Yargıtay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yargıtay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Temmuz 2010 Salı

“Patrikhane ile Mücadelem - Bulgar Eksarhlığı Vakfı’nda 15 Yıl” Yazan: “Bojidar Çipof”



“Patrikhane ile Mücadelem”adlı kitabım piyasada bulunmaktadır. 656 sayfa, 220 belge ve 110 görsel içeren bu kitapta; 1993 ile 2007 yılları arasında, Bulgar Ortodoks Kiliseleri Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi olarak görev yaptığım dönemde olanlar belgelerle gözler önüne serilmektedir. Bu süreçte; Rum Patrikhanesi’ne karşı açtığım ve Türk Hukuk Tarihi’ne Yargıtay İçtihadı olarak giren iki dava da belgelerle sunulmaktadır.

1996’da açılan ve 1997’de sonuçlanan ilk dava TCK 175,1 Maddeden içtihat olan ilk davadır. 2002’de açtığım ve 2007’de sonuçlanan ikinci dava ise 2007 AB İlerleme Raporumuza da girmiştir. Bu kitap; Ortodoks kiliseleri tarihi, Rum Patrikhanesi ve Bulgar Eksarhlığı tarihi ile ilgili araştırmacılara ve yukarıda zikredilen davalarla ilgili de hukukçulara çok yararlı olacaktır.

Aşağıda kitabın künyesi ve “İçindekiler” listesi bulunmaktadır.

PATRİKHANE ile MÜCADELEM
BULGAR EKSARHLIĞI VAKFI’NDA 15 YIL

Bojidar Çipof Kitapları 1

İletişim: bojidarcipof@hotmail.com
Adres: Sıraselviler Caddesi 67/11 Taksim İstanbul

Birinci Baskı
Temmuz 2010 (5000 Adet)

©Bojidar Cipof

Bu kitabın her türlü yayın hakkı; Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu gereğince yazarına aittir. Kaynak göstermek şartıyla yapılacak kısa alıntılar dışında, yazarın yazılı izni olmaksızın hiçbir yolla çoğaltılamaz.

Kapak, Dizgi ve İç Grafik
Bojidar Çipof

ISBN 978-605-61505-0-0

Basıldığı yer
Kitap Matbaacılık
Merkez Efendi Mah. Davutpaşa Cad. No:123 K.1

ÖNSÖZ

1. BÖLÜM / Sf. 15-74
GİRİŞ, TARİHSEL KRONOLOJİ, TEMEL KAVRAMLAR,
İstanbul Bulgar Ortodoks Kilisesi’nin Kısa Tarihi
1945 Protokolü ve Shizmanın Kalkması
Bulgar Eksarhlığı’nın Patrikhane Olması
İki Başlı Bulgar Patrikhanesi’ndeki İhtilafların Kronolojisi
İki Başlı Kilise ve İki Patrik
Bartholomeos Döneminde Bulgar Kilisesi ve Rum Patrikhanesi
İstanbullu Bulgarlar Hakkında
Nasıl Başladı?
Rum ve Yunan Düşmanı Değilim
Kitaptaki Temel Kavramlar Hakkında
Bu Kitabın Öyküsü
“Ahtapot” Daha Yazılmadan Bir Gazeteye Manşet oldu!
Patrik de Ahtapotu Yorumluyor
Bartholomeos'un Patrik Seçilmesi
Patrik Seçimi Sonrası Gazeteler
Bartholomeos'un Taç Giyme Töreni
Taç Giyme Töreninde Bulunan Ziyaretçiler
Taç Giyme Töreninin Ekümenik davetiyesi
Bulgar Kiliseleri'nde Rumca Ayinler
Ortodoks Ayinleri (Yortu) Hakkında Açıklama
1989'dan Sonra Yapılan Rumca Ayinler
Patrik Bartholomeos Döneminde Yapılan Rumca Ayinler
Patrikhane’nin (Gizli) İzin Belgeleri

2. BÖLÜM / Sf. 75-246
1993’TE YÖNETİME KATILMAMDAN SONRAKİ DÖNEMİ
Seçim Öncesi Toplantı ve Neden Aday Oldum?
Barholomeos’u Ziyarete Gidiyoruz
Şubat 1994’te Dini Belgeler Krizi Patladı
Rum Patriği Asimilasyona Başladı
Bulgar ve Türk Basını Devreye Giriyor
Bulgar Sinodu Kıpırdandı “Enerjik” Adımlar Atacakmış!
Bulgar Basını Olayı Çözdü
Ortodoks Haftası Bayramı’ndan Sonra Yapılan Toplantı
Başkonsolos Kiril Momçilov’u Anlayamadım!
15 Mayıs 1994 Bulgaristan’dan Gelen Heyet
Bulgaristan Diyanet İşleri Müdür Yardımcısı Emil Velinov
Cumhurbaşkanı Jelyu Jelev’in Eksarhlık Ziyareti
Temelski’nin Bulgar Patriği Maksim’e Sunduğu Gizli Rapor
Aleksandır Kaçarof Asil Üye oluyor
Gelenekselleşmiş Çorbacı Usullerinin Sonu
Bu Gazeteyi Nasıl Atlamışız ve Kim Yalan Söyledi?
Bulgar Gazetelerinde Kostoff Aleyhtarı Haberler
Yönetime Bulgar Gazetelerini Zimmetle Veriyorum
Denetim Kurulu Başkanı Nikola Pogena’nın İstifası
9 Ekim 1994 Cemaati Bilgilendirme Toplantısı
Georgi Kostandov’un Raporu
Bana Casus Dahi Dediler
Metropolit İnokentiy Örnek Belge Getirdi
Kanada’dan Gelen Evlenme Belgesi
Georgi Kostandov’un Evindeki Toplantı Alternatif Dini Belgeler
Bartholomeos’un Bulgar Gazetelerine Öfkesi
27 Aralık 1994 Demir Kilise’nin Günü
Sonunda Dini Belgeler Geldi
1945’ten İtibaren “Vula” Meselesi
1934
1945
Bir Vekâletname ve Bir Zarf
Patrik Kiril’in Gizli Raporu
İktibas İle İlim Olmaz
Bulgar Eksarhlığı’nın 125 Kuruluş Yıldönümü
Bir Radyo Röportajı
300.000 Dolar Masalı Devam Ediyor
Eksarh Yosif’in Varisleri Miras Peşine Düşüyorlar
Paskalya Yaklaşırken Maksim’e Yollanan Açık Mektup
Açık Mektubun Bulgar Basını’nda Yankısı
Konstantin Kostoff Kimdir

