28 Ekim 2013 Pazartesi

YENİKAPI "MARMARAY" ya da "DEDEMİN BOSTANI"



Yarın (29 Ekim) İstanbul’da Marmaray Projesi’nin ilk etabı Cumhuriyet’in 90. Yılına denk gelen bir günde açılacak. Kentimize mutlaka önemli bir katkısı olacak bu proje için kendi hesabıma “Hayırlı Olsun” diyorum.
Marmaray’ın bir bölümünün gerçekleşmesi bende başka bir heyecan yaratmakta…

Zira Marmaray’ın Yenikapı İstasyonu benim dedemin bostanı…

5 Şubat 1953’te gözlerimi açtığım Süleymaniye Doğumevi’ndeki birkaç günlük serüvenimden sonra şu an Marmaray Yenikapı İstasyonu’nun olduğu dedemin bostanı içindeki kırmızı tuğlalı eve getirildim ve orada büyüdüm.

Birkaç sene sonra bostanın yanı başında ailemin yaptırdığı bir başka eve taşındık, kırmızı tuğlalı evde ise büyük dayım ailesiyle kaldı.  Bostanın yeni evin yanı başında olmasından ötürü bu toprak parçasından kopmadım. O arazide büyüdüm, koştum, incir ve dut ağaçlarına tırmandım, velhasıl tüm yaramazlıklarımı bu toprak parçasının üzerinde gerçekleştirdim.

Kim bilebilirdi ki; bu gezdiğim, yaramazlık ettiğim toprağın altı Milattan evvel başka çocukların da koştuğu aynı topraktı…

Kim bilebilirdi ki; kamulaştırıldıktan sonra başlayan arkeolojik kazılarda yaklaşık 30 bin antik obje çıkartılan bir arazi üzerinde koştum, yaramazlık ettim…

İstanbul’un orta yerinde, betonlaşan, ürküten bir şehirde, bir bostanda, ağaçlar ve çiçekler ile kümes hayvanları arasında büyümek; bu çok büyük bir ayrıcalıktı…

Mevsimine göre ekilen sebzeler: Maydanoz, domates, marul ve diğerleri… Yanında kümes, incir ağaçları, dut ağacı, kuyu ve dolap beygiri, sebzelerin ıslak olarak bekletildiği bir havuz… Bu havuzu doldurmak için gözleri bağlı dönüp duran bir emektar at…

Civardaki diğer bostanlar arasında imece ile hazırlanan “saz” stokunu hazırlamak bir karnavala dönüşürdü! Bu “saz” dediğim; bildiğimiz, sazlıklarda büyüyen sazlar… Hale mal götürürken, maydanoz ve dereotu gibi sebzeleri bağlamaya yarardı... Her bahçıvan kendi ihtiyaçları kadar saz alır ve gündüzden ıslatır, akşam evvelce çekilen kuraya göre bir bahçıvanın evinde ananevi “saz kesme” imecesi başlardı… Ortaya bir naylon örtü, üzerine de ıslak ıslak sazlar atılır, her gelenin elinde bir falçata, odada çepçevre erkekler ve tabi de çocuklar, bu sazları üçe yarıp, demet demet topluyorlar. Bu demetler zamanı geldikçe tekrar havuzda ıslanacak ve başta maydanoz olmak üzere sebzeleri hale götürmek için bağlamakta kullanılacak. Şarkılar, türküler, fıkralar, çocukların dışarı çıkarıldığı açık fıkralar, çaylar, börekler ve sevgi paylaşımı…

Tabi ki herkes kendi sazını isterse birkaç günde kesip saklardı, ama dedik ya “imece”, toplanma, sevgi paylaşımı… Bir "Dostlar Meclisi" ve maksat muhabbet...

Zamanla saz yerine evvela ince sicim, sonra da plastik malzeme kullanılmaya başlandı. “Dostlar Meclisi” kapandı. Tabi bir anane de o dönemde bitti…

İncir ağacından düşen bir yerini kırar derler. İnanmayın ben çok düştüm! Sakat bir yerim de yok!

Bostanımızda; “Mürekkep İnciri” türünde bir ağaç vardı ki bu İstanbul’da tekti. Bir dut vardı ki çok garip bir ağaçtı… Dutlar nispeten bodur olurlar, bu almış başını göğe doğru uzanmış. Tabi bırakılır mı böyle bir ağaç? Hemen üzerine gecekondu misali bir ağaç ev kondurdum… Ama ne keyifti oradan çevreyi seyretmek, anlatılmaz bir duyguydu. Sanki Robinson misali...

Bir ara kümes hayvanlarına hırsız dadandı. Her gece birkaç tavuk yok oluyor. Belli ki hırsız civardan. Ama pusuya yatıyoruz gelen olmuyor. Eeee ilerleyen yılların elektronikçisi olacak Bojidar devreye girdi… Bir lambalı radyonun besleme transformatörü ile 500 volt kadar bir elektrik tellere bağlandı. Bir gece bir çığlık... Ama ne çığlık... Koştuk hemen. Tabi kaçmış köftehor… Olsun, elektrik vermeye devam dedi dedem. Ama bir gece çığlıklar başka türlü yükseldi, bu kez çığlıklar tavuklardan gelmeye başladı.

O gece yağmur yağmasaydı, tüm tavuklar yüksek voltajda telef olmayacaktı. Tabi bu geleceğin elektronikçisini ortada bulmak çok zor oldu! Anneannem oklavayla bana mahallede tur attırdı…

Domates! Öyle bir kokar ki dalında, tarif edilemez bir kokudur. Dalından domatesi kopar, gömleğinin koluna sil ve ye! Mis gibi kokusu içine dolsun. Ne kötü ki artık bu kokuya rastlayamıyorum.

Mevsim biter, domatesler sökülür. Tabi yeşil olanlar turşuluk ayrılır. Biz yeşil domateslerin çok azını satardık. Tenekelerle turşu kurulur ve tüketirdik. Balkondaki meşe fıçıya da kendi lahanalarımızdan turşu kurardık. 365 gün turşu yenirdi... Sabah, öğle, akşam… Hatta yatmadan ve de çaktırmadan yediklerimi saymıyorum… Asitsiz yapılan turşu çok faydalıdır derler. Tavsiye ederim, gerçekten şifadır...

