20 Temmuz 2014 Pazar

TELAFİ



Yazar;  “telafi” denen bir kavrama pozitif bakmamakta ve adı “telafi” olan bir olgunun; kaybedilen bir edinimin yerini kesinlikle doldurmadığına inanmaktadır.

Telafi”; salt insanlara mahsus olan bir kavram elbette değildir. Doğa da kimi zaman bize bahşettiklerini yitirmemize sebep olur. Bu tür kayıpların yerine gelen edinimlerle, oluşumlara da “telafi” denmemelidir.

Doğa vericidir, onarıcıdır ve sevecendir. Tabiat; var olan kayıpları nevine göre belli bir süreçte onarır yerine yenilerini koyar. Bu yerine konmanın gerçek tanımı bizce “devinim” olmalıdır. Bu açılımın yapılma nedeni: Yazarın da katıldığı şekilde bir kaybın yerine gelen bir olgunun adına “telafi” denmemesidir.

Doğanın var ettiği biyolojik yetilerle donanmış insan bedeni de kendi kendini tamir etme yetisine sahiptir. Buna da “telafi” demek ne kadar doğru olabilir? Bir kesiğin, yaranın cerrahi/tıbbi müdahale olmadan da bir süre içinde kendini onarması insan bedeninin yapısında olan bir yetidir. Halk dili ile “yaranın iyileşmesi/geçmesi” şeklinde ifade edilmekte olan bu yetiye “elimin yarası telafi oldu” dendiğini duydunuz mu?

Aslında yukarıda yazılanlar böyle iki üç tümce ile ortaya konulabilecek ve gerçeksel bir tespiti yapılabilecek hususlar değildir. Bu yazımızın ana konusu “insan” ve onun maddi ve manevi anlamda kaybettiklerine yapılan “telafi” tanımlaması ya da kavramı üzerinedir.

İnsanlar; yaşam sürecinde hatalarının, yanılgılarının bedelini çok acı öderler. Yaşam; bilerek isteyerek ya da bilmeden, istenmeden yapılan “hata”ların ve “kayıp”ların telafisi ile süregelir. Bu çok zaman bir kısır döngü şeklinde zuhur eder. Yazımızın içeriğinde çokça kavramla bir kargaşa yaratmamak için; bir kaybı yerine getirme adına yapılan işlemleri/eylemleri tek bir kelime ile tanımlayalım mı?

Hata.”

Hatalar, o kadar çok geniş bir çeşitlilik arz ederler ki bazen şaşakalınır. Maddi anlamda ele alındığında; işimizdeki yanlış bir hamle, borsada atılan yanlış bir adım, bir ürünle ilgili olarak üretim ya da alım satım aşamasında yapılan bir yanlışlık sonucunda tepetaklak gitmek pekâlâ mümkündür. Bu tümceyi geriye doğru bir kez daha okursak ve orada farklı hususlarla yapılan tanımlar sadece birer “hata”dır. “Her hatanın bir telafisi vardır” şeklindeki dillere pelesenktir olmuş bu söylemi çok iyi biliriz…

Ne yapılırsa yapılsın ortada bir “kayıp” söz konusuyken ve bu kez atılan doğru bir adımla ortaya çıkan kazanç; hata sahibine bir getiri sağlamak, tekrar maddi bir refah getirmekle birlikte o “hata” sonucunda “yiten”in tam karşılığı olamaz. Zira o “hata” ile “yiten” ya da “kaybedilen” bir değer için harcanan emek/zaman yine eylemsel olarak ortaya karlılık getirseydi, bu başka bir “kazanç” olmayacak mıydı?

Pekâlâ, bunun yani yeni zaman/emek eyleminin “kâr” getirmeyen kaybının “telafisi” nedir? Bu eylemden hak edilen getiri; neden bir önceki işlemin kârlılığına sayıldı? Burada aslında daha birçok soru şeklinde negatif görüş ortaya konulabilir ama bu kadar sanırız ki yeter!

Bu noktada şunu tekrar vurgulamak gerekir: Yazar; hiçbir zaman “telafi” kavramının gerçekten “yiten” bir getiriyi geri getirdiği inancında değildir. “Kayıp”; kaybedilmeseydi elde edilecek menfaat zaten sahibinindi. Ve aynı bağlamda; kaybı geri getirmek için sarf edilen emek/zaman yine kâr sağlama adına yapılsaydı; telafi edilmek istenen “yitiğin” üstüne katlanacak ve ortada iki katı bir getiri olacaktı. “Zararın telafisi” tanımıyla ortaya konulan emek ve sarf edilen zamanla sağlanan “nema” zaten emek/zamanla adı “kâr” olacak bir başka getiri şeklinde olacaktı. Buna; bir yitiğin telafisi tanımı yapmak şu şekilde pozitifsel bir bakış olabilir mi? “Çok çalıştım ve gerçekten kaybımı telafi ettim.” Sizce bu doğru bir tespit mi? Bu şekilde; büyük bir çaba sonucunda, sarf ettiğin emek/zamanla bir geçmiş hatanı “telafi” ettin. Çok güzel! Ama bunu (zararı karşılama) sağlama adına giden emek/zamanını nasıl “telafi” edeceksin?”