3. BÖLÜM / Sf.247-354
1996 PASKALYA DAVASI ve 1.YARGITAY KARARI
13 Nisan 1996 Gecesi
14 Nisan 1996 Paskalya Bayramı
14 Nisan 1996 Paskalya Bayramı’ndaki Ses Kaydı
Olaylı Paskalya’dan Sonra
Kostoff’un Vatandaşlık İşlemleri
Çok Keyifli Bir Yönetim Kurulu Toplantısı
Bulgar Diplomatlar Kostoff’u Mezarlıkta Sıkıştırıyor
Paskalya Skandalından Sonraki Süreç
Evde Yönetim Kurulu Toplantısı
Doktor Gergana Nikolova Mihaylova
Bulgar Basını Nasılsa Paskalya Skandalını Tekrar Hatırladı
Doktor Gergana Mihaylova İçin Casus Haberi
Burada Türk Vatandaşlarının Mahkemesi Görülüyor
Vakıflar Genel Müdürlüğü’nden Gelen Belge
Georges Marovitch Devreye Giriyor
Masonlar da Devrede
Bermuda Mason Üçgeni
Mason Yapılanmasının Şeması
Mason Devlet Bakanı Dimitır Kalçev
Vakıf Yöneticiliğim Süresince Masonlar
1996’da Bartholomeos’un Sofya Ziyareti
Barholomeos’un Gezisinin Ardından İkinci Açık Mektup
Truva Atları: Metropolit Gelasiy ve Dometyan
Mahkeme Başlıyor
Paskalya Ayini’ne Gelen Polislerin Şahitliği
Bulgar Konsolosluk (!) Görevlisi İntikam Peşinde
Kiryako Liaje’nin Bulgar Basını’na Beyanatları
Çok Ağır Bir Manşet: Sen Sinod Rumların Önüne Çömeldi
Patrik Maksim’e 3. Açık Mektup
Mahkemeye Verilen Tercümelerde Dahi Hile Var!
Paskalya Davası Bitiyor
1997’de Yine Vula Meselesi

4. BÖLÜM / Sf.355-458
1997 ve 2002 SEÇİMLERİ, BAŞKAN KOSTANDOV DÖNEMİ
1997 Seçimleri
Demir Kilise’nin 100. Yıl Kutlamaları Öncesi Olaylar
Ve Vakıf Yönetim Kurulu Resti Çekti
Kostandov’un Bulgar Patrikhanesi’ne Yolladığı Rapor
Bulgaristan Büyükelçisi’nin Ricası
İsteyene Bulgar Vatandaşlığı Dağıtılıyor
Bülten ve Duyuru
Anıtkabir Ziyaretimiz
Bulgaristan IPA Üyesi Polisleri Eksarhlık’ta Ağırladım
Demir Kilise’nin 100. Yıl Kutlamaları
Akşam Yemeğindeki Protokol Krizi
Tarsus’taki “İnanç ve Hoşgörü Çağında Dinler Toplantısı”
2000’deki Bulgaristan Gezimiz
Troyan Manastırı’nda Patrik Maksim’le Görüştük
Papaz Aleks Çıkrık
Lionslar’la Birlikte “Dünya Hoşgörü Günü” Kutlaması
2002 Seçimleri ve Görev Dağılımı
4 Temmuz 2002 Patrikhane’ye Ziyaretle Başlayan Süreç
Başbakan Simeon‘a Ziyaret ve İkona Krizi
Başbakan Simeon’un İstanbul Ziyareti
Konstantin Kostoff Ani Bir Kararla Papazlıktan Azledildi
Kostoff’un Papazlıktan Azli Duyurusu Tüm Dünyaya Gönderildi
Bulgarlar Şaşırıyor
Kostoff Bu Durumu Kabul Etmeyerek Basın Açıklaması Yaptı
Başkan Georgi Kostandov’un Çarpıtılan Sözleri
Bulgar Basını Bu Olaya Çok Az Yer Verdi
Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı’na da “Tebligat” Yolladılar
Patrikhane’ye Cevap
Kostoff’un İstanbul Valiliği’ne Yazısı
Diyanet’le İftar Krizi
2 Aralık 2002’de Başkonsolosla Toplantı
Aralık 2002’de Cemaati Bilgilendirme Duyurusu
Türkleri Katleden Rus Grand Dükü ve Askerlerine Şişli’de Fatiha
93 Harbi ya da 1877-1878 Osmanlı Rus Harbi

5. BÖLÜM / Sf.459-490
2007 EKÜMENİZM DAVASI YARGITAY KARARI’NA DOĞRU
Kostoff’un Azli ile İlgili Suç Duyurum
26 Aralık 2002’de Başkonsolosla Toplantı
27 Aralık Olaylı Sveti Stefan Bayramı
Para Yardımını Kesme Tehdidi Başladı
7 Ocak 2003’te Başkonsolosla Toplantı
Kaç Metrekare Haber Yapacaksınız?
Lalkovski’nin Mektupları
Erken Seçim Kararı
2003 Seçimleri

6. BÖLÜM / Sf. 491-647
GIRKOMANLAR (GREKOFİLLER) DÖNEMİ BAŞLADI
Fatih Cumhuriyet Başsavcılığı’na 2. (Ek) Dilekçe
Fatih Cumhuriyet Başsavcılığı’na 3. (Ek) Dilekçe
Yeni Başkana Bulgar Diyanetinden Gelen Mektup
Cumhuriyet Gazetesi’nin Haberleri ve Bana İhtarlar
Vakfa 25 Temmuz 2003 Tarihli İhtarnamem
Kostoff’un Azil Sürecinde Yaşananlar
İçişleri Bakanlığı’nın Bana Verdiği 1. Cevap1
8 Eylül 2003 İlk Duruşma
İçişleri Bakanlığı’nın Bana Verdiği 2. Cevap
Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne Dilekçe
Mahkeme Sen Sinod Kararını Getirmeye Uğraşıyor
2. Duruşmadan Önce Verilen Belgeler
16 Ocak 2004 2. Duruşma
5 Nisan 2004 3. Duruşma
2004 Paskalya Bayramı
Hemen Bana İhtar Geldi
4 Mayıs 2004’te Şişli Cumhuriyet Başsavcılığı’na Dilekçe
Yeni Şafak İçin Bana Çekilen İhtar
Patrik Efendi Sonunda 4. Duruşmaya Geldi
Papaz Angel ile İlgili Valiliğe Dilekçe
13 Eylül 2004 5. Duruşma
29 Kasım 2004 6. Duruşma
20 Aralık 2004 Son Duruşma ve Gerekçeli Karar
Temyiz Dilekçemiz
Savcının Yargıtay Başvurusu
Konjektür Artık Bize Uygundur Dediler
Kilisede Noter Tespiti
Av. Kezban Hatemi, Av. Ayşegül Topuz ve Dimitri Atanasof
Hakkımda İçişleri Bakanı’na Yapılan Özel Şikâyet
Archonluk
Archonların Yarattığı Ekümenik Kepazelik
Yargıtay’ın 13 Haziran 2007 Ekümeniklik Kararı
Karardan Sonra Avrupa Birliği ile Yunanistan’ın Tepkisi
Yargıtay Kararının Tam Metni Anadolu Ajansı’nda
27 Haziran’da Türk Basını
Kararın Dünya’daki Tepkisi
AB Raporunda Bizim Yargıtay Kararı
Kararın Ardından Gelen Telkinler
Bulgar Ortodoks Kiliseleri Vakfı’nda Bugüne Kadar Görev Almış Yönetim Kurulu Üyelerinin Listesi
SONSÖZ

