facebook etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
facebook etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Haziran 2016 Pazar

ÂŞIK OLMAK TEK BAŞINA YETMİYOR!



Âşık Olmak Tek Başına Yetmiyor!

Belli bir yaşa gelmişse kişi, mazisi mutlaka olacaktır… Ancak maziden anımsanması, saklanması gerekenler olduğu kadar, ileriye taşınmaması, saklanmaması gerekenler de var!

Ve bu kalıntılar ya da geriden gelen izler, sevdiğinle aranda görünmeyen bir toz bulutu şeklinde seni sarar ve yaşamının son paragrafında, sonsöz olmana engel olur…

Üzerinde gözle görünmeyen (Simgesel anlamda) bir toz bulutu varsa, silkeledin ama hâlâ üzerindeki tozları tam anlamıyla dökemediysen… Bir kez daha irdele, bıraktığın izleri takip et ve ayak izlerinin olduğu yerleri de iyi temizle…

Önsözünü bildiğin romanın son sözünü de okumanın başka yolu yoktur!

Âşık Olmak Tek Başına Yetmiyor!



Bojidar Çipof

8 Şubat 2016 



19 Aralık 2015 Cumartesi

DENEME: AŞK ACISI ÜZERİNE KARAMSAR TÜMCELER…



Yalnızlığıyla özdeşleşerek gözlerdeki anlık gölgeler arasında saklanır aşk acısı…

Karanlık gecelerde, yıldızlara uzanan bakışlardaki isyan, sabahın güneşinde yalnızlıkla uyanınca yerini hüsrana verir…

Ve düşünmeye başlar kişi; ne, nerede, neden? Ve daha birçok soru düşer akla…

Hatayı anlamak adınadır bu sorular. Aklı yaylım ateşine tutar ve beyni durma noktasına getirir. Delirmenin bir başka hali de denebilir buna aslında… Ya da tek kelime ile “dayanamamaktır” olan biten!

Hele uğruna acı çekilen için “Acaba şimdi bir başkasıyla gülüyor mu?”  sorusu, omuzlarda sanki yere yapıştıracakmış gibi ağırlık oluşturmaktadır ve bedende iz bırakmayan tırmalamaların “iç kanatan” ağrıları da dayanılmaz gibidir…

Dillere pelesenk olmuş değil midir şu sözler: “Aşk için deli divane…

Filmi geriye alıp bir kez daha düşünmek, bu sayısız soruları sadece kendinle yanıtlamak zamanı gelmiştir…

Kalbe “Sen biraz kenara çekil, ben aklımla dertleşeceğim” deme zamanıdır da…

Akıl; el ele, diz dize, göz göze, beden bedene yaşanan anların güzelliğini bir kenara iterek başka sorular üretmeye pek maharetlidir… Bunu kalbi korumak ya da kurtarmak adına da yapmak zorundadır. Çünkü her şeye rağmen kalp atmalıdır ki aklın barındığı mahal de “canlı” kalabilsin!

Buna; tek kelimelik yanıtla “yaşamak” denmektedir…

Ve sonuç: Güzeldi… Hatta çok güzeldi… Ama bitti!

Peki?

Yaşanacaklar… Yaşanacak anlar… Yani ömrün henüz sarf edilmeyen anları… Ya da başka bir tanımla ömürden arta kalan bakiyemiz!

Bakiye kalan anların kullanımında da “yaşanmışlıklar” kadar “güzel yaşanacaklar” olacağından emin olunduğunda, ilk satıra dönülmeli ve oradaki “Aşk acısı” söylemi ve tüm bu karamsar satırlar unutulmalıdır!