Yenikapı ne güzeldi. Sahilden tutulan balıklar, tutulan uskumrular bahçede kurutulur “çiroz” olurdu. Torik zamanı ise tenekelerce “lakerda” yapardık. Ailemizde balık kültürü hayli yerleşmişti. O yıllarda Yenikapı sahilinden atılan olta boş gelmezdi…

Sabah gün ağarmadan, hale sebze götürmeye giden büyüklerin yanında gitmek için yalvarırdık. Ama sebep başkaydı tabi… Halin karşısında yuvarlak hamur içinde sucuklu, kıymalı, domatesli açık pide yapan bir yer var. Pizza da neymiş? O pidelerin tadı hâlâ damağımda…

Bir de sırık satın alma turları vardı. Domates ve fasulye için kullanılan sırıkları almak için bir kamyon kiralanır ve Beykoz köylerine kadar kamyon kasasında seyahat edilirdi. Evet, bu gün kamyon kasasında seyahat yasak ama siz o gün bu ne keyifti bilir misiniz? Bu güzel yollar, otobanlar da o zaman yok tabi, sanki şehirlerarası seyahate çıkmışız gibi gelirdi bize…

Bunlar; bir yaşam öyküsünden çok az kesitler… Bu kadar kısa da olur, yazarsan 500 sayfalık bir kitap da olur…

Bu bostanda yarın (29 Ekim) Marmaray Projesi’nin açılısı var…

Bir bostanda büyümek…

Nasıldır bilir misiniz?


Bojidar Çipof

28 Ekim 2013




8 Ekim 2013 Salı

MİLANO FERMANI’NIN 1700. YILI SIRBİSTAN’DA KUTLANDI


Hıristiyanlık Tarihi açısından en önemli belgelerden biri olan, Milano Fermanı’nın 1700. Yılını kutlamak için 5/6 Ekim tarihleri arasında Roma İmparatoru 1.Konstantin'in doğduğu yer olan Sırbistan’ın Niş kentinde törenler düzenlendi.

Törenlere şu siyasetçiler katıldı: Sırbistan Cumhurbaşkanı Tomislav Nikoliç, Sırbistan Başbakanı İvica Daçiç, Başbakan Yardımcısı Aleksandır Vuçiç, Karadağ Cumhurbaşkanı Filip Vuyanoviç, Bosna Sırp Cumhuriyeti Başkanı Milorad Dodik. Ayrıca; Moskova Patriği Kiril, Kudüs Patriği 3.Teofil, Sırp Ortodoks Kilisesi Patriği İriney ve çok sayıda din adamları ile Fener Rum Patriği Bartholomeos da bu törenlere katıldı.

Milano Fermanı, M.S. 313 yılında 1.Konstantin ile Licinius arasında, Milano'da imzalanmış, Roma İmparatorluğu'nda, Hıristiyanlığa karşı hoşgörüyü sağlayan bir fermandır ve bir anlamda, Hıristiyanlığın ileride resmi dil olmasını sağlayacak ilk belgedir.

Bu törenler çerçevesinde Niş kentinde, Milano Fermanı’nın oluşmasında ve dolayısı ile Hıristiyanlığın bu gün var olmasının belki de tek sebebi olan 1.Konstantin ve annesi Elena anısına yapılmış anıtta bir tören düzenlendi. 1.Konstantin, aynı zamanda Bizans’ın kurucusu İmparator olarak da anılır.

Bizans tarihi için, “Roma Tarihi’nin yeni bir devresidir” ya da “Bizans, eski Roma İmparatorluğu'nun (İmperium Romanum) bir deva­mıdır” şeklinde niteleme de yapabiliriz. Bizanslılar kendilerini daima Romalı anlamına gelen "Romario" olarak adlandırmışlardır. Bazı Bizans tarihçileri bu varsayımı daha da ileriye götürerek, Konstantinopolis’ten önceki yerleşim alanının adı olan Bizans’ın “Yeni Roma” ya da “Yakın Roma” olarak tanımlanan o süreçte kendilerince kullanılmadığını ortaya koyarlar ve Bizans adının yakın dönem tarihçileri tarafından kullanıldığında ısrar ederler. Rum kelimesinin kökü de zaten “Romario”dur. Bu gün Yunan diline de “Rumega” (Roma Dili) denilmek­tedir. (YN: Yazımızın devamında Bizans adını kullanmaya devam edeceğiz.)

Roma adı daima Bizanslıları büyülemiş ve Roma devlet geleneği onların siyasi düşünce ve iradelerine sonuna kadar hâkim olmuştur. Her daim Roma İmparatorluğu'nun mirasçısı olarak hare­ket eden Bizans; daima bütün Dünya üzerindeki yegâne imparatorluk olmak istemiş, Hıristiyan olan bütün ülkelerin üzerinde egemen­lik iddiasında bulunmuştur. Ancak Bizans, eski Roma'nın mi­rasçısı olmak düşüncesinde olmasına karşın, zamanın akışı içinde Romalı temellerinden gittikçe uzaklaşmış, kültür ve dil bakımından Grekleşmiş ve Bizans hayatı kiliseleşmiştir.

M.S. 3.Yüzyıl’daki Roma İmparator'u Diokletinus, yeni uy­gulamalar ile İtalya'nın özel statüsüne son verdi. Eyaletlerin yönetimini tek başına üzerine alan Diokletinus, İtalya’yı ve diğer büyük eyaletleri daha küçük idari birimler haline dönüştürdü ve böyle­ce, devlet arazisi 12 dioeceseye ayrılmış oldu. Diokletinus, im­paratorluğu yönetmek için, iki “Avgustus” ve iki “Sezar” seçti. Böyle­ce dört başı olan bir nevi şûra oluştu ve devletin Doğu ve Batı’sını bu iki Avgustus yönetmeye başladı. O dönemde Doğu Roma Avgustus'u olan 1.Konstantinos (Gaius Flavius Valerius Aurelius Constantinus ), Batı Roma'nın Avgustus'u Licinus'u kanlı hesaplaşmalardan sonra yendi ve Büyük Roma İmparatorluğu’nun hâkimiyetini eline geçirdi.

