerden oluşuyor. Eski bir müzisyen olmam ve bir zamanlar buzuki de çalmam dolayısı ile bu konuda bir şeyler yazmak istedim.

Buzuki ile tanışmam 1970 ya da 71 yıllarında Sıraselviler Özgül Taverna’da oldu. Burada Grek müzik yapıyorduk ve ben gitar çalıyordum. Birlikte çalıştığımız bas gitarist Andon Venturis, (Şimdi Yunanistan’da yaşıyor) bana bir gün bir buzuki getirdi ve çok uygun bir fiyata bir arkadaşının sattığını istersem almamı söyledi. Müzik de bir matematiktir. Eğer bunu çözerseniz aslında çok kolaydır. Aşağıda buzukinin tarihini anlattıktan sonra teknik olarak da bazı bilgiler vereceğim ve orada gitarla buzukinin karşılaştırmasında yukarıda matematikten ne kast ettiğim anlaşılacaktır.

Ben bu sazın sesini çok beğendim. Buzukinin sesini elbette ki biliyordum. Ama eline alıp çalmak başka bir durummuş. Bunu çalışmaya başladığımda anladım. Bir hafta kadar sonra repertuarımızı çalmaya başladım. O zaman çalıştığımız kadro şuydu: Heny ve Vasilaki çifti. Eski Grek tavernalarını bilenler bu efsane ikiliyi mutlaka tanırlar. Ayrıca Dimitri Orfanidis adlı bir solistimiz vardı. Dimitri de çok iyi bir solistti ama çok detaycıydı. Kaprisli demiyorum çünkü yaptıkları kapris değil kendine yaptığı eziyetti. Şarkı söylerken bir eli de ses düzeninde ve inanın ne aradığını anlamak mümkün değildi. Aynı durum, ne çalarsan çal o mutlaka başka bir ses, başka bir nota ya da tını isterdi. Biz bunu kanıksamış ve hiç de oralı olmuyorduk.

Bir cumartesi akşamı, ben buzukiyi sahne arkasında hazırladım ve Dimitri çıktığında aniden elime alıp çalmaya başladım. Gitarla yaptığım sololar birden bire buzuki tınısı ile duyulmaya başladı.

Dimitri “Vre” diye arkasına döndü. İnanamadı ve o gün ilk defa bir şeylerle uğraşmadan şarkı söylemeye başladı. Ben birkaç hafta içinde tüm repertuarı buzukiyle çalmaya başladım. Gitarist Bojidar iken, bir de Buzuki Bojidar oluverdim. O zaman İstanbul’da bilinen birkaç buzukici vardı. Bunlardan biri, Buzuki Çiço, İngiltere’den gelmiş uçuk kaçık bir adamdı. Hani şu Avrupa’da arabasını isteyerek duvarlara çarpan gruplar vardır ya onlardan birine üyeydi. Bir minibüsü vardı. Onu kaporta yaptırır sonra bir haftada eski yamuk yumuk haline getirirdi. Bir de Buzuki Erol (Örter) vardı ki o tam bir virtüözdü.

İşte bu birkaç buzukicinin arasına yeni yetme gitarist-buzukici olarak ben de katılıverdim.

Arkadaşım Andon bana buzuki ile birlikte bir de buzuki ile ilgili bir kitap getirdi. Kitabın adı: Buzuki... Yazarını şimdi anımsamıyorum ama orada buzukinin tarihçesi vardı. Tabi bu Yunanca kitap hakkında; arkadaşım Andon’a ara sıra birkaç sayfasını tercüme ettirerek içeriği hakkında bilgi sahibi oldum. Şimdi o kitaptan hayal meyal hatırladıklarım, süreçte edindiğim bilgiler ve teknik olarak -tabi daha çok gitar gibi telli sazları çalanları ilgilendirecek- bazı bilgileri burada paylaşmak istiyorum.

Buzukinin, Yunanistan’ın Osmanlı idaresi altında olduğu yıllarda, Anadolu’dan gittiği biliniyor. Buzukinin hikâyesine geçmeden, bu süreçte çok önemli olan bağlama hakkında biraz bilgi vermek gerekiyor.