28 Haziran 2010 Pazartesi

ÜÇ AYA SOFYA ve YUNAN MEGALO İDEA'SI


Ülkemiz son günlerde, evvela İsrail’in uluslararası sularda yaptığı saldırı ve sonra da bölücü terör örgütünün eylemleri ile çok yoğun bir gündem altında yaşamaktadır. Bu gelişmeler süregelirken medyada çok satır arası bir haber çıktı. 15 Ağustos 2010’da, Trabzon Sümela Manastırı’nda bir ayin için verilen izinle ilgili olan bu haber şu başlıkla verildi: “Sümela'da ayinin şartları belirlendi.”[1] 

Haberin devamı ise şöyleydi: “Trabzon'un Maçka İlçesi sınırlarında bulunan Sümela Manastırı'nda 15 Ağustos'ta yapılacak ayine, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından kısıtlama getirildi. Manastırda düzenlenecek “dini içerikli etkinliğin”, ziyaretçi sirkülâsyonuna engel olmaması, sınırlı sayıda ziyaretçinin katılımıyla dış avlu kısmında, Valilikçe belirlenecek saatlerde yapılması istendi.”

Hümanist bir bakışla şu denebilir: “Ne güzel bak ülkemizde her dine son derece saygı ve hoşgörü var ve bu bağlamda insanlara istediği yerde ibadet yapma izni veriliyor.”

Bunu iyi niyetle diyen ve hakikaten iyi niyet besleyenlerimiz çoktur. Ancak gerçek bu değildir ve adım adım ilerleyen Yunan/Rum “Megali İdea”sı amaçlarınca uygun bir talebe, Devlet organları hümanist bir yaklaşımla izin vermiştir. Aslında, Anadolu’nun birçok yerindeki metruk kiliselerde belli zamanlarda ayinler yapılmakta ve başta Rum Patriği Bartholomeos olmak üzere burada Yunan/Rum din adamları gövde gösterisi yapmaktadır. Ne yazık ki bu ilçelerin, beldelerin başta belediye başkanları olmak üzere yerel mülki erkân da yardımcı olmakta, hatta yanlarında yer alarak bu gövde gösterisine katkıda bulunmaktadırlar. Bu yardımlar turist gelecek ve para kazanılacak adı altında çok yandaş bulmaktadır.

“Bu adamlar hiçbir şeyi plansız ve programsız yapmazlar.” Bu deyişi birçok yazıda farklı söylemlerle ifade etmişizdir. Bu makale; “Üç Aya Sofya” gerçeği ve bunun “Megali İdea”daki yeri hakkındadır. Makale okunduğunda, bu metruk alanlarda yapılan ayinlerin “Din ve İman Adına” değil de “İdeolojik” etkinlikler olduğu ve bir planın parçalarının yavaş yavaş yerine getirilmesi olduğu görülecektir.

Komplo teorileri mi üretiliyor? Kesinlikle olmadığına inanabilirsiniz. Türkiye, o kadar ince ayrıntı ve ileriye dönük yatırımlarla karşı karşıya ki… Rum Patrikhanesi’nin, tabi Yunan Hükümeti’nin de Türkiye üzerindeki emelleri çok büyüktür. Komşuluk dostluk sözleri ise sadece söylemseldir. Eylemdeki her nokta, her adım çok büyük titizlikle ve hiçbir ayrıntı göz ardı edilmeksizin değerlendirilmektedir.

Bu arada, yasalarımıza aykırı olan bir husus hakkında gelişmeler var. Yasalarımıza göre; yabancı uyrukluların Sen Sinod üyesi olamayacaklarına karşı bir çözüm getirilmek üzeredir. On iki kişi olan, Rum Patrikhanesi Sen Sinod Meclisi’nin altı üyesi uzun bir zamandır T.C. vatandaşı olmayan kişilerden oluşmaktadır. Ben bu yasadışı yaptırım için 2007 yılında dava açtım. Suç duyurumun ret edilmesi üzerine, bir üst mahkeme olarak Ağır Ceza Mahkemesi’ne gittim. Buradan da ret çıkınca usul gereği numara numara üste çıkarak dosyamı tüm Ağır Ceza Mahkemeleri’nde devam ettirdim. Maalesef bu çabamdan bir sonuç alamadım. Benden sonra eski bir belediye başkanı da aynı şekilde dava açtı ama onun davası da akamete uğradı.

Bu süreçte konuştuğum tüm yetkililer bunun yasalara uygun olmadığını ifade ettiler. Ayrıca birçok Hükümet mensubu da süreçte, bunun doğru olmadığı şeklinde beyanlarda bulundular. Ama adamlar geri adım atmadı ve bildiğini okudu. Altı yabancı üyenin görevine ısrarla son vermediler. Süresi dolanların yerine yine yabancı papazlara görev verdiler. Şimdi bu yasa dışılığa, bu adamları Türk Vatandaşı yaparak son verilecektir. Bu yabancılar Türk Vatandaşlığını aldıkları anda yasal statü sağlanacaktır. Nerede kaldı Batı Trakya’daki soydaşlarımızın hakları? Nerede kaldı seçilmiş Müftülerin hakları? Nerede kaldı mütekabiliyet esası?

Bu işin sonu aslında hiç de iyi değildir. Çünkü bu şekilde, ileride yabancı uyruklu bir metropolitin Rum Patriği olmasının yolu açılacaktır. Buna çok dikkat edilmelidir.

İki noktaya daha dikkat çekmek gereklidir. Dünya’da hiçbir ülkenin anayasasında, (Yunanistan hariç) bir komşu ülke için ilgili madde yoktur.  

Yunanistan bugünkü bildiğimiz coğrafyasında tesadüfen kurulmuş bir ülkedir. Yunanistan; bir AB üyesi olmasına karşın kökten dinci bir ülkedir. Megali İdea’ya göre merkezi İstanbul olan “Büyük Yunanistan”ı kurmak iken bu amaç gerçekleşememiş ve 1814 Filiki Eterya ile başlayıp 1821’de –Yunanlılara göre- hüsranla biten maceradan sonra gelişen bir takım olaylar sonucunda kurulmuş bir ülkedir.