Milano Fermanı, M.S. 313 yılında, çatışmalardan evvel bu iki Avgustus arasında imzalanmış ve bu suretle Hıristiyanlığa karşı hoşgörü ortamı yaratılmıştır. Şüphesiz bu fermanın oluşmasında en önemli rol, 1.Konstantinos’tadır. 1.Konstantinos’un, Hıristiyanlığa olan hoşgörüsü ise Hıristiyanlığa inanmış olan annesi Elena’nın yoğun etkisi ile oluşmuştur.

1.Konstantinos, tüm Roma İmparatorluğu’nun hâkimi olduk­tan sonra, bugünkü Boğaziçi'nin kenarındaki eski bir Grek kolonisi olan Byzantion'u, "Konstantinopolis" adıyla başşehir yaptı ve imparatorluğa “Yeni Roma” adını verdi. (Şehrin inşası: M.S. 324)

Konstantinopolis; 11 Mayıs 330'da törenle açıldı. İmparator, bu yeni başşehrin parlaklığını ve zenginliğini arttır­mak hususunda da elinden gelen hiç bir şeyi esirgemedi ve özel­likle kiliseler inşaatına büyük gayret sarf etti. Daha başlangıcından itibaren İstanbul’da Hristiyanlık havasına girildi ve ahalinin bü­yük bir kısmı da dil bakımından Grekleşti.

Doğu’da Boğaziçi, Kuzey’de Haliç, Güney’de Marmara Denizi’nin sularıyla yıkanan, kara cihetinden sadece bir tarafından ulaşılması kabil bu yeni başşehir emsalsiz bir stratejik mevkide bulunuyordu. Zaman içinde Bizans İmparatorluğu adını alan bu devlet, Büyük Roma'nın bitişinden itibaren, Fatih Sultan Mehmed'in, 1453’te İstanbul’u alarak bu imparatorluğa son vermesine kadar, ayakta kalmıştır.

Bu devrede, devlet ile kilisenin ittifakı her iki tarafa da bü­yük kazanç sağlamış, Bizans Devleti, Hıristiyanlığı, kuvvetli bir ruhi birleştirici, kudret ve imparatorluk için güçlü manevi bir destek olarak değerlendirmiştir. Kilise ise bu ilişkiden sonsuz maddi çıkarlar elde etmiş ve mevcut nizamlara karşı olan her türlü hareket için “Din Karşıtı” denmiştir. İmparator bir yandan dini kullanarak halk üzerinde baskı sağlamakta, öte yandan kilisenin hamisi rolünü oy­namaktadır. Kilise yöneticileri, papazlar ve devlet memurları kendi maddi çıkarları için tarihsel süreçte daima halkı ezmişlerdir.

Annesi Elena’nın baskısı ve telkinleriyle Hıristiyanlığı artık imparatorluğun da kabul ettiği din haline getiren İmparator Konstantinos'un Hıristiyan olup olmadığı tartışması ise günümüzde hâlâ devam etmektedir. Bazı tarihçilere göre 1.Kontantinos din ile ilgisiz olup Hıristiyanlığı sadece siyasi ne­denlerle himaye etmiştir. 1.Konstantinos'un ölüm döşeğinde iken vaftiz olduğu bilinmektedir ve o esnada bilinçli olup olmadığı da hâlâ tartışılan bir konudur. 1.Konstantinos'un, sağlığında, kili­senin fiili başkanı olması ve de Hıristiyanlık tarihi içinde en önemli hadise olan M.S. 325, İznik 1.Genel Konsili’ni yönetirken henüz Hıristi­yan olmaması ise çok çelişkili ve asırlardır Hıristiyan teolojistlerinin tartıştığı bir husustur.

O devir, aynı za­manda çok muhtelif külte birden inanmanın pek tabii sayıldığı bir inanç devresidir. 1.Konstantinos'un putperest inanç adetlerine de yardım etmekten vazgeçmediği, hatta bizzat bu adetlerden biri olan “Güneş Kültü”ne ısrarla bağlı olduğu, bugün en önemli Bizans tarihçileri arasında kabul edilen Prof. Georg 0strogorsk tarafından da ortaya konulmaktadır. İmparator 1. Konstantin ve annesi Elena, daha sonra aziz olarak ilan edilmişlerdir. (Aziz Konstantin ve Elena olarak birlikte anılmaktadırlar)

1.Konstantin’in Hıristiyanlığı serbest bırakmasındaki en büyük etken; kitlelerin inanç ile baskı altına alınması ve yönetilmesindeki kolaylıktır. Ancak İznik 1.Genel Konsili’nden önce bu kolaylık bir şekilde kaybolmaya başlamıştı.  İskenderiye’den yükselen bir akım imparatoru ve tabi Hıristiyan din adamlarını rahatsız etmeye başladı. İskenderiyeli din bilgini “Arius” Hazreti İsa’nın varlığı ile ilgili olarak savunduğu ve çok fazla taraftar bulan bir akım yaratmıştı. Kısaca “Ariusçuluk” denilen bu kavram, kitleleri dalga dalga sarmaya başlamıştı. İmparator Konstantin, kitlelerin manevi yönetimini elden kaçıracağını anladı ve bir genel konsil toplanmasını istedi. İşte bu toplantı, tarihte “İznik 1.Genel Konsili” olarak adlandırılan ve Hıristiyanlığın ilk büyük toplantısıydı.

Hıristiyanlar arasında asırlardır tartışılan ve hâlâ karşıtları olan “Baba Oğul ve Kutsal Ruh” bu konsilde kabul edilmiştir. (Bir Hıristiyan, günümüzde bu kavrama karşıysa; sapkın ya da heretik kabul edilir. Heretik=din dışı) 

M.S. 325 İznik 1.Genel Konsili’nde alınan önemli bir karar da “Arius Doktiri”nin mahkûm edilmesi ve reddedilmesidir. Ariusçuluk dışında, Nasturizm ve Monofizizim de bu konsilde reddedilmiştir.

Tabi ki M.S. 313’teki Milano Fermanı olmasaydı belki de M.S. 325 İznik Konsili de olmayacaktı ve Hıristiyanlık da bugünkü yerinde olmayacaktı.  Milano Fermanı, daha çok 1.Konstantin'e mal edilir ve Roma İmparatorluğu sınırları içerisinde dini barışı sağladığı savunulur.