Buna biraz daha devam edersek anlıyoruz ki sadece “tekerleme” yapmış olacağız.  Zira aynı söylemi yaklaşık aynı cümlelerle tekrar ediyoruz…

Kayıp; kayıptır!

Giden; gitmiştir!

32 sene sanayicilikten sonra kendini bu işten emekli eden ve realist bakış açısına sahip yazar, yaşanmışlıklarının da katkısıyla ve yine tekrar gibi olmakla birlikte şu görüşünde ısrar etmektedir: “Telafi” denen bir kavram yoktur ve olamaz!

Hele zamanın telafisi kesinlikle mümkün değildir!

Yazarın bu bakış açısından yola çıkarak ve yukarıda salt maddi “kayıp”lar ve bunların “telafi”si şeklinde ortaya konmuş olan ve yine yazara göre adı sadece “hata” olan eylemlerin üzerinde dönüp durduğumuz cümle ve tümceleri; bu kez manevi açıdan biraz düşünün!

Ya da manevi tanımlamasını da bir kenara bırakın ve şu soruları kendinize sorun:

Mutlaka var olan ya da bir zaman diliminde olmuş olan, adına ne derseniz deyin, gönül işleriniz, sevgi pınarınız, aşk yaşamınız (ve diğerleri) sizden ya da karşı taraftan oluşan bir hata sonucunda yitmişse bunun telafisi var mıdır?

Bu tamamen kişiye bağlıdır ve bir şekilde bunu “telafi” etmeye niyetiniz varsa ya da “telafi” ettiyseniz, Amerikan mahkemelerinde olduğu gibi şu cümleyi anımsayalım:

Jüri bunu dikkate almasın”… Çünkü buradakiler yazarın (bence) görüşleridir.

“Sizce” düşünmek hakkınızdır ve bu bağlamda; “Telafi” ettiğiniz bir husus varsa ve bu her neyse ve bundan eğer mutluysanız,  yazarın tavsiyesi;  bu yazıyı “yok sayınız”...

Size “mutlu bir yaşam dileğiyle”...


Bojidar Çipof

11 Aralık 2010  



BEN SENİ KAYBEDEMEM


Kalbimde sevgine mekân açtım
Tenimde kokuna yer ayırdım
Her gittiğim yerde ol diye
Dağlara, taşlara resmini kazıdım
Kendine benim gözümle bak sevdiğim
Ben seni kaybedemem…

Bir merhaba ve bir hoşça kal arası değil bu
Başlayıp bitmeyen heceler de yok artık
Sana sevdam gibi mısralar da akıyor
Zihnimin ördüğü parmaklıklar ise kalktı
Tutsaklığım sanadır sadece sevdiğim
Ben seni kaybedemem…

Bojidar Çipof 
15 Temmuz 2014 


19 Temmuz 2014 Cumartesi

GÖLÜN KENARINDAKİ ADAM (1) Bojidar Çipof

  
O gece adam uyuyamadı! Ne yaptıysa gözüne uyku girmedi. Yatağını mı sevmemişti ki? Zira üç yıldızlı bir şehir otelinde bulabildiği tek odaya yorgunluktan bitap bir halde serilmişti. Başını yastığa koyar koymaz mışıl mışıl uyuyacağına emindi ama öyle olmamıştı. Evet, kendini yorgunluktan ve düşünceden bitap bir şekilde yatağa atmış ve kimi otellerin odalarında bulunan o siyah özel perdeyi de çekmemiş ve gün ışığı ile uyanmayı yeğlemişti.

Ama öyle olmadı! Arka sokağa bakan odanın içine sadece sokak lambasının ölü ışığı vurmaktaydı ve arada miyavlayan kediler ile uzaktan havlayan köpeklerin sesleri mi uyumamasına nedendi? Değildi elbette! Yaşadığı evin çevresinden de odasına bu tür sesler gelir ama bunlar onun uyumasına engel olmazdı. Kendi kendine “Yatak, evet yatak!” dedi bir an için ama yatak da o kalitede bir otele göre çok iyi ve fazlasıyla yumuşaktı. Yeni yıkanmış yatak örtüsü mis gibi kokuyordu ve kaliteli bir ürün olsa ki yumuşacıktı.

Bunlar sebep değildi uyumamasına... O kafasına takılan sorularla boğuştuğu için bir türlü uyuyamamıştı.

Neydi bu sorular? Çok fazlaydı ve içinden dahi bunları telaffuz etmeye niyetli değildi. Bir ara kalkıp camdaki siyah örtüyü kapatmaya niyetlendi onu da yapamadı. Hani şu bazı sabahlar, uyanırsınız ama aslında tek gözle ya da “Kızılderili Uykusu” derler ya öyle bir şekilde iken tuvalete gitmeye niyetlenirsiniz ama o tek hamleyi bir türlü yapmaz ve yatakta bedeninize gerekli ivmeyi bir türlü sağlayamazsınız ya... İşte aynen bu şekilde, kaç kez siyah örtüyü kapamak için zihinsel hamleyi yaptı ama bedeni buna tepki vermedi ve kalkamadı.