Bağlama; günümüzde çok farklı şekillerde imal edilmektedir. Hatta buzukinin oluşum sürecinde kullanılan dilimli ya da parçalı yöntemle, aslında bağlamanın özüne pek de uygun olmayan, fantezi imalatlar günümüzde yapılmakta ve birçok ünlü usta tarafından da bu tür “devşirme” bağlamalar kullanılmaktadır.

Ancak bilinen ve geleneksel yöntem şudur: En tercih edilen dut ağacının ve yine tercihen köke yakın kısmından kesilen parçalardan tekne, yani sazın alt ve bombeli kısmı yapılır. Bunu daha çok Anadolu’da köylüler yapar ve tekneleri -şimdi mutlaka bazı araçlar ve aparatlar yardımıyla yapıyorlardır- keserle bir forma getirip, ham olarak, şehirlerdeki saz yapımcılarına satarlar. Saz yapımcıları da bu tekneleri sapla birleştirerek bağlama ve türleri haline getirirler.

M.Ö. iki binli yıllarda; Doğu Akdeniz, Mezopotamya ve Doğu Asya'da bağlama ve türlerinin bulunduğu bilinmektedir. M.Ö. 1700-1600 arasında bu türlerin Mısır'da da var olduğu arkeolojik kalıntılardan anlaşılmaktadır.

Anadolu'da ise, M.Ö. 1650-1350 tarihlerinde, Eski Hitit Dönemi'nde de bu tür çalgıların kalıntıları bulunmuştur. Gaziantep’te yapılan bir kazıda Geç Hitit Dönemi'ne ait bulunan kabartma taş levhalar üzerinde de bağlama türlerine rastlanmıştır. Frig, Lidya ve Urartu hakkında birçok kaynakta bu tür çalgılarla ilgili az da olsa veri vardır.

Burada bağlama hakkında daha çok fazla bilgi verilebilir. Yazıyı uzatmadan ve çok kısa bir tanımlama yapmak gerekirse; bağlama bir Anadolu sazıdır ve çok uzun bir tarihsel süreçten günümüze kadar gelmiştir.

Endülüslerden, Avrupa’ya geçen “lût” ya da Arapça adı ile “el-lud” familyasına bağlamak isteyen ya da bağlayan, hatta akademik kaynaklar da vardır. Benim yaptığım kişisel,  tarihsel araştırmalarda; “lut” farklı bir sazdır. Bu “lût” ve türleri Endülüs’ten Avrupa kültürüne sıçramış, esas adı olan “el-lud” zamanla, lût ve lavta (Fr: luth) olarak süreçte yer almıştır.

Bu Endülüs sazı “lût”; buzuki ile ilgili süreçte çok önemli olduğundan, şu çok az özelliğini de yazmak gerekiyor: Lût; uda da benzemekle beraber, gövdesi daha az dilimli ve uttan en temel farklılığı perdeli olmasıdır.

Buzukinin süreci; işte bir yanda Anadolu, öte yandan bu Endülüs sazından esinlenerek bir yere gelmiştir. Rivayet şudur: Anadolu’dan, o zaman Osmanlı yönetiminde olan Mora Yarımadası’na gelen bir bağlamacının sazı parçalanır. Bağlamacı bunu bir telli saz üreten/tamir edene, yani “luthier”e götürür. Lutier; eski tanım ile telli saz üreten kişi olmakla beraber günümüzde artık telli sazları tamir edenlere denmektedir.

İşte burada yine bir ipucu var… Luthier, “lût”tan türeme bir tanımdır. Bu noktada ben yine bir Anadolu kültürü olan bağlama yapımını; Endülüs’ten, uzun bir yolculuk yaparak Avrupa’ya giren telli saz imalatı ile akraba saymıyorum.

Luthier; parçalanmış bağlamayı tamir ederken, nereden bir dut tekne bulabilirdi ki. O da bildiği yöntemle yani “Dilimli Gövde” tekniği ile bağlamayı onardı. Tabi bağlamacı sazını görünce feveran ederek buna “bozuk “dedi ve sazını almadı. Harcadığı emeğin karşılığını alamayan ve üstüne de hakaret gören tamirci buna tepki olarak üzerine “bouzuk” yazdı ve vitrine astı. Ancak bu bozuk saz hemen alıcı buldu ve başka talepler de geldi. Zamanla farklı yerlerde üretilmeye başlandı ve “bouzuki” denen saz ortaya çıktı.