Hıristiyanlığın yayılmasında en büyük rolü oynamış olan misyonu; daha önce Kıbrıs, Küçük Asya ve kadim Yunanistan üzerinden Roma’ya varmış ve Roma’da buluştuğu Aziz Petrus ile (öldürülene kadar) birlikte hareket ederek gerçekleşmiştir.

Aziz Pavlus’un Küçük Asya ve Yunanistan’daki çalışmaları her ne kadar önemli olsa da Hıristiyanlık adına ilk ve önemli ivme Roma’da başlar.  Zira o süreçte Roma; Doğu ve Batı olarak ayrılmamıştır ve Dünya’daki en büyük imparatorluktur. Bizantium Kasabası’nın bir İmparatorluk kentine dönüşmesi ve Doğu ile Batı Roma’nın ortaya çıkışının ardından ise İstanbul Kilisesi önem kazanır ve Roma Kilisesi için zor günler başlar. İlk İncil’in dilinin Grek olması ve artık Yeni Roma olarak anılmaya başlayan Bizans’ın da bu alfabeyi kullanıyor olması İstanbul Kilisesi’nin kendini dinin başı olarak addetmesi sonucunda, Doğu ve Batı kiliseleri arasındaki çatlak büyüdü.

Konstantinopolis’ten önce küçük bir kasaba olan Bizantium, sadece bir papazlıktı ve Heraklia Metropolitliği’ne (Marmara Ereğlisi) bağlıydı. İstanbul Kilisesi, M.S. 325 İznik Konsili’nde başpiskoposluğa yükseltilmiştir. O zamana kadar Hıristiyanlık Tarihi açısından daha önemli rol oynayan Roma, bu nedenle hep üstünlük peşinde olmuştur. İstanbul Kilisesi ise imparatorluk gücünü de arkasına alarak hareket ederek dinin başı rolünü kapmaya çalıştı. İstanbul ile Roma Kiliseleri arasındaki bu rekabet, M.S. 451’de yapılan “Kadıköy Konsili”nde ayrılıkla sonuçlanmıştır.

Yazımızın ilk iki paragrafında ayrıntısını verdiğimiz Milano Fermanı’nın 1700. Yılını kutlamak için Sırbistan’ın Niş kentinde sadece Ortodoks din önderlerinin bir araya gelmesi, davetliler arasında Batı Kilisesi yani Katoliklerin üst düzey temsil edilmemesi, iki bin yıl süren Doğu ve Batı kiliselerinin rekabetinin günümüzde hâlâ devam eden tezahürüdür.


29 Eylül 2013 Pazar

BULGAR KİLİSESİ’NDE “GİZLİ” AJANLAR İDDİASI


20 Eylül Cuma günü Bulgar Patriği Neofit ve bir heyet İstanbul’a geldiler. Bu ziyaretin amacı, yeni Bulgar Patriği sıfatıyla, İstanbul’daki Bulgar Ortodoks Cemaati’ni ve Rum Patrikhanesi’ni ilk kez ziyaret etmekti.

Ziyaretin evvelinde, geçtiğimiz yıllarda da sıkça medyada yer alan, eski Bulgar Patriği Maksim ve diğer üst rütbeli ruhaniler hakkındaki komünist rejimin gizli ajanları olma iddiaları yeniden ortaya atıldı.

Müteveffa Patrik Maksim; Bulgaristan’ın 1989’da demokrasiye geçmesinin ardından, 1990 yılında yapılan, “Ulusal Yuvarlak Masa Toplantısı”nda komünist yönetimin adamı olmakla itham edilmiş, dini açıdan yasal bir şekilde seçilmemiş (antikanonik) ve eski idareciler tarafından bu göreve atanmış olduğu iddiası ortaya atılmıştı. Bu söylemler o kadar ileri gitti ki; Patrik Maksim’in Eski ve Yeni Ahid’i dahi tam olarak okumamış olduğu iddia edildi. Bu sürecin ardından Bulgaristan Kilisesi, uzun sürecek bir süreç ile iki başlı oldu ve Dünya Hıristiyanlık Tarihi’nde eşi benzeri olmayan bir rezalet ortaya çıktı.

Yeni Bulgar Patriği Neofit’in İstanbul temasları çerçevesinde, 20 Eylül Cuma günü Rum Patrikhanesi ziyareti vardı ve görüşmelerin ardından bu tür ziyaretçiler için mutat olduğu gibi, Patrikhane kilisesi olan Aya Yorgi Kilisesi’nde Bulgar Patriği’nin onuruna bir ayin icra edildi. Ayinin ardından Rum Patriği Bartholomeos Bulgar Patriğine (özetle) şöyle hitap etti: “Umarım sizinle eski Patrik Maksim ile olduğu gibi uyum içinde olacağız.”

Sanıyoruz ki Rum Patriği Bartholomeos, bu sözleri eski Bulgar Patrik Maksim ve ekibine vermiş olduğu desteği anımsatmak adına sarf etmiştir. Zira Bartholomeos o süreçte, Bulgaristan’ı birkaç kez ziyaret ederek Patrik Maksim’e destek olmuş ve dini açıdan onu yasal (kanonik) olarak kabul ettiğini vurgulamıştı.

Burada bahse konu olan Bartholomeos’un Bulgaristan ziyaretleri değildir. Bahse konu; Patrik Maksim’in kendi ülkesi içinde acze düşmüş, kendi halkının bir bölümü tarafından “Antikanonik” (kanon=dini yasalar) addedilerek “Komünist Ajanı” nitelemesi yapılmasıdır. Bu bağlamda; Bulgar Patriği ve bir kısım üst rütbeli Bulgar ruhanilerin o dönemde makamlarını muhafaza etmek adına her türlü dış desteğe ihtiyaçları vardı…

Bulgaristan’ın komünistlikten demokrasiye geçtiği dönemde büyük bürokratik sıkıntılar yaşanmış, Komünist Parti zamanında kurulan Bulgaristan Diyanet İşleri Müdürlüğü de demokratikleşen rejime etkisiz ve basiretsiz bir başlangıç sergilemişti. 1990’da, ülkenin sorunları arasında; Bulgar Patriği Maksim’in komünist yönetimin adamı olması ve yasal bir şekilde seçilmemiş -komünistler tarafından bu göreve getirilmiş- olması da gösterildi.