Uzun bir süre sırtüstü yatmış ve ellerini iki yanına askeri esas duruş gibi tutarak öylece hareketsiz durmuştu. Bu esnada ona; derinden gelen nefes sesleri ve kalbinden duyduğunu sandığı atışlar yarenlik ediyordu. Kaç kez; o içeri süzülen cılız ışığın yardımıyla, kolundaki saate baktığını da anımsamıyordu. Saatinin kenarına basarak açılan ışığına da aynı siyah örtüde olduğu gibi diğer eliyle bir türlü basamadığını fark etti.

Bedeni eylemsizdi...

Tümden paralize olmuştu adeta... Nötr bir durumda, sırtüstü, evinden yüzlerce kilometre uzakta, bir şehir otelinde, öylesine duran, kalakalmış bir adamdı. Neden böyle olduğunu, niçin böyle tepkisiz kalakaldığını dahi anlayamamaktaydı ya da anlamamaya çalışıyordu!

Neden buradaydı peki?

Bu şehirde ne işi vardı?

Evinden yüzlerce kilometre uzağa, neyi aramak adına sürüklenmişti?

Sorular, sorular, sorular...

Ama soruların içi boştu ya da özellikle içlerini doldurmuyordu.

O; öylesine kalakalmış sırtüstü uzanmış bir adamdı sadece o anda…

Buna sevindi!

Gerçekten de sevindi!

Zira uykuya dalamamak dışında hiçbir şey hissetmemek de gerçekten güzeldi. Yarın ya da artık yarına girmiş olduğu için o gün, dönüş yolunda da aynı tepkisizliği yaşayabilecek miyim diye düşünmemeye çalıştı. Yaşam ona ne olacaksa yaşayarak görmesini çok iyi öğretmişti. Dönüş yoluna çıktığı zaman neler hissedeceğini ya da hissetmeyeceğini de aynı bağlamda yaşayarak öğrenecekti.

Kuşluk vaktinin yaklaştığını fark etti. Gece; gündüzü öpmeye hazırdı. “Ben onu öpemedim.” diye bir anlık bir anımsama spot olarak geldi ve geçti. “Düşünmeyeceğim.” dedi kendi kendine. Nerden de kafasına takılırdı bu tür ayrıntılar ki? “Yine bir yerlerden vurdu işte bana.” Dedi ve şu cümleyi kurdu:

Gecenin, gündüzü öptüğü an...”

Farkında olmadan gülümsedi. “Güzel tanım...” dedi...

Gün içeri girmeye başladı... Uyuyamamıştı ve uzun bir araba yolculuğu kendisini bekliyordu. Huyunu da iyi bilirdi ve yolda kısa molalar dışında sürekli araç süreceğini de çok iyi biliyordu. Olsun ne olacaktı ki? Uyuyamamıştı ama bedenini dinlendirmişti. Bedenini; salt dönüş yolculuğuna değil, düşünmemeye de yöneltmişti ve esas önemli edinim de buydu.

Kendi şehrine döndüğünde zaten rutin işlerin yoğun temposu adamı boksörden dayak yemekten beter ettiğinden; öylesine hissiz, uyuşmuş bir süreç yaşayacaktı.

Yavaş yavaş yolda yürüyen insanların ayak seslerine arka sokağın kadar ulaşan araba sesleri de karışmaya başlamıştı... Ve o hamleyi artık yaptı! Beyni bedenine “Kalk” komutunu nihayet verebildi ve yatakta doğruldu. Bir robotmuşçasına banyoya doğru gitti, nasıl yıkandı, nasıl kurulandı bunları dahi fark etmedi. Otelin hâlâ uyuklayan resepsiyon elemanından hesabını istedi. Eleman ona her müşteriye yaptığı gibi rutin olarak kahvaltı salonunu tarif etti. Kahvaltı yapmayacaktı, buna gerek yoktu. Eleman adamın yüzünü beğenmemiş olsa ki yardımcı olmak adına ona kahvaltı yapması için ısrar etti. O; gösterilen alâkaya teşekkür ederek, kahvaltı yapmak istemediğini yineledi ve hesabını kapatmakta ısrar etti.

Yola çıkarken gece açık bıraktığı cep telefonunu kapattı. Kimseyle iletişim istemiyordu! Uzun bir yolda, uzun saatler yalnızlığıyla baş başa kalmayı yeğlemişti. Dönüş yoluna çıktığında aslında çok da zinde olduğunu anladı. Uykusuzluk ona pozitif olarak yansımış gibiydi. Bir ara geldiği şehre girmeden önceki tepede biraz sabah havası alsam mı diye düşündü ama o da uykusuz gecede oluşan bir spot gibi geldi geçti. Onu bir otel odasında öylesine yatıran sebep her neyse düşünülmemesi gerekiyordu ve o da düşünmeye mahal vermemek durumundaydı. Bu bağlamda; ayrılırken o şehre dönüp bakmaması daha olumlu bir davranıştı. Öyle de yaptı! Adam kendine dönüş yolundayım dahi demedi. Öze dönmeye doğru arabasının kontağını çevirdi.