Yunanistan Anayasası’nda belki de başka bir ülkede örneği bulunmayan maddeler bulunur. Bunlardan 3. madde özetle şöyledir: “Yunanistan’ın resmi dini Ortodoksluktur, dinin başı Konstantinopolis’tedir (İstanbul)”

Hakikaten başka hiçbir ülkenin anayasasında böyle bir komşu ülkeyle ilgili madde yoktur ve bu madde hem “bölücülük” hem yayılmacılık içermektedir. Megali İdea’nın söylemlerinin en önemlisi olan, İstanbul’un bir gün mutlaka Helen olacağına işaret olarak, İstanbul için Yunan Anayasası’nda “Konstantinopolis” denmiştir.

“Poli” Yunancada “Şehir” anlamındadır. Ama bugün Yunanistan’da “Poli” sadece İstanbul anlamını taşır. Bir kişi “Poli” dediğinde birincil anlam İstanbul’dur. Megali İdea ve Üç Aya Sofya bağlantısına değinmeden son bir noktaya da işaret etmek lazım. Önceki cümlelerde, hiçbir adımın, girişimin boşa yapılmadığına değinirken, ülkemizde maalesef gerçekler ya da yapılanlar bilindiği halde bazı noktaların tam olarak ne anlam ifade ettiği anlaşılamıyor.  Bunlardan bir sentez çıkarılamıyor.

Turist gelecek diye sevinen beldelerimizden birisi olan Ayvalık’taki Ali Bey (Cunda) Adası’nda her sene yapılan “masum” ayinler, aslında masum olmayan etkinliklerdendir. Cunda Adası’nda tarihte Anadolu’da kurulan ilk “Ruhban Okulu”nun kalıntısı vardır. Burası Yunanlılar/Rumlar için çok önemli bir simgedir. Heybeliada Ruhban Okulu’nun daha ortada olmadığı bir tarih diliminde Papaz İkonomos’un, Sarayı kandırarak burada kurduğu bu okulda ilk Türk karşıtı militan papazlar yetiştirilmiştir. Patrik Bartholomeos, aslında (kendi açılarından) çok iyi sürdürdüğü görevinde, Cunda Adası’na da fevkalade önem vermiştir ve burada da bilinen ayinlerini tertiplemeye başlamıştır.

Çok mu komplo teorisi var, senede bir gün ve son derece insani bir ayine izin veriliyor ne var bunda? Bunlar hep birbirine bağlı hususlar ve sentezi de aynı şekilde yapılmalıdır. Patrikhane’nin Sen Sinod Meclisi’nde, Cunda Adası Metropolitliği de var. Denebilir ki, Anadolu’da üzerinde Rumluğun eseri kalmamış yerlerin adına metropolitler zaten var ve bu da onlardan biri…

Aslında hiçbir metropolitlik adı tesadüfen ve öylesine konmamıştır. Hepsinde bir anlam ve ileriye yönelik niyet bulunmaktadır. Hepsinde de bu yerlerin günümüzdeki adları değil eski Bizans adları kullanılmaktadır. Bu bağlamda; Cunda Adası Metropoliti olan metropolit aynı anda, Heybeliada Ruhban Okulu’ndan da sorumlu metropolittir ve sembolik makam odası da Heybeliada Ruhban Okulu’nun içindedir. Bu bir tesadüf ise burada yazılanlar komplo teorisidir. Değilse üzerinde çok dikkat edilmesi gereken bir husustur.



ÜÇ AYA SOFYA VE MEGALİ İDEA BAĞLANTISI

Megali İdea; üç kıtada düşlenen Büyük Yunanistan’ı kurma isteğidir ve en büyük istek Anadolu’nun ve Marmara’nın Helenleştirilmesidir. Megali İdea; büyük fikir, büyük ülkü anlamında olup, söylemlerinin en ön plana çıkanı: “Bir gün Üç Aya Sofya’da tekrar ayin başlarsa, Megali İdea gerçekleşecektir” şeklindedir.

Birinci Aya Sofya: MS. 325 yılında İznik’te 1. Hıristiyanlık Konsili yapıldı. Bu konsilde; bu gün Hıristiyanlığın en önemli kararları alındı. Bunların en önemlisi, “Baba, Oğul, Kutsal Ruh” kavramının kabulü oldu. Bugün Hıristiyanlığın en önemli amentüsü o konsilde alınan bu karardır. 1. Aya Sofya İznik’tedir. Şimdi bu konuyu takip edenler ya da arşivleri hatırlayanlar, geçmişte burada Rum Patrikhanesi tarafından birçok ayin yapıldığını anımsayacaklardır. 1. Aya Sofya’da, Bizans sonrası ayin yapılmıştır.

İkinci Aya Sofya: Sümela Manastırı’nın Hıristiyan Dünyası’ndaki bir adı da “Virgin Mary Monastery”dir. (Bakire Meryem Manastırı) Bu manastırın, MS.375’ten sonra inşa edilmeye başlandığı bilinmektedir. Bir manastır ya da külliye şeklinde inşa edilen Hıristiyan dini yapıları, içerisinde birden fazla kilise içerebilir. Bunlar büyük kilise ya da kilisecik (pareklis) olarak yapılmışlardır. Kilise ya da kiliseciklerin hepsi ayrı bir aziz ya da azize adına kutsanırlar. Bu işlem; dini mekânın inşasından sonra yapılan ilk dini törende icra edilir ve o törende kiliseye seçilen aziz ya da azizenin adı verilir. Bu açıklama; Sümela’nın içinde de bir Aya Sofya Kilisesi bulunduğunu ve bunun Sümela adı ile bir kavram kargaşası yaratmadığını vurgulamak adına yapıldı. Bu arada bir ayrıntıyı da atlamamak gereklidir. Trabzon’da günümüzde Aya Sofya Müzesi olarak bilinen başka bir kilise daha vardır. Bu Aya Sofya daha sonraki bir tarihte bölgede egemen olan Komnenos Hanedanı’ndan birinin, İstanbul’daki Aya Sofya’ya rakip olarak yaptırdığı bir kilisedir. Bir coğrafi alanda aynı adı taşıyan birden fazla kiliseler daima olmuştur.

Şimdi, 15 Ağustos’ta Kültür Bakanlığı’nın verdiği izinle tekrar Sümela’da ayin yapılacaktır. Bu iznin kısmi olarak verilmesini iyimser bir bakışla görmek gerekir. Örneğin Efes ve Ayvalık’taki gövde gösterileri örnek alınarak, 15 Ağustos’ta, Sümela için verilen ayin yapma izninin daha temkinli verilmiş olması mümkündür. Yunan Megali İdea’sının “Üç Aya Sofya’da tekrar ayinleri başlatmak” doktrini göz ardı edilmemeli ve zaman zaman ayine açılan bu iki tarihi mekânda, Rum Patrikhanesi tarafından organize edilen ayinler dikkatle izlenmelidir.