Devlet Araştırma Komisyonu’nun hazırladığı bir rapora istinaden; Patrik ile 12 metropolitten oluşan Bulgar Kilisesi Sen Sinodu’nda komünist dönemde “Bulgar İstihbarat Teşkilatı” olan “DS”nin (Darzhavna Sigurnost) 11 ajanı bulunduğu açıklandı. 

(Yeni Bulgar Patriği Neofit de bu 11 kişi arasında gösterildi.)

Ancak Patrik Maksim, kendisi aleyhine sürdürülen tüm karşı iddialara rağmen, 98 yaşında vefat edene kadar makamında kalmıştır.

Bulgar Patriği Maksim’in komünist yönetimin adamı olması ve yasal bir şekilde seçilmemiş olduğunun açıklanması üzerine bir grup din adamı yeni bir oluşum gerçekleştirmek için harekete geçti ve Patrik Maksim ile ekibine karşı çalışmaya başladılar. 30 Mayıs 1992’de “Diyanet İşleri Komisyonu”nun başında olan Metodi Spasov, “Komünist Ajanı” olduğu gerekçesiyle, Patrik Maksim’in ve ekibinin azli için emir verdi ve aynı emirle yeni bir Sen Sinod tayin etti.

1 Haziran 1992 günü sabahın erken saatlerinde yeni tayin edilenler ve fedaileri Sen Sinod merkezini işgal ederek Patrik Maksim, ruhbanlar ve sivil memurların binaya girmelerini önlediler, içeride olanlar yaka paça dışarı attılar. Fedailerle çıkan arbede sonunda içeri giremeyen Patrik Maksim ve diğerleri çaresizce Sofya Metropolitliği’ne sığındılar ve uzun bir süre orayı Patrikhane merkezi olarak kullandılar. Böylece yukarıda da zikrettiğimiz gibi Ortodoksluk Tarihi’nde yaşanmamış bir süreç, iki başlılık başladı.

Nevrokop Metropoliti Pimen ikinci sinodun başına seçildi. Bu suretle Bulgaristan’daki her metropolitlik bölgesinde, Patrik Maksim’e bağlı olanlar ve Pimen’e bağlı olanlar şeklinde iki başlı bir yönetim başladı. 

(Bunun ne anlama geldiğini şöyle tarif edebiliriz: Türkiye’de her ilde bir İl Müftüsü vardır. Her ilde farklı gruplara bağlı 2 il müftüsü olmasını tasavvur edelim.)

Bulgaristan’daki iki başlı kilise skandalının ilk iki senesi boyunca Patrikhane’nin idari yönetim merkezi olan Sen Sinod binası, diğer grubun elinde kaldı. Bu süre zarfında, Patrik Maksim’in yasal olarak yaptığı tüm itirazlar sonuçsuz oldu. Bir tarafta yasal Sen Sinod’un başı olduğunu iddia eden Maksim; diğer tarafta Maksim komünist ajanıdır. O ve tarafları tayin ile gelmişlerdir. Biz gerçek Sen Sinoduz.” şeklinde konuşan Pimen taraftarları, dini açıdan rezalet sayılabilecek bu kavgayı sürdürürken Bulgaristan Devleti hadiselere sadece seyirci kaldı. 1 Haziran 1994 tarihinde Metropolit Neofit kalabalık bir fedai gurubuyla, binayı kaba kuvvet kullanarak geri aldı…

(O günün metropoliti Neofit bugün Bulgar Patriği’dir.)

Ocak 2012’de Bulgar ajanslarında ve gazetelerinde, Patrik Maksim ve diğer papazlar hakkındaki gizli ajanlar iddiası yeniden alevlendi.

Devlet Araştırma Komisyonu’nun raporuna istinaden 40 yılı aşkın süredir kilisenin başı olan Maksim’in gizli servis elemanı olduğu ayrıca Sen Sinod üyelerinin arasında da 11 eski gizli servis elemanı bulunduğu 17 Ocak 2012’de açıklandı.

İddiaya göre diğer adı geçen metropolitler arasında; Stara Zagora Metropoliti Galaktion, Vidin Metropoliti Dometyan, Plevne Metropoliti İgnati, Sliven Metropoliti Yoaniki, Veliko Turnovo Metropoliti Grigori, ABD, Kanada ve Avustralya Metropoliti Yosif, Vratsa Metropoliti Kalinik, Nevrokop Metropoliti Nataniel ve Orta Avrupa ve Rusçuk Metropoliti Simeon bulunmaktadır.

Devlet Araştırma Komisyonu tarafından gizli ajan oldukları iddia edilenlerin kullandıkları kod adlarının ise şöyle olduğu iddia edildi:

Galaktion = Misho

Dometyan= Dobrev

İgnati = Penev

Yoaniki = Kirileviç

Grigori = Vanyo

Yosif = Nikolov

Kalinik = Rilski

Nataniel = Blagoev

Simeon = Hristov

Şu an Bulgar Patriği olan Neofit’in kod adı = Simeonov

(Makalenin fotoğrafı= Patrik Neofit ve Bulgaristan İçişleri Bakanlığı’nın “Simeonov” kod adlı bir zarfı.)

Devlet Araştırma Komisyonu’nun araştırmasında sadece 12 kişi olan Sen Sinod üyeleri değil, diğer tüm metropolitler, manastırların ve Teolojik Seminarya’nın (İlahiyat fakültesi eşdeğerinde) yöneticileri de mercek altına alınmışlardır. Başta Varna Metropoliti Kiril olmak üzere diğer Sen Sinod üyelerinin pahalı arabalar kullandıkları ortaya çıktı. Adı geçen dosyanın komisyon Başkanı Georgi Yovchev, Sofya ve Plovdiv Katolik Cemaati Piskoposu, Petır için de 31 Temmuz 1988’den itibaren ajandı açıklaması yaptı.

24 Şubat’ta yapılan patrik seçimiyle Neofit işbaşına gelir gelmez Bulgar ajanslarında şu manşet yer aldı: “Eski komünist ajan Bulgar Kilisesi’nin başında.” 