O zaten oraya hiç gitmemişti ki...


19 Aralık 2010


(Devam edecek)

4 Temmuz 2014 Cuma

OSMANLI’DA ve CUMHURİYET’TE KÖLE BİR SEKTÖR: KÖMÜR MADENCİLERİ ve ZORLA MÜKELLEFİYET

Bu makale ilk olarak 2023 Dergisi Haziran 2014 sayısında yayınlanmıştır. Soma Faciası ile ilgili davanın 11 Temmuz 2018’de sonuçlanması vesilesiyle konuyu dikkatinize sunuyoruz.  

Türkiye 13 Mayıs 2014’de, Manisa’nın Soma İlçesi’nde yaşanan büyük bir facia ile sarsıldı ve tarihimizdeki bu en büyük maden faciasında 301 madencimizi kaybettik. Maalesef yeterli tedbirler alınmadığından madenciliğin var oluşundan bu yana böyle trajediler yaşanmaktadır! Peki, bu insanlar neden bile bile böylesine tehlikeli bir iş kolunda çalışıyorlar? Madencilik yapılan bölgeler genelde tarıma elverişli olmuyor ve iş imkânları kısıtlı. İş imkânlarının azlığı yaşamak/geçinmek zorunda olan insanları madenlerde çalışmaya mecbur ediyor! 

Bu yazımızda; hadisenin iş güvenliği ile olan kısmını irdelemeyeceğiz, bölgede başka iş seçme imkânı olmadığından zorunlu olarak çalışan madencilerin hem Osmanlı hem de Cumhuriyet dönemlerinde “kanun” emriyle ve nasıl “zorla” çalıştırıldıklarını göz önüne sereceğiz! Çünkü günümüzde ekonomik açıdan “zorunlu” olarak madenlerde çalışan bu emekçiler, Osmanlı döneminde Dilaver Paşa Nizamnamesi ile Atatürk’ün vefatının ardından ise İnönü Hükümetlerinin arka arkaya çıkardığı birtakım kanunlarla “köle” gibi madenlerde çalıştırılmışlardır.

Dilaver Paşa Nizamnamesi (1867)

Hâdisenin 1867’den daha eskiye giderek arka boyutuna bakıldığında; Zonguldak ve havalisindeki kömür çıkarım faaliyetlerinin 1848’li yıllarda başladığı bilinmektedir. Osmanlı döneminde, bazı iş kollarında kömür kullanılmaya başlanması ve buharlı savaş ile ticaret gemilerinin devreye girmesiyle birlikte, genel olarak ısıtma malzemesi olan kömür; stratejik öneme sahip bir ürün oldu.

O gün koşullarında feodal sisteme bağlı bir çerçeve içinde yapılan tarımın bölgeye fazla bir ekonomik getirisi olmamaktaydı. Diğer bölgelere nispeten bu havzalarda verimsiz olan tarım alanları, işsizliğin de bir faktörüydü. Bugün hâlâ olumsuz ve sağlık ile can güvenliği bulunmayan şartlarda yapılan madenciliğin, 18. yüzyıl koşullarında, sağlık ile can güvenliği açısından ne kadar olumsuz olabileceğini de düşünmeliyiz…

Bölgedeki işsizliğe rağmen o dönemde madenlerde çalışacak işgücü bulunamıyordu. Osmanlı Devleti bu sorunu madenlerde “İş Mükellefiyeti” uygulamaları ile çözmeye çalışmıştır. İnsanların adeta silâh zoruyla- can güvenliğinin bulunmadığı ve sağlık koşullarının elverişsiz olduğu madenlerde çalışma zorunluluğu uygulaması da böylece başladı...

Maden Nazırı Dilaver Paşa’nın 1867 tarihli Nizamnamesi ile Ereğli Sancağı’nda yaşayan 14 ilçe halkından, 13-50 yaşları arasındaki hasta ve sakat olmayan erkekler için altışar ay zorunlu çalışma yükümlülüğü getirildi. Nizamname’nin 21. maddesi gereği günde 10 saat çalışmanın karşılığı ise komik bir yevmiyeydi ve bu komik yevmiyeli işi kabul etmemek gibi bir durum ise asla söz konusu değildi.

Dönem itibariyle Anadolu’nun çeşitli kesimlerinde zaten uygulanmakta olan, karşılığı alınamayan zorunlu (angarya) çalışma; Dilaver Paşa Nizamnamesi ile resmî bir mahiyet kazanmış oldu ve 1923 yılına kadar farklı şekillerde devam etti. 1. İş Mükellefiyeti olarak tanımlanan bu durum, 1923’te seferberliğin kaldırılmasına kadar sürmüştür.