Saat; günler, aylar “öncesine” alınabiliyorsa, “geçmiş zamana” dönerek “yaşam bakiyesinden” hoyratça sarf edilenler geri kazanılabiliyorsa aşkı kaldığı yerden ve acısız yaşamaya devam edilmelidir…

Saat; günler, aylar “ötesine” de alınabiliyorsa, orada başa nelerin gelebileceği görülebiliyorsa, güzelse orada görülenler, sıkı sıkı sarılarak asla kaybedilmemelidir aşk…

Ama saat; günler, aylar “ötesine” alınabiliyorsa, görülebiliyorsa orada başa neler gelebilir, “müstakbel kahır” ise orada görülenler, yaşanacak/yaşanan aşk acısına katlanılmalı…


Zamanla geçmeyen acı yoktur…


Bojidar Çipof
16 Aralık 2015 







21 Kasım 2015 Cumartesi

VE YİNE BULDUM SENİ…


Seven bir adım attı
Sevilen de ona ellerini uzattı

Zaman kaybolmamıştı,
Ziyan olmamıştı günler ve aylar…
Sessizlik ve gürültüyü aynı anda yaşarken
Bedenler ayrı, kalpler birdi…
İçlerindeki sevgi, dışlarında küslük ile
Gözyaşı dökmeden ağlarken,
Pekişen sevdalarına mahpustular…
Yürek küs iken sevdiğine mahpustur
Küslük ise sevgidir, özlemdir, tutkudur
Duyulmayan feryatları sevgiliye ulaştırır

Seven bir adım atar
Sevilen de ona ellerini uzatır
Ve yine buldum seni” der…

Başka söze gerek var mı?


Bojidar Çipof
4 Kasım 2015 


5 Haziran 2011 Pazar

PARADİGMA, NİCELİK ve NİTELİK


Bu akşam “paradigma”  “nicelik” ve nitelik” kafamıza takıldı ve bu konuda biraz kelâm etmeye ya da ahkâm kesmeye karar verdik.  İlk olarak, burada yazılanların ve varılan sentezin; yazarın kendi fikirleri olduğunu ve “bence” söylemler içerdiğini ile kendi yaşam paradigması içinde vardığı sonuçlar olduğunu da baştan ve peşinen belirtelim…

Paradigmanın ele alınabilmesi için ortada “bilimsel” mahiyette bir araştırmanın söz konusu olması gerekliliği vardır. Bilimsellik bir işin içinde ise o zaman da ortada matematik veriler olması gerekir. İnsan yaşamının da matematik verilerden oluştuğunu unutmadan, her bilim sahasının, aynı zamanda kendi alanında araştırmalarla imajlar ürettiğini ve neyin ve nereye kadar, hangi yöntemle araştırılması gerekliliğini ortaya koyduğunu, bunları değerlendirerek kuralları belirlediğini, ilişkilendirdiğini ifade etmeliyiz.

Paradigma hakkında şöyle bir araştırma yapmaya görün. Ne kadar da çokmuş diyebilirsiniz. Evet, felsefi kavramların çokluğu kadar çoktur ve bunlardan dillerle “pelesenk” olmuşlarına da özellikle burada yer vermek istemedik. Paradigmaların; çağımızın beklentisi ile doğru orantılı olarak, dışlayıcı, ayrıştırıcı, cepheleştirici olmaması ve toplumun tüm katmanlarını ”kapsayıcı” olması ise temel dileğimizdir.

Paradigma; “En kısa yoldan, bir cümle ile nedir?” diye soruyorsanız; “değerler dizisi” de diyebiliriz ya da “felsefi bilgidir” de diyebiliriz.

Paradigma, bir değerler dizisi ise o zaman değerlerimize haydi sahip çıkalım. Çünkü bunu kabullenmesek de son günlerde buna çok ihtiyacımız var. Paradigma, bir felsefi bilgi ise o zaman da insanlık tarihinin en güzel felsefi söylemlerine, aşk, sevgi, sevda, mutluluk, umut, sevecenlik, insancıllık ve diğer tüm erdemsel içerikli felsefi kavramlara sahip çıkalım. Fakat bunları yaparken kolaycılığa da gitmeyelim.  

Düşünelim!

Bu yazıda “düşünme” yetisinin önemine de değinmek istiyoruz. Bu yetiyi kullanarak belleğimize alacağımız her veriyi ise özenle seçelim. Bilgisayarlar bazen fazla bilgiden çökerler! Bunu anımsayalım ki biz de çökmeyelim!