Patrik Maksim’in 6 Kasım’da ölümünün ardından medyada Bulgar Kilisesi içindeki Bulgar istihbarat örgütü “Darzhavna Sigurnost ajanlarıyla ilgili haberler tekrar yer almaya başladı. Komünizm hayaletinin yeni bir patrik seçmeye hazırlandığı şeklinde benzetmeler de yapıldı. Merhum patrik ve diğer üst düzey ruhbanlar, Sofya Üniversitesi’nde felsefe profesörü ve dini bir yayın organı olan “Christianity and Culture” adlı derginin baş editörü Kalin Yanakiev örneğinde olduğu gibi anti-komünist davranışları eski rejime bildirmekle suçlandılar.  

Seçimlerin ardından Varna Metropoliti Kiril’in 9 Temmuz’da Karadeniz sahilinde ölü olarak bulunması ise hayli şüphelere yol açtı ve komünist ajanlar iddiaları tekrar ortaya atıldı.

Bulgar Haber Ajansı ölüm nedenini boğulma olarak bildirdi fakat Kiril’in üzerinde bir dalış maskesi ile şnorkel vardı ve Kiril çok iyi bir yüzücü olarak tanınmaktaydı. Maksim’in ardından seçim için yoğun kulis yapan fakat sonra aday olmayan, 1954 doğumlu Kiril için de Gizli Servis ajanı olduğu iddia edilmekteydi. Kiril’in bu hizmeti devlet güvenliği için değil de ABD Başkanı Barack Obama’nın da kullandığı Lincoln MKS marka hibrid lüks otomobil için yaptığı iddialar edilmiştir. Ancak kendisi bu aracın zengin bir Bulgar işadamı tarafından hediye olarak verildiğinde ısrar etti. 

Metropolit Kiril;1981 yılında Moskova'ya Bulgar Ortodoks Kilisesi Temsilcisi olarak gönderilene kadar DS’nin ajanı olduğu, 1989 yılında Varna Metropoliti olarak atandığında tekrar "aktif" olduğu iddialar arasındadır. [8]

Kiril’in bu yeniden aktif ajan olması kısa sürmüş olmalı ki; 10 Kasım 1989’da, iktidardaki Todor Jifkov yönetimi kansız bir darbe ile indirilerek “Büyük Demokrasi Dönemi” diye adlandırılan süreç başlayana kadar devam edebilmiştir. Metropolit Kiril’in 1981 yılında Moskova'ya Bulgar Ortodoks Kilisesi Temsilcisi olarak gönderilene kadar aktif olması ve sonra vazifeyi bırakmış olması ise gidilen yerin Moskova olması sebebiyle inandırıcı değildir.

Bulgaristan’da, Müteveffa Patrik Maksim, yeni Patrik Neofit ve Karadeniz’de şüpheli bir şekilde boğulmuş olan Metropolit Kiril ve diğer metropolitler hakkındaki “Komünist Ajanı” iddiaları bitmeyecek gibi görünüyor…



19 Eylül 2013 Perşembe

KIBRIS RUM ORTODOKS KİLİSESİ ve BAŞPİSKOPOS II. HRİSOSTOMOS



Kıbrıs Rum Ortodoks Kilisesi’nin başında bulunan, Başpiskopos II. Hrisostomos’un (Chrysostomos of Kition) Eylül ayı başında verdiği ve çok tartışılan bir beyanatı vesilesiyle Hrisostomos’un son yıllardaki çıkışlarını ve kısaca Kıbrıs’ın Hıristiyanlık Tarihi’ndeki önemini bu yazımızda ele almak istedik.  

10 Nisan 1941’de Baf’ta doğmuş fanatik bir Türk düşmanı olan Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Başpiskoposu II. Hrisostomos, yakın tarihte “Kanlı Papaz” olarak bilinen Makarios’tan devraldığı olumsuz din adamı geleneğini başarılı bir şekilde sürdürüyor. Eylül başında ajanslara düşen haberlere göre; Hrisostomos, Güney Kıbrıs’ın ekonomisinin “boğulduğunu” ve açlıkla karşı karşıya kalındığını görmesi halinde, halkı ayaklanmaya teşvik edeceğini söyledi. 

Bir gazeteye "Beni Susturacak Kişi Daha Doğmadı" şeklinde beyanat veren Hrisostomos, “Ağzımı kapatmak istediler ama bunu başaracak kişi daha doğmadı” dedi. Hrisostomos, ülkesindeki AKEL Partisi ve Rum Merkez Bankası Başkanı Panikos Dimitriadis ile de sorunlar yaşıyor ve her fırsatta bu kişiler aleyhine beyanatlarda bulunuyor.

Hrisostomos, Türkiye ile bilinen “Doğal Gaz Krizi” nedeniyle, Kıbrıs’a Türkiye tarafından olası bir askeri müdahale ihtimali için ise şöyle konuşuyor: “ABD yanımızda olduktan sonra hiçbir şeyden korkmayız. Yine İsrail’le işbirliği yaparsak, iyi edeceğiz. Zira İsrail düşmanlarla çevrilidir ve tek çıkış yolu Kıbrıs’tır.

Simerini Gazetesi Hrisostomos’un “Sigma Live” isimli bir internet haber portalına verdiği mülakatı 7 Eylül’de şöyle duyurdu:  “Başpiskopos, AKEL ve Merkez Bankası Başkanı’na bayrak açtı... Hedef “Hellenic”i Kapatmaktı... Dimitriadis ve AKEL ağzımı kapatmak istedi ama bunu başaracak kişi daha doğmadı... ABD ve İsrail Kıbrıs için dayanaktır... ABD yanımızdayken kimseden korkmayız.” 
      
Kıbrıs Kilisesi için ise; “Kilise yıkılmaz çünkü insan yapısı değildir. Kiliseyi Tanrı kurdu ve halen de yaşatıyor. Bizans İmparatorluğu yok oldu ancak onun kurduğu kilise burada yaşamakta ve durmaktadır.” dedi.

Kıbrıs Adası Hıristiyanlık Tarihi açısından çok önemlidir. Hıristiyanlık için, “Hıristiyanlık aslında Aziz Pavlus’un dinidir” şeklinde yaklaşan çokça teolojist bulunuyor… Bu gözlemdeki en büyük faktör; Hıristiyanlığın yayılmasının, Aziz Pavlus’un misyon yolculuklarından sonra ivme kazandığı ve özellikle Roma’nın Hıristiyanlığı serbest bırakmasındaki en büyük etkenin Aziz Pavlus olduğudur. Bu misyon güzergâhlarında ise Kıbrıs  ve Anadolu çok önemlidir. Bir Kıbrıslı olan Aziz Barnabas’ın ilk yolculuklarda Aziz Pavlus’un yanında olması ve Pavlus’a verdiği deste de Hıristiyanlık Tarihi’ndeki bir başka önemli noktadır.