Zorla çalıştırmaya tepki veren köylüler maden ocaklarından firar etmeye başladılar. Bu kez de Bahriye Nezareti mükellef olan işçileri askere almak sûretiyle ve asker statüsünde zorla çalıştırdı! Zaten mükellefiyet kaçaklarının yakalandıklarındaki akıbeti o kadar vahimdi ki askere alınarak çalışmaya devam edenler hayli şanslıydılar. 

2. İş Mükellefiyeti

İsmet İnönü Hükümeti’nin 1940’ta çıkarttığı “Milli Koruma Kanunu” ile birlikte “2. İş Mükellefiyeti” süreci başlamıştır. Bu sürece gelinceye kadar geçen sürecin arka planını da kısaca ele alalım…

1939’un Eylül ayında Almanya’nın Polonya’yı işgali ile başlayan süreçte; kısa bir sürede İngiltere ve Fransa’nın da olaya katılmasıyla 2. Dünya Savaşı başladı. Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünün ardından henüz bir sene geçmemiş iken yanı başımızda, Avrupa’yı saran bu savaş; Türkiye için başta ekonomik koşullar olmak üzere zor bir dönemin başlangıcıydı. Türkiye bu savaşa girmedi ama ekonomik olarak içinde bulunduğu durum açısından, kısmî olarak seferberlik uygulamasına geçildi ve böylece yokluklarla dolu, gıda malzemelerinin karne ile alınabildiği zor bir dönem başladı…

Türkiye belki savaşa girmemiştir ama etkilerini ciddi biçimde yaşamıştır. Örneğin; 1938-1945 arasında gayri safi milli hasılada %27 gerileme oldu. Yüksek fiyat artışları sonucunda, ücretler 1945'te, 1938 yılına oranla %54 geriledi.

İsmet İnönü bu zor dönemi yönetmek için, 7 Haziran 1939 tarihinde 3634 Sayılı “Millî Müdafaa Mükellefiyeti Kanunu”nu Meclisten geçirdi ve kanun 16 Haziran 1939’da Resmi Gazete’de de yayınlanarak yürürlüğe girdi. Bu kanun ile tasarlanan; Türkiye ve çevresindeki değişken olaylar sebebiyle, sürekli olarak kanun ve kararnameler çıkarılmasının önüne geçmekti ve gerektiğinde hükümetin elini hafifletmek maksadını da taşımaktaydı.  Bu kanun o gün açısından Türkiye’nin iktisat politikasının en önemli dayanağı olmuştur denebilir. [1]

Bu geniş kapsamlar çerçevesinde Hükümete başta sanayi ve madencilik olmak üzere ne kadar üretim yapılacağını belirleme hakkı da verilmişti ve tüm işletmeler bu hususta hükümetle işbirliği yapmak zorundaydılar. Hatta devlet gerektiğinde özel işletmelere el koyma hakkına da sahipti.

Kanunun 9. Maddesi ile özel ya da kamuya ait sanayi ve maden işletmelerine ücretli işçi bulma hakkı da Devlete verilmiştir. Bu bir anlamda Devletin kendi belirleyeceği yerde ve belirleyeceği ücretle kişileri “zorunlu çalıştırma” hakkını elde etmesidir.

(Madde 9: Milli müdafaa mükellefiyetleri, millî müdafaa mükellefiyeti komisyonları vasıtası ile tatbik olunur.

Eğer bir mahalde Milli Müdafaa mükellefiyeti komisyonu bulunmaz veyahud bir mükellefiyetin acele tatbıkına zaruret hâsıl olup ta usulü dairesinde komisyona müracaata imkân bulunmazsa mükellefiyet doğrudan doğruya ciheti askeriyece tatbik olunabilir.

Her türlü teslimler askeri makamlarca tayin olunacak tesellüm heyetlerine makbuz mukabilinde yapılır. Bu makbuzların ziri ayrıca milli müdafaa mükellefiyeti komisyonları tarafından tasdik olunarak alâkalıya verilir.)

Kanunun 10. Maddesi’ne göre ise işçiler ve örneğin mühendisler gibi diğer tüm personel geçerli bir mazeret ve bu mazerete bağlı alınmış izin olmaksızın işyerini terk edemeyecekler ve işten ayrılamayacaklardı ki bu da özgürlüğün kısıtlanmasıydı.

(Madde 10: Tesellüm heyetlerinin kurulma tarzı nizamname ile tesbit olunur.
Millî müdafaa mükellefiyeti komisyonları, istenilen şeyi mevcud olan ve olmayan mükellef ahali üzerine tarh ve terzi eder. Bu tevziin her kese ayırtsız ve fakat mev­udlarına göre bir nisbet dâhilinde yapılması lazımdır.

Mükelleflerin gaybubeti halinde komisyonlar bu gibilere aid hisselerin ne suretle istifası lâzım geleceğini kararlaştırarak halin icab ettirdiği bütün tedbirleri alır.)