Fırsat buldukça kitap okuyalım… Ekrandakileri okumak başka bir şeydir, elinde bir kitabı tutmak başka bir şeydir. Bu bir duygudur, bir sevgidir, o nesne ile duygusal bir bağdır. Adeta o kâğıt tomarı ile insan arasında kurulan bir sevgi köprüsüdür. Kitap okumak bireyin “düşünme” yetisine yapacağı en büyük antrenmandır.

Bu yazımızda “nicel anlam” (sayılabilen, ölçülebilen, örneğin= büyük zeytin, iri kilim, ufak kaşık) yüklenmemiş ifadelere de “negatif açı”dan vurgu yapacağız. Elbette ki işin nicel yanı insan yaşamı ile iç içedir ve doğru orantılıdır. Yazımızdaki tümcelere “pozitivist” bir açıdan bakmak ve “nitel anlam” yüklemek (örneğin; çok güzel gün, güzel davranış, mutlu insan) dileğindeyiz.

Epistemolojik” (bilginin doğası, kapsamı ve kaynağı ile ilgilenen felsefe) anlayışa göre; bireyler deneyimlerini dış dünyada kazanırlar. Ancak “anlam” bireyden bağımsız olarak değil ancak birey tarafından Dünya’ya verilmektedir. Düşünme; bireyin en büyük yetisi olmakla birlikte, her bireyin düşünme yetisini tam olarak kullanmadığı da bilinen en büyük sorundur/gerçektir. Bunun getirdiği en büyük tehlike de bireyin sahip olduğu en önemli yeti olan “düşünme” yetisini birilerine teslim etmesi ya da kısaca “usunu tutsak” ettirmesidir.

Bu bağlamda; “Düşünmenin en tembel şekli dışarıdan pompalanmış yanlış ya da kötü bilgilerin gerçek olarak algılanarak belleğe atılması ve sahiplenilmesidir.” şeklinde bir söylem abartılı olmayacaktır. Düşünmenin, tarihsel süreçte en kolay tutsak edilmesi en çok din ile sağlanmıştır. Dini kendi amaçları doğrultusunda kullanarak maddi ve yönetsel çıkar sağlayıcılarının, bireyin usunu tutsak etme adına Dünya Tarihi’nde en çok yaptıkları eylem budur. Tarihsel süreçte ve kitapsız dinlerde bu çok daha kolay olmuş, bireyler “putlara” taptırılmıştır. Tabi bunun bir de ideolojik açısı vardır ki din adına değil de farklı ideolojiler adına düşünmenin tutsaklığı çok sık rastlanan bir durumdurve çok da tehlikelidir.

Son yılların en büyük tehlikesi bu bağlamda; internete “puta tapar” gibi bağlananların artışı ve bunun bir tezahürü olarak artan psikolojik sorunlardır. Bireyler “düşünme” işini neredeyse bilgisayarlara bırakmış ve adeta “robot”laşmışlardır.

Düşünmenin, eyleme geçtiği yani sözle ya da yazı ile ortaya çıktığı, ürün halini aldığı “düşünce”nin, toplumlarda yürürlükte olan yasa, tüzük ve yönetmelikler ile insanların birbirine duyması gereken saygı çerçevesinde ve “etik” kurallar da göz önüne alınmak şartıyla ortaya çıkması her koşulda mümkün olmamaktadır.

Bu uzun tümceyi bir de şu şekilde ifade edelim:

Düşünce kimi zaman “cesur”dur, kimi zaman “ürkek”tir, kimi zaman da “korkak”tır. Burada düşünce özgürlüğü de dâhil olmak üzere çok geniş bir senteze varmak gerekliliği vardır. Zira düşünmenin ürün olarak ortaya konma şekli olan düşünce; nerede, ne kadar özgür olmalıdır? Bu soruyu da düşünce özgürlüğünün kısıtlanması, bastırılması şeklinde düşünmeyip, düşünme özgürlüğü adı altında ve yasalardan çok “etik” açıdan; hatalı, kötü hatta “ayıp” olan söylemleri kast ettik. Çünkü bu tür bir söylem oluşmuşsa, doğal olarak bu da bir düşünmenin eylemidir. Düşünmenin tutsak edilmemesi kadar, düşünmenin eylemsel şekli olan düşüncenin de başka bireylere zarar vermemesi, kırmaması gereklidir.