Aziz Pavlus; Hıristiyanlık uğruna iman etmeden evvel vergi toplayıcısı bir Yahudi olarak Hıristiyanlara eziyet etmekteydi.

(İncil’den bu konudaki iki alıntı şöyledir: “Elçiler 8: 3- Saul ise müminleri kırıp geçiriyordu. Ev ev dolaşarak, kadın erkek demeden müminleri dışarı sürüklüyor, hapse atıyordu.” ve “Elçiler 9: 1-2- Saul ise Rab'bin öğrencilerine karşı hâlâ tehdit ve ölüm soluyordu. Başkâhine gitti, Şam'daki havralara verilmek üzere mektuplar yazmasını istedi. Orada İsa'nın yolunda yürüyen kadın erkek, kimi bulsa tutuklayıp Yeruşalim'e getirmek niyetindeydi.”)

Salamis'te doğmuş ve Aziz Pavlus gibi aslen Yahudi bir ailenin oğlu olan, Aziz Barnabas’ın da durumu Aziz Pavlus’a benzer… Barnabas, Kudüs'te eğitim gördükten sonra Kıbrıs'a dönmüş ve MS. 45 yılında o da Hıristiyanlığı yaymak için Aziz Pavlus ile birlikte çalışmaya başlamıştır.

Bu faaliyetlerden ötürü Aziz Barnabas, vatandaşları tarafından öldürülüp, cesedi bir bataklığa saklanmıştır. Barnabas'ın öğrencileri olayları izleyip, cesedi bataklıktan alarak Salamis'in batısında bir yeraltı mağarasına gömdüler.

432 yıl sonra Piskopos Anthemios, Barnabas'ın mezarını rüyasında gördüğünü söyleyerek, açılmasını sağladı. Bu keşif sonrasında Piskopos Anthemios, İstanbul'a giderek İmparator Zeno'yu bilgilendirdi ve bu suretle Kıbrıs Kilisesi’nin özerk olmasını sağladı. İmparator, mezarın bulunduğu yerde bir manastır inşa edilmesi için bağışta bulundu. MS. 477'de inşa edilen bu manastır halen Magosa’ya giderken yol üzerinde bulunur ve Dünya’daki mevcut ikona envanterinin en önemli parçaları bu manastırda muhafaza edilmekte ve sergilenmektedir.

1922’de Aziz Barnabas Manastırı’nda görevli Stefano, Haritanos ve Barnaba adındaki üç kardeş papaz kilisenin kapısının sağ kısmında yer alan, Aziz Barnabas’ın ölümünün 432 yıl sonrasını konu alan bir fresk yaptılar. 1976 yılında kadar Aziz Barnabas Kilisesi’nde görevlerini sürdüren bu üç kardeş papaz; süreçte yaşlılık ve hastalık nedenleriyle Güney Kıbrıs’a göç ettiler. Bu kardeş papazların manastırı terk etmesinin ardından Aziz Barnabas Manastırı orijinal hali korunarak ziyarete açıldı.

1991 yılında Eski Eserler ve Müzeler Dairesi tarafından restore edilmeye başlandı. Manastırın çok değerli ikonaların sergilendiği kilise kısmı da restore edildi ve kapsamlı bir ikona müzesine dönüştürüldü. Manastırın avlusunda ayrıca Arkeoloji Müzesi inşa edilmiştir ve bu müzede de çok değerli arkeolojik parçalar sergilenmektedir.

Kıbrıs ile ilgili olarak bir başka husus da Hıristiyanlık Tarihi adına önem arz eden başka dini eserlerin de KKTC topraklarında bulunmasıdır. Aynı şekilde dini arşivin önemli kısmı da KKTC Cumhurbaşkanlığı envanterindedir. (YN: Filiki Eterya ile ilgili araştırmamızda KKTC Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nden çok önemli kaynaklar temin etmiştik.)

Kıbrıs Türkleşme tehlikesinde... Türkleşirse herkes gidecek ama biz kilise olarak gitmeyecek,  burada kalacağız.” Bu sözlerin sahibi Başpiskopos Hrisostomos’un Türk düşmanlığı o kadar had safhada ki; Kıbrıs’ın ilk cumhurbaşkanlığını da yapmış olan ve yüzlerce genç, yaşlı, masum Türkün katline neden olan selefi Başpiskopos Makarios’u aratmamakta…

1964’te Yunanistan ile Türkiye; Kıbrıs’tan ötürü savaşın eşiğindeydiler. Aralık 1963 sonunda ise Kıbrıs’ta,  Rumlar tarafından tarihe “Kanlı Noel” olarak geçen trajik olaylar gerçekleşti. 20 Aralık’ta Türk köylerinde başlayan kıyım “24 Aralık Noel Gecesi ellerindeki silahları Binbaşı Nihat İlhan’ın savunmasız ailesine çeviren Başpiskopos ve Cumhurbaşkanı Makarios’un kışkırttığı “dini bütün Hıristiyanlar” silahlarını binbaşının eşi Mürüvvet, küçücük evlatları Kutsi, Hakan ve Murat’a doğrultular. Bir banyo küvetine sokularak katledilen bu insanların fotoğrafı Türkiye’de büyük bir infial yarattı. 103 köy boşaltıldı toplamda 25 Bin kişi sürgün oldu.

Tarihsel süreçte Kıbrıs’ın üzerinde yaşananlar, aslında paylaşılamayan topraklarının Hristiyanlık Tarihi açısından fevkalade önemli olmasındandır. Çeşitli kaynaklarda, Makarios’un iktidarı süresinde, Kıbrıs’taki mevcut otellerin birçoğunun gizli ya da açık sahibi olduğu bilgisi bulunmaktadır. Makarios’un, dini lider sıfatını kullanarak Türklere karşı şiddeti nasıl körüklediğini de yukarıdaki acı örnekte olduğu gibi hâlâ hafızalardadır. Devrin Rum Patriği Athenagoras tarafından Kıbrıs’a başpiskopos olarak atanmış olan Makarios, servetini korumak için Türklerin tamamını yok etmeyi dahi göze almıştı.