1939 Tarihli Millî Müdafaa Mükellefiyeti Kanunu’nun ardından, İktisat Vekili Hüsnü Çakır’ın, hazırladığı “İktisadi Müdafaa Kanunu Tasarısı” bu yoldaki ilk adımdır. 26 Aralık 1939’da, Başbakan Refik Saydam, “Milli İktisadı Korunma Kanun Projesi”ni CHP Grup Başkanlığı’na sundu fakat bu proje yeterli görülmedi. Recep Peker’in başkanlığında kurulan yeni bir komisyon tarafından 70 maddelik yeni bir tasarı hazırlandı ve 18 Ocak 1940’ta kabul edilerek adı “Milli Korunma Kanunu” oldu. [2]

Millî Korunma Kanunu’nun 1. Maddesi kanunu şöyle tanımlamaktadır:

Fevkalade hallerde Devletin bünyesini İktisat ve Milli müdafaa bakımından takviye maksadıyla İcra Vekilleri Heyetince, bu kanunda gösterilen şekil ve şartlar dairesinde vazife ve salahiyetler verilmiştir.” [3] 

Bir önceki Millî Müdafaa Mükellefiyeti Kanunu gibi dönemin ekonomisi sebebiyle çıkartılmış olan ve Hükûmete fiyatları saptamada, ürünlere el koymada, hatta zorunlu çalışma yükümlülüğü getirmede sınırsız yetkiler vermiş olan bu yeni kanun; özel sektöre ve bireylerin kişilik haklarına dahi Devlet müdahalelerine meşruiyet kazandırmıştır. 

Millî Korunma Kanunu’nun 6.maddesinde yer alan “Halk ve Millî Müdafaa ihtiyaçlarını temine matuf bilumum ticari ve sınai muameleleri ifa etmek ve Hükümet tarafından bu kanundaki salahiyetler dairesinde verilecek diğer işleri görmek üzere İcra Vekilleri Heyeti kararıyla hükmi şahsiyeti haiz müesseseler ihdas olunabilir” hükmü ise fevkalâde olumludur. Çünkü “Et ve Balık Kurumu” ile “Petrol Ofisi” gibi kamu işletmelerinin kurulmasına kanunun bu maddesi neden olmuştur.

Milli Korunma Kanunu’nun ardından İnönü Hükûmeti “Ücretli İş Mükellefiyeti” adlı bir başka kanun daha çıkardı. Osmanlı döneminden sonra “2. İş Mükellefiyeti” olarak da tanımlanan bu uygulama ile Zonguldak ve civar maden havzalarında; insan yaşamı ve onuru hiçe sayılarak ve açıkça kölelik koşullarında insanlar zorla çalıştırılmaya başlandılar.

Yasayı “İş Mükellefiyeti Takip Müdürlüğü” uygulamaktaydı. Çalışacak işçileri tespit etmek bu müdürlüğün görev kapsamındaydı. Bölge halkı nüfus memurlukları vasıtasıyla askere çağırılır gibi madenlere çağrılıyor, mükellefiyet davetine uyulmadığı hallerde ise jandarma devreye giriyor ve “askeri zorlama” usulü ile şahısları maden ocaklarına teslim ediyordu. Pranga ve dayakla, zorla çalıştırılan bu kaçaklar için askeri bir tümen de kurulmuştur.

Mükellefiyet Kanunu sadece kömür ocaklarındaki işçilere iş mükellefiyeti ihdas etmemiş, Bakanlar Kurulu kararlarıyla daha birçok başka iş hususunda da mükellefiyetler yaratmıştır. Bu uygulama, salt Zonguldak Bölge­si’nin değil, tüm Türkiye emek tarihinin, belki de tüm Türkiye toplumsal tarihinin en önemli olgularından biridir.

İş mükellefiyetini “zorla” ya da “zorunlu” çalıştırma" olarak algılamalıyız. Bir bireyin, bir yandan hiçbir hukuksal ceza almadan öte yandan bu kişinin rızası da olmadan mecbur bırakıldığı, adeta kölelik sayılabilecek bir durumdur da denebilir!

Bu tür zorla çalıştırmalar Uluslararası Çalışma Örgütü'nün 1930 tarihli ve 29 numaralı “Cebri veya Mecburi Çalıştırmaya İlişkin Sözleşmesi” başta olmak üzere birçok uluslararası insan hakları belgesinde ele alınmıştır. [3]

İş Mükellefiyeti ile zorla çalıştırılan işçiler kendi rızaları dışında ve zamanlarda çalıştırılırken, son derecede düşük ücretler ile uzun çalışma sürelerine maruz bırakılmışlar, ciddi sağlık sorunlarıyla ve bunun sonuçlarıyla karşı karşıya kalmışlardır. Zonguldak'ta, genç yaşta veremden ölen şairler Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu'nun yaşamlarını öyküleyen (Aynı zamanda; Yılmaz Erdoğan'ın da filmi) "Kelebeğin Rüyası" mükellefiyet döneminde zorla kömür madenlerinde çalıştırılan insanları yansıtmaktadır.