Bu rivayeti, bağlamadaki, farklı yörelerde kullanılan “akort” sisteminden biri olan “bozuk düzen”le bağdaştıran hatta tamamen bozuk düzenden geldiğini savunanlar, net ortamında paylaşanlar var. Ama bu doğru değildir. Hatta bazı tarih bilgisi hiç olmayan ya da hesap yapmayı bilmeyenlerin yazdığı bazı kaynaklarda buzukinin, mübadele ile birlikte Yunanistan’a girdiğini iddia edenler de var.

Çok basit bir matematikle; mübadele, yani Türkiye ile Yunanistan arasındaki nüfus mübadelesi; Lozan Andtlaşması’nı (1923) müteakip, 1924 yılında başlamıştır. Oysaki yine basit bir aritmetikle; Yunanistan, Osmanlı İmparatorluğu’ndan, 30 Ağustos 1832 tarihinde kopmuş ve bağımsızlık ilân etmiştir. Bu hikâye, rivayet ya da nasıl tanımlanacaksa, 1832 ile Osmanlı yönetimi yılları arasında geçmesi gerekir. Bu kadar yakın bir tarihi net ortamında paylaşılması ve çok fazla sitede yer alması; buzukinin tarihine, amiyane bir tabirle hakarettir.

Buzukinin, Anadolu’dan gelme bir sazdan tesadüfen ortaya çıkmış olması, bazı fanatik Yunanlılarca kabul edilmek istenmez. Fakat benim 1970 yıllarında elimde olan bir kitapta da bildiğim ve süreçte yaptığım araştırmalarda bu gerçek; buzukinin, bozuk bir bağlamadan esinlenilmiş ve ad takılmış olması gerçeği en bilinen ve doğru olan “buzuki tarihi”dir.

Şimdi gelelim buzuki ile ilgili biraz teknik bilgiye. Bu kısım başta gitar olmak üzere telli sazlar çalanları daha fazla ilgilendirecek.

Esas geleneksel buzuki üç sıra tellidir. Buna Yunanlılar üç telli anlamında “trikordo” derler ve akort sistemi “Re-La-Re” şeklindedir. Zamanla buzuki üzerinde de değişiklikler yapılmış ve üç sıra telli olan geleneksel buzuki dört sıra telli olarak imal edilmeye başlanmış olup bu gün en yaygın olan buzuki türüdür. Dört telli buzukiye Yunanlılar “tetrakordo” demektedirler ama halk ve müzisyenler arasında “tetrakordo” yerine “kitaro buzuki” tanımlaması daha çok yerleşmiştir.

Tetrakordo ya da kitaro buzuki (yani gitar buzuki)Do-Fa-La-Re” akort düzeninde kullanılır. İşte tam burada en fazla gitaristleri ilgilendiren şu teknik bilgiyi vermek istiyorum: Gitarın akort düzeni; “Mi-La-Re-Sol-Si-Mi” şeklindedir. Dikkatle bakıldığında, dört telli buzukinin akordu ile gitarın alttaki dört telinin akordu arasında bir tam ses fark vardır. O zaman çok basit olarak gitarda en bilinen ve kolay akor olan “La Minör” akorunu basar gibi, buzukinin üzerinde aynı pozisyonu basarsak bir tam ses pes olarak ortaya “Sol Minör” çıkacaktır. Bunun gerisi artık telli sazlar çalanlara kalsın.

Yunanistan müzik kültürüne sadece bağlamadan türeyen buzuki girmemiştir. Halk müziğimizde farklı bir ses olan ve klasik halk müziğimizin vazgeçilmezlerinden olan “cura” aynı görüntü ile ancak dilimli teknikle imal edilmiş gövde ile Yunan müziğinin buzukiden sonraki ikinci sazıdır. Ama bir farkla; adı “baglama”dır. Başka tür ve uzun saplı, tamburu andıran bir diğer Yunan sazına ise “caura” denir. Bu da sanırım curadan türeme bir addır.