Üçüncü Aya Sofya: Bu bildiğimiz, İstanbul’daki Aya Sofya’dır. Burası; MS. 532-537 yılları arasında inşa edilmiştir. Tarihlere bakıldığında tabi ki tarihi değerlilik olarak İznik daha üsttedir. Ancak burası Bizans İmparatorluğu’nun ana kilisesi olarak yüzyıllarca hizmet vermiştir. Tüm Dünya’daki Hıristiyanlar için de büyük önemi vardır. Artık sıra İstanbul’daki Aya Sofya’ya gelmiştir. Burada ayin yapabilmenin koşulları oluşturulmaya çalışılmakta, bunun nasıl bir sempatik sunuşla ortaya konulması düşünülmektedir. Biraz tarihe doğru geri dönersek, Aya Sofya’nın camiden, müzeye dönüştürülmesi sürecinin aslında bazı dış baskılarla da sağlandığı, nerelerden telkinler yapıldığı görülecektir. Camiden, müzeye dönmesi dahi Hıristiyanlar arasında çok fazla sevince sebep olmuştur. Bu konuda, bu dönüşüm tarihlerindeki Yunanistan gazetelerine bakmak da yeterlidir. Bir Yunan kaynağından alınmış “Minaresiz Aya Sofya” sanırım bu “masum” isteği sergilemektedir.

İstanbul’daki Aya Sofya ile ilgili olarak ülkemiz dışında akıl almaz çoklukta yayın, dernek, sivil toplum örgütü ile çok sayıda web sitesi bulunmaktadır. “İdea”nın bu fotoğrafta görüldüğü gibi “minaresiz” bir Aya Sofya’ya tekrar kavuşmak olduğunu bilmemiz gereklidir. Bunu bir komplo teorisi olarak görmemeli ve tehlikeye karşı temkinli hazırlıklı olmalıyız.

Sıra artık 3. Aya Sofya’dadır.





20 Mart 2010 Cumartesi

BOJİDAR ÇİPOF SÜRMANŞET'TE (RUM PATRİKHANESİ 2007 YARGITAY KARARI )


BOJİDAR ÇİPOF SÜRMANŞET RUM PATRİKHANESİ  2007 YARGITAY KARARI  1. BÖLÜM from Bojidar Cipof on Vimeo.

2002’de Bojidar Çipof'un, Rum Patriği Barholomeos ve 12 Sen Sinod üyesi papaza açtığı dava, 13 Haziran 2007’de Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nin verdiği kararla sona erdi. 26 Haziran 2007’de Anadolu Ajansı’na haber düştüğü anda tüm Dünya'da ve yerel basında ve televizyonlarda yer aldı. Bu haber; 29 Haziran 2009'da Bengütürk TV'de, Gülgün Feyman'ın sunduğu Sürmanşet haber programında, Bojidar Çipof'un stüdyodan, Araştırmacı Yazar Aytunç Altındal ve Prof. Mehmet Çelik'in telefonla katılımı ile yapıldı. Tartışma programında Yargıtay kararının sonucu, etkileri ve Dünya'daki yansımaları ele alınıyor.

19 Ocak 2010 Salı

EKÜMENİZM ve FENER RUM PATRİKHANESİ

2023 Dergisi'nin Ocak 2010 sayısı; "Patrikhane ve Ekümenizm" konusunu ele alıyor. Bojidar Çipof'un makalesi "Ekümenizm ve Fener Rum Patrikhanesi" de dergide yer almaktadır. Derginin linkinde  (2023 DERGİSİ) bir kısmı olan makalenin burada tamamı verilmiştir



Doğu (Ortodoks) ve Batı (Katolik) Kiliseleri’nin dinsel ve idari yapısını, konunun daha iyi anlaşılabilmesi açısından şu hususları vurgulamak gerekir: Ortodoks dünyasında, Katolik Kilisesi’nde olduğu gibi Papa’nın ruhani reisliği gibi tek bir ruhani lidere tabi olma durumu yoktur. Katoliklikte, tek merkez, tek lider vardır ve Vatikan tüm Katoliklerin dini merkezidir. Bu gün bir Alman, dün bir Polonyalı, ileride bir başka ırktan papa seçilmesi mühim değildir. Mühim olan Papa’nın Katolik bir din adamı olmasıdır.

Batı Kilisesi olarak tanımlanan Katolik Kilisesi ile daha yakın bir tarihsel geçmişi olan Protestan kiliseler, “ümmetçi” bir davranış sergilerler. Dinî öğretilerinde ve faaliyetlerinde ulusalcılık ve milliyetçilik ön planda değildir. Amaç olabildiğince insanı kendi kiliseleri çatısı altında sâdece inanç yönünden toplamaktır ve bu da misyonerliğin temel felsefesini oluşturur. Etnik durum hiç önemli değildir. Aynı bağlamda da liderin etnik durumu da önem arz etmez.

Doğu Kilisesi’ndeki ise durum çok farklıdır. Çünkü burada ümmetçilik yoktur. Ulusalcılık ve milliyetçilik ön plandadır. Misyonerlik ve “Hıristiyanlaştırma” faaliyetleri de neredeyse yoktur. Bulgar, Rus gibi etnik tanımlamalarla adlandırılan patrikhanelerin başındaki dini lider de doğal olarak aynı ırktandır.  Bu kiliseler millidir.

Ortodoks kiliseleri bir yandan otonomilerini, dini özgürlüklerini sağlamaya çalışırken öte yandan, Fener Rum Patrikhanesi’nin “Ekümeniklik” iddiası ve  “Tüm Ortodokslar Helen’dir”  felsefesi ile kurmaya çalıştığı dinsel olmaktan çok hiyerarşik baskı ile uğraşırlar. Bu da reddedilmesine karşın din adına milliyetçilik yani filetizmdir. Fener Rum Patrikhanesi de ne kadar Ekümenik yâni evrensel olarak kendini tanımlama gayreti içinde olsa, zaten kuruluşundan itibaren ve hala da devam ettiği gibi başındaki dinî lider yâni patrik her zaman Rum/Yunan olmuştur.

Bu yazımızda, Fener Rum Patrikhanesi’nin Ekümeniklik iddiasının dinsel ve hukuksal boyutunu çok fazla teolojik kavramlara girmeden irdeleyeceğiz.