Hasta, sakat demeden jandarma dipçiğiyle iş yerlerine sürüldüğü belirtilen bu işçilerin kaçmaları durumunda, bunları yakalamak için Tahkimat Komutanlığı'nın emrinde özel jandarma ekipleri de oluşturulmuştu. Mükellefiyet döneminde kömür madeninden kurtulabilmek için bazı kişilerin elini ayağını kestiği rivayet edilmektedir.

Mustafa Kemal Atatürk'ün 10 Kasım 1938'de vefatı ardından naaşını İstanbul'dan İzmit'e taşıyan Yavuz Zırhlısı'nda askerlik yapan ve Ata’nın naaşı başında nöbet tutan 12 askerden biri olan 99 yaşındaki Şaban Kalmaz, askerliğinin ardından Ereğli'de mükellefiyet döneminde zorla kömür madenlerinde çalıştırılanlardan sadece biridir…

Şaban Kalmaz; Şubat 2013’de Anadolu Ajansı muhabirine verdiği bir röportajda; mükellefiyet yıllarında sokakta başıboş gezmenin imkânı olmadığını, boşta gezdiği tespit edilen herkesin jandarma tarafından hemen yakalanarak zorla kömür madenlerinde çalıştırıldığını söylemiştir. Ata’nın naaşı başında nöbet tutan 12 askerden biri olmasının, zorla madende çalıştırılmasında hiçbir pozitif etkisinin olmadığını ve jandarma marifetiyle madenlerde nasıl çalıştırıldığını anlatan Şaban Kalmaz A.A. röportajında şunları da söylemiştir:

“İki üç ay ocakta durmadan çalıştığımız oluyordu. Kolu, bacağı yok demeden, işe yarasın yaramasın, herkesi zorla ocağa soktular. Askerlikten geldikten sonra direkt ocağa aldılar beni. Madenler o zaman çok kalabalıktı, insanlar karınca gibiydi. Jandarma, mükellef kaçaklarını yakaladığında dövüyordu. Annen baban ölsün köyüne gelmenin imkânı yok, yollamıyorlardı. İzin alman mümkün değil. Jandarmaya emir vermişler, sopa dersen çok bol, kımıldatmıyorlar seni. Böyle günler geçirdik, şimdi hükümet pamuk gibi o zamanların hükümeti böyle miydi? Süvariler at üzerinde köylerde dolaşıyorlardı. (…) Savaş yıllarıydı. Asker topluyordu milleti. Kaçmanın imkânı yoktu. İl dışından bile insanlar geliyordu. Mükelleflik kalkınca insanlar rahat etti, yaşlı olanları emekli ettiler.”

Bu süreçte; başka illerden devlete borcunu ödeyemeyen, vergisini veremeyenler de mükellefiyete tabi tutuldular. Madenlerde şartlar çok ağır, ücretler düşüktü ve çok kötü muamele vardı. Çalışmak istemeyenleri yakalamak için Jandarmalar evlere baskınlar düzenleyerek sanki esir kovalar gibi kaçak işçilerin peşine düşmekteydi. Yakalananlar ayaklarına prangalar takılmak suretiyle tekrar madenlere gönderiliyorlardı.

1948’e  gelindiğinde, Ereğli havzasında 25-30 bin çalışan işçiden sadece 5 bini rızayla işçilik yapmaktaydı. Geri kalanlar ise Mükellefiyetle zorla çalıştırılan işçilerdi. Çoğu Karadenizli olan ve nöbetleşe madene çağrılan Mükellef işçi sayısı (havuzu) 60 bin kadardı. Bir olumlu hareket ise çalışma sürelerinin askerlikten sayılmasıydı.

O dönemde havzada çalışan Turgut Edingü, “Kömür Havzasında İlk Grev” (1976) adlı kitabında, köylülerin gruplar halinde nasıl jandarma eziyetiyle evlerinden alındığını ve 1.5 ay süreyle nöbetleşe, zor şartlarda madenlerde çalıştırıldıklarını, havzanın silahlı, özel üniformalı bir Kömür Alayı bulunduğunu ve yılda ortalama 100 işçinin madende hayatını kaybettiğini yazmaktadır.

1946’da Türkiye’de çok partili seçim yapılıp, 1950’de DP iktidara gelince oluşan özgürlük havası ile birlikte aynı yıl 2. Mükellefiyetlik kaldırıldı. Ardından yıllarca ezilen, köle muamelesi gören bu insanların hak arama arayışları, direnişler, yürüyüşler yapılmaya başlayınca Ankara tedirgin oldu ve mükellefiyeti kaldıran DP bu kez olağanüstü baskılar yapmaya başladı. 1970’in ortalarına kadar maden sahalarında fotoğraf çekmek dahi yasaktı. Madenlerle ilgili yazılar ise devlet sırrını açığa vurmak suçundan soruşturmaya uğruyordu.