Bir KKTC gazetesinde “Yani bugün Hrisostomos’un “düğün değil bayram değil, bu neyin kafası” diye düşündüren çıkışlarına kızmayalım, zira bu genetik bir özellik… Din adamlarının sevgi dolu olması, hedef kitlesine sabrı, bireylere tahammülü tavsiye ederek hayatın güçlüklerine karşı destek olması gerekirken bırakın bu özellikleri, kışkırtıcı yönleriyle öne çıkmaktalar. Özellikle kutsal kabul edilen dinlerin muhatabı; bir ırk, kavim, coğrafya değil, bütün insanlık olduğuna göre, bir din adamı yaşadığı toplumda huzursuzluğu, hayatını sürdürdüğü bölgede kaosu planlıyorsa orada ciddi sorunlar var demektir.” değerlendirmesi yapılmıştır.

Kıbrıs Rum yönetimi önceki lideri Dimitris Hristofyas’ın Ocak 2011’de yapılan Rum Ulusal Konsey toplantısında; bir süre önce yapılan Apoel-Pınar Karşıyaka basketbol maçında, fanatik Rumlarca yapılan saldırıyı da Türkiye’nin tepkisi üzerine görüştüğü biliniyor. Pınar Karşıyaka takımının oyuncularına ve yöneticilerine karşılaşma esnasında taşlı sopalı saldırı yapılmış ve bu saldırının ardında aşırı ırkçı örgüt; “Ulusal Halk Cephesi(ELAM) olduğu ortaya çıkmıştı. Teşvik edenin ise Kıbrıs Rum Ortodoks Kilisesi Başpiskoposu II. Hrisostomos’un olduğu, bizzat Rum lider Hristofyas tarafından ifade edilmişti.

O tarihte Rum gazetelerinde yer alan haberlere göre Hristofyas; Rum Ulusal Konsey toplantısında, Kıbrıs Rum kesiminde aşırı milliyetçi çizgisiyle tanınan ELAM örgütünün, Başpiskopos Hrisostomos'un tarafından finanse edildiğini de açıkladı. Bu örgüt, aynı zamanda, Kıbrıslı Türklere yapılan saldırıları da organize etmektedir.

Ocak 2011’de çıkan gazetelerin haberlerine göre; Apoel-Pınar basketbol maçında ortaya çıkan olayların gündeme gelmesiyle başlayan tartışmada Demokratik Parti (DİKO) ve Rum Meclisi Başkanı Marios Karoyan da Başpiskopos Hrisostomos'u savunmuşlardır.

Anadolu Ajansı’nın o tarihte çıkmış bu konudaki haberine göre ise; ELAM üyeleri boya tabancalarıyla askeri talimler yaparak bu saldırıya hazırlanmışlar, karşılaşma için gelen Kıbrıslı Türklerin araçlarının tahrip etmişler ve Güney Kıbrıs'ta ikamet eden bir Kıbrıslı Türkü de bıçaklamışlardır.

Böyle bir organize saldırıyı ve hazırlıkları Rum polis ya da istihbarat elemanları tarafından fark edilmemiş olması da mümkün değildir. Bu işin arkasında finansman ve moral destek olarak Başpiskopos Hrisostomos’un olması ve bu desteğin farkına varılmaması mümkün değildir. Irkçı ELAM ile Kıbrıs Kilisesi’nin maddi manevi bağı çok gizli ilişkiler değildir.

11 Ağustos 2013 Pazar

SEN’SİZ…


Bugün Sen’i sordum

Benim gibi Sen’sizlere

Benim gibi Sen’i özleyenlere sordum Sen’i...

Sahilde tek başına yürüyenlere de

Bir uçurtmanın ipine dalgın dalgın bakanlara da

Eşiğine gönül deryalarını dökenlere de

Sen’i sordum bugün o gezemediğimiz sahilde…

Yeknesak adımlar atarken dalgın dalgın

İçinde Sen dışında bendim orada olan

Bir uçtan diğerine arşınlarken yolu

Birden kırık dökük mısralar geldi aklıma

Ama dalgalar gibi vurarak kayboldular

Kelimeleri tutamadığıma çok üzüldüm

İçinde sevda türküleriyle denize düştüler

Ve rüzgâr mavi bulutları yırtarken yine daldım

Her fırsatta seni andığımı anımsayarak

Kendime sıkıca sarıldım ve yürüdüm,

Gezemediğimiz o sahilde yine Sen’siz



Bojidar Çipof
9 Nisan 2013 

21 Temmuz 2013 Pazar

ŞİİR: KALBİM KİMDE EMANETTİ? (BOJİDAR ÇİPOF)



Yalnızlıklar düşmüş sokaklarda
Kalbimin ritmik atışları gibi adımlarla
Gece içimi ateş gibi dağlarken
Aklımda bir isyanla yürümekteyim…

Korkuyorum bu sessizlik hücremde
Ya yolu kaybettim ya da ben kayboldum!
Etraf mı zifir, yoksa ruhum mu? 
Zira artık tamamen karanlıklardayım…

İçimde bir yandan seni çiziyorum
Siyaha boyanmış bir tuval gibi çıkıyor cismin…
Sanki yaşanılmamış gibi hatıralarda da yoksun
Bilen var mı, kalbim kimde emanetti?

Hayaller kaybolurken duygusallığım da agresifleşti
Şarkılara bile küstüm, dudaklarım da hissiz
Sorular ve alınamayan cevaplarla dolu bu yaşamda
Çok sesli yalnızlık bu olsa gerek…

Peki, ilmek, ilmek işlediğim sevdam kimeydi?
Gökyüzüne yazdığım mektupları gören var mı?
Aynı gökyüzü altında değil miyiz seninle?
Kime sormalıyım içimdeki çokça soruyu?

Aşk sessiz, sevgi dilsiz de olsa yaşamak gerek
Dibe vurmuş hüzünlerden sıyrılma vaktidir
Ancak yanıtlayabilirseniz son bir sorum var
Kalbim kimde emanetti bilen var mı?

Bojidar Çipof
21 Temmuz 2013