Yakın kültürlerde ve bir tarih diliminde başka uluslarca yönetilen uluslarda esinlenme bir hakikattir ve bu bağlamda; asırlarca Osmanlı idaresi altında kalan bu günkü Yunanistan’ın milli sazı olan buzukinin hikâyesi işte bu Mora Yarımadası'nda ortaya çıkan “bozuk” bir sazdan gelmektedir.

Bojidar Çipof
11 Şubat 2010 





1 Kasım 2009 Pazar

EV



Müstakil Şirin Bir Ev… Bahçeli… 

Ahşap cumbalı bir ev… Bahçe çiçekler dolu, her köşesi; özenle ekilmiş, emek verilmiş ve sevgi ile çapalanmış, yıllarca adeta bir evlat gibi üzerine titrenmiş bir bahçe. Çok güzel bir ev…

Kimine göre; “Ne burası böyle? Ne dağınık bir bahçe?” Dedirtecek kadar karman çorban, kimine göre ise bir huzur durağı. O eskimiş, boyası dökülmüş, sanki atılmış gibi bahçenin ortasında duran sandalyede bir oturmaya gör, huzur işte budur. Saatlerce oturabilirsin.

Evi ise özellikle tarif etmiyoruz! Çünkü dedik ya çok güzel bir ev…

Ya da ev sahipleri için çok güzel bir ev…

Evin sahipleri; orta yaşlı bir karı koca. Kimseleri yok! Evlat, ana baba ya da bir yakın akraba da yok!

Ama sevgileri var.

Kendilerine, birbirlerine, komşularına, kedilerine ve çiçeklerine sevgileri var. Hem de çok…

Komşular bahçenin önünden geçerken bu eve ve bahçesine başlarını hep çevirir bakarlardı. Ama bu çiftin geçinecek paraları azdı. Emekli aylıkları ile ancak evi dönüyorlardı.

Bu komşulardan biri aslında bu eve ve bahçesine, pardon arsasına göz dikmiş durumda. Devamlı bu büyük arsa üzerinde yapılabilecek büyükçe bir apartmanın hayalini görüyor ve ellerini ovuşturuyor. Derken bir gün kapıyı çaldı ve kısa bir selamlaşmadan sonra lafı uzatmadan, bu arsa üzerinde yapılabilecek büyük bir evi ve buradan kendilerine kaç daire alabileceklerini anlattı.

Çift evvela anlayamadı. Sanki uyuşturulmuş bir uzvun hissizliği gibi anlayamadılar, algılayamadılar.

Sonra uyuşturucunun etkisi azalır gibi ağrı dalga dalga gelmeye başladı! Hafif bir zonklama, sonra artan bir ağrı, sonra da sanki midelerine vurdu. Hani misafir olmasa ve ona ayıp da olmasa aynı anda ikisi birden tuvalete kusmaya koşacaklardı. Ama çok nazik insanlardı ve evde bir misafir bulunuyordu. Bunu yapmadılar…

Bu ev; onlar için sadece bir ev değildi ki! Sanki bir canlıymış gibi, yıllarca birlikte yaşıyorlardı. Onlar bu evin içinde bir aileydiler.

Ama gerçek acıdır, keskindir ve bazen acıtır. Ev eskiydi ve onlara çok güzel gelen o bahçe aslında çok dağınıktı. Hatta oradaki emeği ve sevgiyi göremeyenler için berbat bir bahçeydi!

Sadece ARSAYDI… 

Adam gitti ama yılmadı. Defalarca geldi. Kimleri göndermedi ki! “Hadi! Bir olur deyin gerisini bana bırakın.” Sonunda bıraktılar direnmeyi ve kabul ettiler. Evvela inşaat süresince oturacakları bir yer bulundu. Bir apartman dairesiydi bu…

Ruhsuz, hissiz bir apartman dairesi… Sevgi yoktu. SEVEMEDİLER

O an ne acı bir an oldu. Kepçenin evi yıkmak üzere vurduğu an. Çok kısa bir sürede evleri enkaz halini aldı. Kepçe kamyonlara o enkazı yüklerken. İrkildiler… Sanki bekleyen kamyonlara etlerinden parçalar yükleniyordu.