Ne enteresandır ki Mükellefiyet yıllarında maden ocaklarına girmek istemeyen yöre insanı, günümüzde ekonomik koşulların kötülüğünden ve iş imkânlarının azlığından ötürü bu madenlerde çok kötü koşullarda, canını hiçe sayarak çalışabilmek için her şeyi göze alıyor. 1940’lı yıllarda zorla çalıştırılan madenciler, bugün madenlerde iş bulabilmek için sırada bekliyor.

1940’lı yıllarda devlet eliyle KÖLE olanlar, bu gün EKONOMİK açıdan köledirler.

13 Mayıs 2014’deki facianın ardından kurtulan bir madencinin söylediği şu sözler aslında bir çığlıktır/feryattır.

Borcum var, kredi çektim. Yine madene inmeye mecburum…”



--------------------------------
[1] Düstur; Tertip:3 Cilt: 20 Sayfa: 512

[2] Kabul tarihi: 18.1.1940 - Resmi Gazete: 26.1.1940, Sayı: 4417. Çeşitli tarihlerde değişikliklere uğrayan bu yasa; Demokrat Parti’nin iktidar döneminde de uygulandı. Bakanlar Kurulu’nun 16.9.1960 tarihli ve 5/322 sayılı kararnamesiyle ise yürürlükten kaldırıldı. Resmi Gazete: 16.9.1960, Sayı: 10605

[3] Düstur; Milli Korunma Kanunu, 26.1.1940, Tertip: 3, Cilt: 21, Sayfa: 274

[4] Uluslararası Çalışma Örgütü'nün bu söz­leşmesi Türkiye tarafından 1998 yılında onaylandı. Uluslararası Çalışma Örgütü'nün 1957 tarih­li ve 105 sayılı “Cebri Çalıştırmanın İlgası Hakkındaki Sözleşme”sini ise 1960'ta onaylanmıştır. ILO Kabul Tarihi: 6 Haziran 1930 - Kanun Tarih ve Sayısı: 23 Ocak 1998 / 4333 - Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 27 Ocak 1998 / 23243 - Bakanlar Kurulu Kararı Tarih ve Sayısı: 25 Mayıs 1998 / 98 – 11225 - Resmi Gazete Yayım Tarih ve Sayısı: 23 Haziran 1998 / 23381







26 Haziran 2014 Perşembe

ŞİİR: İNANDIM... (BOJİDAR ÇİPOF)




Duruldu sular fırtınanın ardından

Geride sahile vuran kabuklar kaldı

Bakmak istedim fakat korktum

Belki de kendimi orada,

Suların savurduğu çöpler arasında

Görmekti beni korkutan…

Bu hezeyanlarla boğuşurken

Bir umutla ardıma baktım ve

Yine seni gördüm beni beklerken

Ses etmeden gözlerinle konuştum

Bana, beni sevdiğini söylediler

İnandım be Kadın, inandım…


Bojidar Çipof
20 Haziran 2014 


ŞİİR: AYRILIĞIN ADI (BOJİDAR ÇİPOF)



Ayrılığın adı gece olunca başlar kasvet

Yüreğinde birikenler çoktur

Ama gelmez kelimeler yan yana

Gecenin karanlığında mısralar sensizdir

Savrulurlar bir o yana, bir bu yana…

Oysaki ne çok söz vardır!

Dediğin, demediğin, diyemediğin…

Yarımları bütünleyememenin ıstırabıyla,

Gülün dikeni gibi avucuna battığında,

Hakikat ile yüzleşince anlar ve sorarsın

Tenin tene değmesinin hatırı da mı yoktu?

Sen mi kalmadın bende, ben mi sende?


Bojidar Çipof
10 Haziran 2014 




İNANDIM...



Duruldu sular fırtınanın ardından

Geride sahile vuran kabuklar kaldı

Bakmak istedim fakat korktum

Belki de kendimi orada,

Suların savurduğu çöpler arasında

Görmekti beni korkutan…

Bu hezeyanlarla boğuşurken

Bir umutla ardıma baktım ve

Yine seni gördüm beni beklerken

Ses etmeden gözlerinle konuştum

Bana, beni sevdiğini söylediler

İnandım be Kadın, inandım…


Bojidar Çipof
20 Haziran 2014


23 Haziran 2014 Pazartesi

BİR AYRILIK ŞARKISI BU DİNLEDİĞİM



Bir ayrılık şarkısı bu dinlediğim…

Notalar sahipsiz savrulurken

Müziğini yalnız terennüm ettiğim

Bir yerde ve bir rüyada

Artık içinde sadece ben

Gözlerimde, ellerimde sen olmadan

Bir ayrılık şarkısı bu dinlediğim…

Havada duygular biriktiren

Yaşamdan mavi umutlarla uçan

Kendimi yalnızlığıma arkadaş,

Seni sana emanet eden

Bir ayrılık şarkısı bu dinlediğim…


Bojidar Çipof 
14 Haziran 2014