Ekümenik olmanın en büyük şartı bir Havari tarafından kurulmuş olmasıdır. Dünya’da bu vasfa sahip olan, üç Ekümenik Patrikhanenin (Roma, İskenderiye, Antakya) yetki ve sınırları M.S. 325 yılında İznik’te toplanan ilk Ekümenik Konsili’nde tespit ve tayin edilmiştir. Bu konsilin IV-V-VI ve VII. maddeleri Metropolit ve Metropolitlik merkezlerinin imtiyazlarına ilişkindir. Havariler tarafından kurulan ve bu yüzden Hıristiyanlık dünyasında “apostolik” kabul edilen bu kiliselerden farklı olarak Konstantinopolis (İstanbul) Kilisesi apostolik bir kilise değildir. Nitekim Ortaçağ boyunca Roma Kilisesi, Batı dünyası üzerinde mutlak bir güce sahipken ve krallara taç giydirirken Doğu Roma, yâni Bizans imparatorluğunda durum farklıydı. Öncelikle İstanbul Patrikliği’nin gücü dinsel değil Bizans’ın siyasal gücünden geliyordu. Bizans ne kadar güçlü ise Patrikhane de o kadar güçlü idi. Bizans imparatorları “Sezaropapist” bir yaklaşımla kilise üzerinde mutlâk bir denetim kurarak kiliseyi siyasi amaçları doğrultusunda kullanmaktaydılar ve patrikler üzerinde çok fazla denetime sahiplerdi.  Birçok tarih ve din kitabında; imparatorla ters düştüğü için İstanbul Adaları’ndaki zindanlarda işkence yapılan, gözleri kör edilen, unvanı zorla elinden alınan patrikler hakkında bilgi bulunur.

Bizans tarihsel sürecinde, patrikler hep emir kuludur. Buna çok bariz bir örnekleme yapılırsa, gelmiş geçmiş patriklerin listesinde çok kısa aralıklarla, bir yıldan da az patriklik yapmış çok ad vardır. Yine aynı bağlamda, birden fazla makama gelen patrikler de bu listededir. Bu imparatorun canı istediğinde azil edilen patrikler, Osmanlı döneminde nispeten daha rahat olmuşlar ama burada da sadrazamlarla rüşvet pazarlıkları yapılmıştır ve bunun da örnekleri bulunmaktadır.

Fener Rum Patrikhanesi belki de en rahat dönemini Türkiye Cumhuriyeti tarihi esnasında yaşamış ve yaşamaktadır. Bu sürede patrik olanların neredeyse çoğu ömür boyu patriktir. Rum Patrikhanesi için “Devlet içinde Devlet” (İmperium in imperia) olma durumu belki Osmanlı dönemi için söylenebilir. Patrikhanenin fesatlık tarihi de bu gibi hadiselerle doludur. Ancak bunlar bu makalenin ana konusu olmadığından burada sadece bir tespit olarak yer vermekteyiz. Yine Patrikhane için söylenen “Eşitler Arasında Birinci” (Primus inter Pares) sıfatlandırması, tamamen Bizans’ın siyasi olarak patrikliği kullanma durumundan ortaya çıkan bir tanımlamadır.

Ne ilginçtir ki bu iki tanımlama, son yıllarda patrikhane ile ilgili olarak çıkan (başta) yanlı araştırma, kitap v.s. de çokça yazılmakta, söylenmektedir. Burada Patriğin birincil konumu tescil edilmeye çalışılmaktadır. Ancak bu iki eski söylemin yanı sıra Bizans döneminde kullanılan ve bir anlamda hadiseye bir açıklık getiren şu söylem göz ardı edilmektedir: “Patriksiz İmparatorluk olmaz” (İmperium sine Patriarcha non staret)

Evet, bu tarihsel söylem, zaten içinde gerçeği de barındırmaktadır. Patrikhane; imparatorluk için bir araçtır ve de kullanılan bir araçtır.

Tam bu noktada, M.S. 325 yılına dönmek ve İznik Konsili’ni irdelemek gerekir. O yıllarda Hıristiyanlığın serbest bırakılması tamamen siyasi bir olgudur. İmparator 1. Konstantin (Gaius Flavius Valerius Aurelius Constantinus ) Hıristiyanlığı serbest bırakmış, bunda annesi Elena’nın da çok fazla payı olmuştur. Daha sonra kabul edildiği gibi de ikisi birden aziz olarak ilan edilmişlerdir. Kısa bir açıklamayla; Hıristiyanlık tarihinde çoğul ilan edilen çok az sayıda azizlerden olmuşlardır. Bu ikisi Aziz (St.) Konstantin ve Elena olarak anılmaktadırlar.

Konstantin’in Hıristiyanlığı serbest bırakmasındaki en büyük etken; kitlelerin inanç ile baskı altına alınması ve yönetilmesindeki kolaylıktır. Ancak bu kolaylık bir şekilde kaybolmaya başlamıştı. Henüz din ile ilgili çok kavramın tam olarak oturmadığı yıllarda, İskenderiye’den yükselen bir akım imparatoru ve tabiî din adamlarını rahatsız etmeye başladı. Bu akım din bilgini Arius’undu; Hazreti İsa’nın varlığı ile ilgili savunduğu ve çok fazla taraftar bulan bir akım kurmuştu. Hatta bunu ideoloji olarak da tanımlamak da mümkündür. Kısaca Ariusçuluk denilen bu kavram kitleleri dalga dalga sarmaya başladı.

İmparator, kitlelerin zihinsel yönetimini elden kaçıracağını anladı ve bir genel konsil toplanmasını istedi. Bu; 1. İznik genel Konsili’ydi. Hıristiyanlar arasında asırlardır tartışılan ve hala karşıtları olan “Baba Oğul ve Kutsal Ruh” bu konsilde kabul edilmiştir. Bir Hıristiyan, günümüzde bu kavrama karşıysa; sapkındır, heretikdir, din dışıdır.  Ancak bu kavramın doğruluğu kadar bir de kabul ediliş biçimi hâlâ tartışma konusudur ki bundan yola çıkarak yazının sonlarına doğru Rum Patrikhanesi’nin ekümenikliği irdelenecektir. Çünkü bu konsili yöneten imparator o esnada Hıristiyan değildir ve ateş kültüne tapmaktadır.  Zaten, hasta yatağında son nefesini verirken, Hıristiyan olduğu yazılıdır. Burada “yazılı“ ifadesi özellikle kullanılmıştır. Her halükarda zaten Konsil’de Hıristiyan değildir. Ola ki patrikhaneye, Konsil’de imparator tarafından ekümenik sanı verilmiş olsa dahi bu dini açıdan geçersizdir.

Balkanlarda Hıristiyanlığın yayılması ile 9. ve 10. asırda Bulgar, Sırp ve Rus Kiliseleri Hıristiyanlık dünyasına girmiştir.  Slav dünyasındaki yeni kiliseler;  siyasî güce bağlı olarak kendi krallıklarının güçlenmesi ve Bizans’ın zayıflatılması gibi etkenlerle Patriklik rütbesine yükseltilmişlerdir. Dolayısı ile Ortodoks dünyasında Katoliklerde olduğu gibi tek bir ruhanî lider ve tek bir ruhanî birliktelik yoktur. İstanbul Patrikhanesi Bizans’ın hâkim olduğu bölgelerde egemen ve ekümendir. Yâni Bizans’ın sınırlarının genişlemesi ile nüfuz bölgesi genişlemiş, Bizans’ın sınırlarının daralması ile patrikhanenin sınırları da daralmıştır.