Ağlayamadılar… Mahalleli toplanmıştı. “Mademki ağlayacaktınız niye kabul ettiniz?” diyecekler diye gururları müsaade etmedi sustular.

Ama o geçici eve gittiklerinde dayanamadılar ve ağlamaya başladılar. Kadın çok şaşırdı! Kocasını ilk kez ağlarken görmüştü çünkü.

Erkekler ağlamazmış. Boş laf bu… Erkekler de ağlar, hem de öyle bir ağlar ki! Ağladılar ve sarıldılar birbirlerine. Artık ev yoktu. Sadece ikisi vardı… 

Sadece ikisi ve birbirlerine olan o büyük SEVGİ… 

Apartman yükseldi, yükseldi ve sonunda bitti. Kendilerine ayırdıkları daireye yerleştiler. Çok güzeldi ev. Çünkü her gelen öyle söylüyordu! Ama onlar için öyle değildi. O sadece bir apartman dairesiydi.


Çok düşündüler. Günlerce, haftalarca düşündüler ve daireleri satmaya karar verdiler. Sattılar. Bir tek oturdukları daire kaldı. Aman ne kadar da çok paraydı ellerine geçen… Bu kadar çok parayı hiç düşünememişlerdi ki o güne kadar. 

“Bu parayla yine müstakil bir EV alalım mı?”

“Evet, ALALIM”

Ve dolaşmaya bahçeli bir ev aramaya karar verdiler. Biraz dolaştıktan sonra bir yer beğendiler. Kaç para… Offf… Çok paraymış. Yani bizdeki tüm para yetmez buna. Olsun bir daire daha var onu da üste versek…

Satıcı; “Peki tamam” dedi ve ardından “Ben sizi çok sevdim, yoksa kesinlikle vermezdim” diye devam etti.

Adam içinden şöyle düşündü: “Bırak be arkadaş! Sen o daireyi üste almadan da bu evi bu paraya verirdin ama hadi neyse hayırlı olsun. İş bitti!”

Yerleştiler. Cumbalı ve tabi de çok daha büyük olan eski evlerinden daha küçüktü bu ev.

Ama eski evlerinin ruhu da mı geldi buraya yoksa? Biliyor musunuz?

Huzur geri geldi… BENİMSEMEK… Bu evi benimsediler… 

Hikâye burada bitti. Yani başa döndük. Hep bu kısır döngü değil mi hayat?

Elimizdeki değerleri vererek aslında başka kazanımlar elde edeceğimizi düşleyerek ne maceralara atılırız. Bu hikâyenin sonu güzel... Özellikle böyle yazdım… Ama ya güzel bitmeseydi… O zaman düşünün dostlar… Düşünün, HUZURU ve SEVGİYİ kaybetmeyin…

Bu hikâye; alegorik bir yaklaşımla sadece bir benzetme…

Bu hikâyenin bir başka yönü ise “Hep Başa Dönmek!”…

Yani anlayacağınız bu hikâye her yöne çekilebilir… Hatta şu anda ben de bir başka yönden düşünmeye başladım bile…


Sağlıcakla…



Bojidar Çipof
25 Mart 2009 01.45 Yeşilköy


27 Ekim 2009 Salı

BEN


Aynaya bak. İçinde olmayan bir şeyi arama bulamazsın.

Ego derler ama boş ver "BEN" çok önemlidir.

BEN iyi değilse senler, onlar da iyi gelmez kişiye.

Merkeze "BEN"i koy. O iyiyse, kendini iyi hissediyorsa, gerisi boş...

Aldırma... Her şey yolundadır...

Bu nedenle; şimdi bir kez daha aynaya bak!.. Oradaysan "VARSIN"...

O zaman geriye bir tek şey kalır. Yaşamak...

Yaşa... Gerisi boş. Sadece yaşa...


Bojidar Çipof
18 Mayıs 2009