Paradigma” için  “değerler dizisi” de diyebiliriz, “felsefi bilgidir” de diyebiliriz.” söylemimizin üzerinden şöyle yürümeye başlayalım: Felsefi bilgiler ve kavramlar, “İnsanlıkTarihi”nin yol taşlarıdır. İdeolojik olanlarını bu konumuzun dışına atarsak, bu kavramlardaki temel ortak nokta “erdem”dir. Erdemlerden yola çıkarak, düşünmenin saflığını da vurgulamak kaydıyla ve de düşünmeden ortaya çıkacak düşüncenin de başta “ahlâksal” noktalarda bir başka bireye zarar vermeyeceği hususunda gereken yere vardığımızda; artık sıra pozitif açıdan nitel kavramlar yaratmaya gelmiştir.

Burada nitel anlam yüklemede, “pozitivist” bakış açısının gerekliliğini de vurgulamak istiyoruz. Zira nitel anlam yüklemede “çok kötü bir gün” ve benzeri sonsuz negatif tanımlamalar da yapılabilir. Yaşam ne kadar pozitif bir olgu ise o zaman da bize düşen yaratacağımız ya da çok zaman yaratmak zorunda kalınan nitel anlamları pozitif yaratmamız, pozitife çevirmeye çalışmamız ve bu pozitivizmi yaşamımıza “egemen” kılmamızdır.

Burada ne yazık ki internetin ve sosyal paylaşım sitelerinin neredeyse insan yaşamına “egemen” olduğu Dünya’mızda bir yaraya da parmak basmak gereği vardır.

Nicelik”, yani arkadaş listelerini kabartmak peşinde olan, insan koleksiyoncularına, koleksiyonlarındaki “arkadaş”larının “nitelik”lerine de dikkat etmeleri hususunu önemle anımsatmak istiyoruz. Zira bilgisayar virüsü kadar tehlikeli olabilecek; “paradigmal zihinsel enfeksiyon” kapma riski buralarda çok yüksektir. Tarihsel süreçte usun farklı yöntemlerle tutsak olma serüvenine -iş icabı monitör karşısında gün boyu olmak zorunda olanları bu söylemin dışında tutarak- monitör karşısında, amaçsız bir şekilde “bakakalan” ya da “dona kalan”ların çokluğu moral bozucu bir şekilde katılmıştır.

Paradigma”nız çerçevesinde, etrafınızdaki “nicelik”lerin en yüksek “nitelik”lerle “mücehhez”  (dolu -ya da- donanmış) olması dileğiyle…


Bu yazı yukarıdan aşağıya bencedir…

Ya sizce?

Birkaç sözünüz varsa bekleriz…


Bojidar Çipof
6 Haziran 2011 









4 Ekim 2010 Pazartesi

TOPRAKTAN İNTERNETE (Sosyal Medyanın Müritleri)



Bu yazı; Facebook'u örnekleme yaparak, internet üzerine yazılmış eleştirel bir "deneme"dir.

Temel dört element: Ateş, Hava, Su ve topraktır.

Latince; Ignıs [Ateş], Aer [Hava], Aqua [Su] ve Terra [Toprak]

Dört elementin hiç biri, bir diğerinden daha önemsiz değildir ama toprağın; salt element olma özelliğinden öte insanlar üzerinde duygusal bir özelliği de vardır.

Bu bağlamda toprak; anadır, umuttur, aşktır, sevgidir ve daha birçok anlamdır… Çok farklı iş mensupları; topraktan çok farklı beklentilerde olurlar. Başta çiftçiler olmak üzere toprağa verdiği nimetlerden dolayı bir kesim “ana” derken, örneğin bir doğasever ya da bir şair yine toprağa “ana” der ama bu tanımı başka bir anlam yükleyerek ifade eder. Verimliliği ifade etme adına yapılan “ana” vurgusu; tanımlama adına yapılırken, ortaya duygular ve özellikle de en geniş kavram olan “sevgi” konuyorsa, bu kez de “tanımlama” yerine “betimleme” denmesi gerekecektir.