İstanbul’un Fethi ve Osmanlı yayılması ile birlikte Patrikhane bir anlamda gücünü yeniden toplamış ve ruhanî nüfuz bölgesini tekrar genişletmiştir. Bugün Türk tarihçileri Osmanlı hoşgörüsünü vurgulamak adına genelleme yanılgısına düşerek ancak 18. yüzyıl sonları ve 19. yüzyıl başlarında ortaya çıkan bir Millet Sistemi ve Millet Başılığı statüsünü Fatih dönemine bağlarlar.

Fatih Sultan Mehmet, İstanbul Patrikliğine Bizans dönemindeki haklarını ve itibarını iade etmiştir, ancak tarihî deliller patrik efendiye millet başı statüsü verildiğini ispat etmeye yeterli değildir. Nitekim bugüne kadar Osmanlı arşivlerinde bu tür bir belge bulunamamıştır. Patrikhanenin kendisi de bu yönde bir ferman ibraz edememektedir, ayrıca patriklere verilen fermanlarda da Osmanlı tebaası bütün Ortodoksları temsil ettiğini ima eden millet başı lafzı yoktur. 1870 tarihli Bulgar Eksarhlığı Fermanı ile zaten dinî yetki alanı yarıya indirilmiştir.

Bu yazıda patrikliğin “Ekümeniklik” iddiasının gelişi çok saha uzun yazılabilir. Ancak dinsel açıdan neden ekümenik olmadığını çok basit bir yöntem ve düz mantıkla açıklamak mümkündür. Rum Patrikhanesi’nin en büyük iddiası kilisenin Havari (Aziz) Andreas tarafından kurulduğudur. Fakat tarihsel verilerde Aziz Andreas’ın bu topraklara geldiği hakkında bilgi bulunmamaktadır. Bu kilisenin ilk yüzyılda Andreas tarafından kurulmuş olması gerçek olsaydı, o zaman bir havari tarafından kurulan ve ekümenikliği kabul edilen üç kilise arasında yer alması gerekirdi. Oysaki gerçek o zaman diliminde küçük bir kasaba olan Bizantium’un sâdece bir papazlık olduğu ve Heraklia (Marmara Ereğlisi) Metropolitliği’ne bağlı olduğu hakkında çok fazla kaynak vardır.

Yine aynı düz mantıkla, madem Havari Andreas bu kiliseyi kurdu. O zaman neden 325 İznik Konsili’nde patrikhane olarak yer almadığı da sorulabilir. Bu tespit aslında kendi kullandıkları sıfatla da doğrulanmaktadır. Konstantinopolis Başpiskoposu ve Yeni Roma ile Ekümenik Patriği. Evvelâ Konstantinopolis Başpiskoposu, sonra da Yeni Roma ile Ekümenik Patriği sanları bu patrikhaneye Bizans imparatorları tarafından ve bir zaman diliminde tamamen siyasî amaçlarla verilmiştir.

Çok kısa bir tanımlamayla Fener Rum Patrikhanesi, Hıristiyanlık tarihinde bir havari tarafından kurulmuş elçisel bir kilise değildir. Bu tamamen siyasi bir unvandır.
  
“ÇARMIHA GERİLMEK”

Rum Patriği Barholomeos ile ilgili geçtiğimiz haftalarda çıkan çok sayıda haberler vardı. Amerikan CBS Televizyonu’na verdiği beyanat tartışılıyordu. Ne demişti Patrik bu beyanatında: “Türkiye’de kendini çarmıha gerilmiş hissediyorum” ve devam ediyordu: “Türkiye’de ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyoruz”

Bu dinsel açıdan mümkün olmayan ekümenikliği bize dayatmaya çalışanların da desteği ile ortaya atılan bir söylemdir.

Yunanistan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Grigoris Delavekuras, Fener Rum Patriği Bartholomeos'un Amerikan CBS Televizyonu’na yaptığı açıklamayı "Herkes dikkate almalı" diyerek destekledi. Bu zaten beklenen ve de bilinen bir tepkidir.

Yunanistan bu günkü bildiğimiz coğrafyasında tesadüfen kurulmuş bir ülkedir. Yunanistan; bir AB üyesi olmasına karşın kökten dinci bir ülkedir. Megali İdea’ya göre merkezi İstanbul olan “Büyük Yunanistan”ı kurmak iken bu amaç gerçekleşememiş ve 1814 Filiki Eterya ile başlayıp 1821’de –Yunanlılara göre- hüsranla biten maceradan sonra gelişen bir takım olaylar sonucunda kurulmuş bir ülkedir.

Yunanistan Anayasası’nda belki de başka bir ülkede örneği bulunmayan maddeler bulunur. Bunlardan 3. madde özetle şöyledir: “Yunanistan’ın resmi dini Ortodoksluktur, dinin başı Konstantinopolis’tedir (İstanbul)”

1789 Fransız İhtilalı’nı müteakiben, Avrupa’da Yunan hayranlığı ve “Yunancılık” akımı başlamıştır. Bunun tohumlarını atan Giritli bir Yunanlı olan ozan, şair Rigas Ferreos’tur. Bu militan şair; Avrupa’da zemini hazır olan Yunan hayranlığını çok güzel kullanarak kendine önemli yandaşlar bulmuştur. Bu yandaşların en önemlisi ise şüphesiz Ferreos’tan fevkâlade etkilenen ve Yunanlılara methiyeler içeren, lirik şiirler yazmış olan Lord Bayron’dur.  Rigas’ın attığı bu tohumlar meyvelerini kısa sürede vererek ortaya Yunan yandaşı olup Avrupalı soylulardan destek gören çeşitli örgütler yaratmıştır. Bu örgütlerin en önemlisi şüphesiz 1814 yılında Rus Çarı’nın, Odesa kentindeki yazlık sarayında toplanarak kurulan ve “Paramasonik” bir kuruluş olan Filiki Eterya’dır. Yunan milli ülküsü olan “Megali İdea”ya göre Filiki Eterya; en kısa zamanda askeri örgütlenmesini de tamamlayarak merkezi İstanbul olan bir ihtilal yapmak ve “Büyük Yunanistan”ı oluşturmak amacı ile kurulmuştu