Duygular sonsuzdur! Nihai nokta konulamaz…

Hedef hiçbir zaman kesin değildir. Biraz daha, biraz daha… Aşk da sevgi de aynıdır. Daha çok, daha çok… Hele para kazanma güdüsü, ihtiras ve buraya yazılabilecek birçok kavram daha…

Kesinlik olmadığında, hedefi netleştirerek ortaya koymak zordur. Uzakta, elin değmediği yer ya da yerlerde, devamlı uzanma, zıplama ve bir türlü o noktaya varamama…

Biraz da “doyumsuzluk” nitelemesi sanki buraya girebilir. Hani “o” şarkıyı her prova edişinde orkestraya kan kusturan, bir türlü tatmin olamayan ve her söyleyişinde aslında kendi eksikliğini etrafındakilere eziyet ederek gizlemeye çalışan “ünlü”lüğü sindirememiş “ünlü” bir şarkıcı…

Tanımlamada; bilinen bazı değerler göz önüne alınarak bir tespit ve tespit edilen nesne ya da olguya, bilimsellik de işin içine girerek bir “ad” verilir. Betimlemede netlik yoktur. Bir şeyi göz önüne alarak yapılan bir tasvir vardır. Bu bağlamda; göz önünde canlanacak bir şekilde, söz ya da yazıyla anlatma söz konusudur.

Bize tabiatın sunduğu en büyük nimetlerden olan “Dört Element”ten biri olan toprak; yukarıda farklı cümlelerle ortaya konan “toprak” olma özelliğinin ötesinde çoğu zaman bize  “sevgi”yi betimlemek için de kullanılır. Toprak; bu anlamda sevgidir, aşktır, aşkı yeşertendir, fidanı büyütendir. En geniş felsefi kavram olan “sevgi”nin göreli, göreceli, bağıl, bağıntılı her türlü ortaya konan şeklinde, o ifadenin içinde olabilir. Çok farklı anlamlar yüklenerek söylenir yazılır ve o tür tümcelerin içinde kullanılan “toprak” gerçekten çok farklı düşün tasvirlerini betimler…

Betimsel olarak neyi tasvir ettiğiniz, tamamen sizin “düşünme özgürlüğü”nüz çerçevesindedir. Düşünceye kısaca; “düşünmenin ürünü olan görüş ya da ortaya konuş” diyebiliriz.  Bu durumda bir düşünceniz oluşmuşsa; buna düşünmenin söylemsel boyuta geçişi ya da düşünmenin eylemsel tepkisi dememiz gereklidir.

Neyi nasıl düşündüğünüz sizin iç dünyanızdır ve buna hiç kimse müdahale edemez. Etrafınızdaki size en yakın birinin, size içinden neler dediğini ya da sizin için neler hissettiğini bilemezsiniz.

Bu; kadın erkek ilişkilerinde daha da zor bir durumdur. Etrafınızdaki en yakın “arkadaşınız”. “kankanız”, "o sizin ablanız ya da ağabeyiniz” ve diğer tanımlamalara uyan erkek ya da kadın kişiler, beklemediğiniz bir anda, size doğru öyle bir adım atar ki size kendinizi çok kötü hissettirir…

Tepki, verilir ve en yakın arkadaş, en kötü kişi olur. Zira genelde bu adımı atan ve dersini alan sonra çirkinleşir ve baş ağrısı yaratır. Sadece “baş ağrısı” ile kalınmaz bir de yiten dostluk adına “iç ağrısı” olur.

Şimdi ne alaka dört element, sonra bunlardan toprak ve sevgi betimlemesi... Bu yazıya bir şekilde girdik ve bu işi bir yerlere vardırıp çözeceğiz…

Ama farkındayım ki hayli karışık bir yazıdır gidiyor… Devam… Her şey sonunda toparlanır! Ama pozitif, ama negatif anlamda… Mutlaka toparlanır…

Betimsel bir tasvir olarak; bir zamanlar toprağa bakan bir köylünün, bu toprak içinden çıkan demir ve bakır ile silikonun da katılmasıyla, ortaya adına “bilgisayar” denen bir alet üretileceğini ve bunun içine odalar, apartmanlar dolusu kâğıtlara sığmayacak kadar yazı ve diğer bilgilerin depolanabileceğini düşünmesi/düşünmüş olması ihtimal dâhilinde değildir.