Uzun zaman bir lider arayışında olan Filiki Eterya; örgütlenmesini sıkıntılı bir şekilde tamamlayabildiğinde artık 1821 yılına gelinmişti. Bu esnada, Rum Patrikhanesi; örgütün silah deposu halini almıştı. Padişah; bu durumu öğrendiğinde derhal Patrikhaneye bir baskın düzenledi ve aramalar esnasında önemli miktarda silahın yanı sıra; eyleme geçildiğinde kullanılmaya hazır çok sayıda sahte yeniçeri giysisi ele geçirildi. Patrik 5.Grigorios şu anda  “Kin Kapısı” denen kapı üzerinde asıldı. İşte “Kin Kapısı” Rumlar ve Yunanlılarca sembolleştirildi ve o meşhur fetva verildi: “Bir Osmanlı Padişahı ya da bir Osmanlı veliahdı ya da bir Osmanlı şeyhülislamı burada (kapıda) asılmadıkça burası açılmasın…” . Aradan geçen 187 yıla rağmen bu kapının açılamamasındaki tek etken bu fetvadır. Yunanlı kaynaklardan öğrendiğimize göre; bu kapı ile ilgili özel bir ritüelin bulunduğu ve her patrik olanın, patrik olduğu gece bu kapının arkasında bu özel ritüele göre bir ayin yaparak bu yemini tekrarladığı ortaya konmaktadır.
                                                                                     
Günümüzde, Rum Patrikhanesi’ne devlet başkanları düzeyinde yapılan tüm ziyaretlerde; ziyaretçi yan kapıdan içeri alınır. Bu kapının açılması yönünde; geçmişte ve günümüzde Türkiye tarafından yapılan talepler ise daima nazikçe reddedilmektedir. O halde bizler de zaman zaman Rum Patrikhanesi tarafından gösterilen  “sahte” iyi niyetli söylemlerine karşı şu soruyu onlara doğrultabiliriz: “mademki iyi niyetlisiniz, o halde adı “Kin” olan bu sembolü artık açınız.”

“Yunanistan’ın başşehri Kontantinopolis’tir” diyen bir milletten bahsediyoruz. İlköğretim yıllarından itibaren çocuklarına Megali İdea’yı aşılayan ve topraklarımızda gözü olan bir milletten bahsediyoruz.  Megali İdea emellerinden olan Fener Rum Patrikhanesi’nin Ekümenikliği ve Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması hususlarında da son derece dikkatli olunmalıdır.

1993 yılından 2007 yılına kadar, Bulgar Ortodoks Kiliseleri Vakfı’nda yöneticilik yaptım. Bu süreçte Rum Patrikhanesi ve mensupları hakkında 1996 ve 2002 yıllarında iki dâvâ açtım. 1997 ve 2007 yıllarında bu dâvâların sonuçları Yargıtay’ca onaylandı ve içtihat hâlini aldı. 2007 yılındaki karar; bir anlamda  “Ekümeniklik” iddialarının çürütülmesi için en önemli dayanak oldu.

13 Haziran 2007 tarihli bu kararın; 26 Haziran’da Anadolu Ajansına düşmesi ile birlikte uzun bir haber maratonu ve uluslararası baskılar başladı. Bu karar hakkında Yunanistan’da ve Dünya Basını’nda birçok haber yer aldı. Kararın açıklanmasından bir gün sonra da Yunanistan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Yorgo Kumuçakos’un tepkisi geldi. Yorgo Kumuçakos’un bu tepkisinin ardından; Avrupa Birliği Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu üyesi Oli Rehn basın açıklamasıyla kararı kınadı, ardından Yunanistan Dışişleri Bakanı Dora Bakoyanni ve daha birçok yabancı siyasetçi de bu karara tepki verdiler.  19-20 Eylül tarihlerinde Ankara’yı ziyaret eden ABD Dışişleri Bakanlığı Siyasi İşlerden Sorumlu Müsteşarı Nicolas Burns, Rum Patrikhanesi’ne geldi ve kendisine Patrikhane hukuk danışmanları tarafından hazırlanan; bu karar hakkındaki yorumları ve ABD Başkanı’ndan istekleri içeren bir dosya verildi. Tabi dosya Bush’un masasına gitti.

Şimdi bu konularda tecrübeli biri olarak şu hususlara dikkat çekmek istiyorum: Patrik’in açıklamaları gelecek bir dalganın habercisidir ve ardından gelecek olan adımlar vardır. Bu adımların en başta gelecek olanı Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı dış baskılar artmasıdır.

Bu adamlar hiçbir sözü bilinçsiz söylemezler. Uzunca bir süredir kendilerinin ve “hukuk” danışmanlarının ağızlarına pelesenk olan bir söyleme dikkat etmeliyiz.

“Biz yaklaşık 2000 yıldır bu topraklardayız” Bunun ardından “Ekümenizm” için önemli bir argüman yaratma isteği vardır. Çünkü Rum Patrikhanesi dinî anlamda Ekümenik değildir. Bu tamamen teolojik bir konudur. Çok basit olarak bunun ispatı yapılabilir. Bu teolojik mesnetten yola çıkıldığında 1. İznik Konsili’nden (M.S. 325) itibaren kesintisiz olarak bu topraklarda faaliyette bulunduklarının altı da çizilmek istenmektedir.

Oysa kesintisizlik durumu 1024 yılında bozulmuştur. 1024 yılında Haçlı Orduları İstanbul’u ele geçirdi ve Bizans 57 yıl boyunca İznik’e sığındı. Ta ki Haçlılar kendi istekleriyle ve taş üstünde taş bırakmadan çekildiklerinde geri geldiler. Tabi Patrikhane de o zaman geri geldi.

Bu kesintisizlik söylemi üzerine yoğunlaşmak gereklidir. Ben her zaman siyasi erk kimin elinde olursa olsun, Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılamayacağını ve esas tehlike olan Ekümenikliğin, bir anlamda Ortodoks halifeliğinin bu topraklar üzerinde kurulamayacağını savunanlardanım. Beş yıl evvel de “okul açılabilir ama!” dendi. Şimdi de aynısı söyleniyor. O “ama”nın içinde yasalar ve yönetmeliklere de uyma şartları var. Zaten o yasalara ve yönetmeliklere uymak isteselerdi YÖK Yasası çıktığında, bu yasaya uymamak için okulu kendileri kapatmaz ya da süresiz tatile almazlardı. Bu konu da maalesef “Türkiye okulu kapattı“ şeklinde söylenmektedir.

Yalnız şu fevkalade önemli noktaya dikkat çekmek gereklidir. Türkiye Cumhuriyeti’nde, kabul ettirilmeye çalışılan Ekümeniklik, mâsum bir istek değildir. “Ne olur turizme faydası da olur” demek sâdece “saflık”tır. Müslüman Halifeliği’ni dahi ilga etmiş bu ülkede “Ortodoks Halifeliği” kurulması ile tamamen eş anlamlı olan Ekümeniklik yasalarımıza aykırı bir istektir. Laiklik kavramı ile de tamamen zıttır.