Bilgisayar denen şu makinenin, zamanla (evvela askeri istihbarat amacıyla oluşan ) sahibi belli olmayan ve Dünya’nın her tarafındaki kişilerle halen anlık iletişim sağlayan adı “internet” olan adeta bir canlı organizma yaratacağı da düşünülmemişti!

Bilgisayar da birçok nimet gibi “toprak”tan çıktı ve hala çıkıyor da… Topraktan çıkan madenlerle yapılan bilgisayar, artık bir kurgubilim filmi gibi Dünya’ya egemen bir organizmayı “internet”i doğurdu…

Toprak Ana’dan olma Bilgisayar’dan doğma İnternet…

Bu; adeta canlı bir organizma gibi Dünya’yı sararken bizi de sardı. Artık kişi iletişimleri ağ üzerinden oluyor. Psikolojik anlamda herkes bağımlı…

Türkiye Facebook’ta üye sayısı olarak 4. Ülke sıralamasında. Ülke nüfusunun üçte biri, yani sokaktaki her üç kişiden birinin Facebook üyeliği var. Kırsal kesimlerdeki vatandaşların bu olanaklara sahip olmadıklarını göz önüne alırsak; büyük şehirlerde bu oranın daha da arttığını ve yarı yarıya " Facebook" üyesi olduğunu düşünebiliriz.

Peki, sadece Facebook mu? Elbette ki değil! Daha birçok sosyal paylaşım siteleri var. Twitter, Yahoo, Gmail ve Skype’ı gibi chat adreslerini unutmayalım. Ayrıca arkadaş ve partner bulma siteleri de var. Herkes bir yerlerde, herkesle iletişim halinde... Tenine yıllardır parmak değmemiş insanlar, biri ile sevgili ilişkisi olan, hatta eşi olan  evli insanlar; bu topraktan çıkan makine vasıtasıyla oluşan organizmadan yani internetten “nasibi”ni bir şekilde alıyor.

Burada “nasip” bir betimlemedir ve ne kadar nasiplenilebileceği hususu da sizin “tasvir” kapasitenizle doğru orantılıdır. Hele bir de “ben bilgisayarla üç ay, altı ay evvel tanıştım” diyenler var ya. Aman işte onlara dikkat! Erkek ya da kadın olmaları hiç önemli değildir. Bu “geç tanışanlar” nedense genelde “cin olmadan, çarpmaya kalkışanlar” oluyor.

İnternet sadece ilişki, arkadaş, partner bulma aracı değildir ki...

İnternet doğru anlamda gerçekten bir hayattır. İştir hatta aştır. Topraktan gelen nimet misalidir.

Artık Amerika’da “sanal aldatma” boşanma sebebi sayılıyor. Kimse kimseye güvenmiyor! Herkes kuşkucu, herkes takipte… Eşler ve sevgililer psikolojik bir soruna doğru adım adım gidiyorlar…  Bunun adı tek kelime ile “obsesif”lik…

Toprak; ana gibi karnından çıkan nimetleri bize sunuyor. Bu; biteviye devam eden bir süreç... Durmadan dinlenmeden Dünya üzerindeki on milyara yaklaşan insan ve diğer canlılar bu sürecin nemalananları, faydalananları. Toprak bize nimetler yanında mecazi anlamda sevgi de veriyor. Sevgi bir açıdan iletişimdir de... Sevgi bulma adına şu adı internet olan dipsiz kuyuya dalarken işte bu nedenle: Aman dikkat!

Bir diğer sorun ise karşında olsa iki laf edemeyecek kadar medeni cesaret fukaralarının “ya tutarsa” misali salladığı yazılar ve yorumlar. Kişiyi gerçekten tanımıyorsanız yanlışlıkla bir “canım” ya da benzeri bir söylemde bulunursanız hele sonuna “sevgiler” aman bir de “öptüm” falan yazarsanız yandınız! Burada gerçekten tanımıyorsanız dedim. Tanıyorsanız size kimse karışamaz…

Bir fotoğrafın altında “ipe sapa” gelmez ve “incir çekirdeğini doldurmaz” otuz kırk yorum biriktirirseniz bence karşınızdaki biraz hafiftir ya da "medeni cesaret fukaralığından" bu yolu seçmiştir.  Bu şekilde davranışlarla ise “incirin çekirdeği” de  zaten dolmayacaktır...

Ancak biraz geriden bu yazıyı bir daha okursanız; kişilerin (kadın ya da erkek fark etmez) kendi “düşünme özgürlüğü” içinde bu çokça yazılanları ne manaya algıladığı ve kendine ne yönden yonttuğunu bilemezsiniz. Buna en kolay tepki olan “o benim kankam” ya da “kardeşim” gibidir” demeye devam etmenizi hararetle tavsiye ederim...

Yeni eşinden ayrılmış bir arkadaşım ve evli bir arkadaşımın başına daha çok kısa bir süre evvel Facebook’tan kaynaklanan büyük sıkıntılar geldi. Bunu burada daha fazla açmayacağım…

Kimileri bana sanala karşı “protest” diyor. Topraktan çıkan madenle, silikonla şu an tuşlarına basmakta olduğum bilgisayar yardımıyla oluşan canlı organizma misali internette; tam 30 sitem var. Çok eski bir bilgisayar uzmanı olmam sebebi ile bunları tek başıma yönetiyorum.

Otuz yıldır bu nimetlerden yararlanarak para kazandım, evlat büyüttüm, yedim içtim "yaşadım". Sanala protest değilim, sanalın değer yargılarımızı törpülemesine ve bizi adım adım sarmasına karşıyım. Bir takım uçuk kaçıkların oluşturduğu bir jargona uymak zorunda olmadığımı düşünüyorum. Dünya’nın (bana göre) en güzel dili olan "Türkçe"yi koruma adına şu “kriptolog” misali yazı yazanlara da karşıyım. Sesli harfleri gece yatarken karnında unutup, seslilere basmayı zaman kaybı sanan ama kelime sonunda bolca mmmmmmmmmmm ve  nnnnnnnnnnnnnn yazanlara da karşıyım.

Bu kadar karşıtlık iyi değil sanki arkadaşlar! Baksanıza adımızı “kıl” a çıkaracaklar…

Ey topraktan olma bilgisayardan doğma internet. Bu lafım sana: Ben internette yalnız değilim. Benden, benim gibi olanlardan daha var. Onlar bana “kıl” demiyor ve onlarla düzgün bir şekilde iletişimde olabiliyorum.  Ancak, ne yazık ki bizden “az” var. Çoğalmalıyız...

Ey internet! Sen benim değer yargılarımı törpüleyemeyeceksin. Ben Türkçeyi Türk Dil Kurumu’nun esasları doğrultusunda kullanacağım. Senin sayende “kriptolog” olmayacağım. Sohbetimi karşılıklı kahve içme tadında yapacağım. Topraktan geldik yine toprağa gideceğiz. Bari giderken bana “topraktan olma bilgisayardan doğma interneti dibine kadar kullandı ama boyun eğmedi” diyecekler.

Buraya kadar okuduysanız bunlar son sözler: Biraz siz de betimleme yapın… Yani tasvirde bulunun işte…

Şu internet olmasaydı o zaman yine etrafınızda bu kadar insan olur muydu? Bunu çok iyi düşünün. Bunu yıllar sonra Facebook’ta bulunan eski okul ve iş arkadaşları, eski sevgililer ve akrabalar için söylemiyorum. Bu bağlamda; ben de Facebook’un gerçekten kendi tanımı olan “sosyal iletişim sitesi” özelliklerini tam olarak ihtiva ettiğini biliyorum, kullanıyorum ve bunu çok da takdir ediyorum.

Çevre için, dost için, arkadaş edinmek için, partner bulma, sevgili bulma, eş bulma için internete gerçekten gereksiminiz yoksa; burası tam size göre…

Tabi bana da…

Bojidar Çipof   4 Ekim 2010