6 Nisan 2011 Çarşamba

AB VE AİHM TÜRKİYE’YE PATRİKHANE LEHİNE ÇOK BEDEL ÖDETECEK

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) hukukun tarafsızlığını, Türkiye lehine kullanmamakta olduğu çıkan birçok kararda görülüyor. Bu da bize ister istemez AİHM’nin bağımsız bir organ değil de Avrupa Birliği’nin siyasi bir kanadı olarak çalıştığı izlenimi vermekte.

Avrupa Birliği’nin ise üyeliğimiz yolundaki bitmez tükenmez talepleri var ve bizi birliğe almamak adına neredeyse “Kaşınız üzerinde gözleriniz var. Bu nedenle sizi alamayız” diyecekler. Bu söylem belki biraz müstehzi bir benzetme oldu fakat süreçleri takip eden her birey bunu görebiliyor. AB; Türkiye’yi birliğe almayacak...

Bu yazımızda; uzmanlık alanımız olan Fener Rum Patrikhanesi üzerinden örnekleyerek AİHM’nin ve AB’nin yanlı tutumlarını ve Türkiye ile Türklere ne kadar negatif ayrımcılık sergiledikleri üzerinde duracağız.

AB kanadından sürekli olarak Türkiye’de hukukun bağımsız olmadığı öne sürülür. Fakat Türk Yargısı tarafından AB’nin genel prensiplerine halel getirecek bir karar söz konusu olursa o zaman AB nasıl davranır?

Bugün Türkiye’de Rum Patrikhanesi’nin “Ekümenik” olmadığına en önemli mesnet; tarafımızdan açılmış olan bir davanın, 13 Haziran 2007’de Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nin verdiği kararla alınan neticesidir. Bu kararın, 26 Haziran 2007’de Anadolu Ajansı’na düşmesiyle birlikte uzun bir tepki maratonu başlamıştı. Kararın açıklanmasından bir gün sonra da Yunanistan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Yorgo Kumuçakos; Yargıtay’ dil uzatan bir söylemle kararı eleştirdi. Aynı esnada toplantı halinde olan AB üyeleri dışişleri bakanları toplantısı kesilerek Yunanistan Dışişleri Bakanı Dora Bakoyanni tarafından da aynı şekilde Türkiye’ye ağır eleştiriler yapıldı.

Buraya kadar belki normal görülebilir bir tepki söz konusuydu. Zira zaten Yunanistan’ın bir kurumu gibi çalışan Rum Patrikhanesi’nin menfaatleri söz konusuydu. Ancak Bakoyanni’nin ardından, Avrupa Birliği’nin genişlemeden sorumlu üyesi Oli Rehn’in bir basın açıklaması yaparak Yargıtay kararını kınaması; AB’nin genel tavrını bize gösterdi.

Tabi AB bu kadarla kalmadı ve karar; Türkiye’nin Avrupa Birliği 2007 İlerleme Raporu’na da girdi. Bağımsız Yargıdan bahseden Avrupa, bu kez Türk Yargısı’nı hedef aldı ve Yargıtay’ın verdiği kararı tenkit etti.

Rum Patrikhanesi’nin ekümenikliği AB için o kadar önemli ki 2007’deki Yargıtay kararına tepki içeren paragraf; 2008, 2009 ve 2010 ilerleme raporlarımıza ekleniyor.

2007 İlerleme Raporu’nun, bu Yargıtay kararıyla ilgili olan İngilizce ve Türkçe bölümleri şöyledir:

İngilizce metnin 17. Sayfası

The Ecumenical Patriarch is not free to use the ecclesiastical title Ecumenical on alloccasions. In June 2007, the Court of Cassation ruled on a case against the Holy Synod of the Ecumenical Patriarchate. The Court acquitted the accused. However, it also concluded that there is no basis in Turkish legislation providing that the Patriarchate is Ecumenical; that the Patriarchate is a religious institution which has no legal personality; that persons who participate and are elected in religious elections held in the Patriarchate should be Turkishcitizens and be employed in Turkey at the time of the elections. This decision potentially creates further difficulties to the Patriarchate and to other non-Muslim religious communities in the exercise of their rights guaranteed under the ECHR.

Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nın tercümesi 16. sayfa

Ekümenik Patrik, dini “Ekümenik” ünvanını her vesileyle kullanma özgürlüğüne sahip değildir. Haziran 2007’de, Yargıtay, Ekümenik Patrikhane’nin Sen Sinod Meclisine karşı açılan dava hakkında karar vermiştir. Mahkeme, sanığın beraatına hükmetmiştir. Bununla birlikte, kararda, Türk mevzuatında Patrikhaneyi Ekümenik kılan hiçbir dayanağın bulunmadığına, Patrikhanenin tüzel kişiliği bulunmayan bir dini kurum olduğuna, Patrikhanede yapılan dini seçimlere katılanların ve seçilenlerin Türk vatandaşları olmaları ve seçim tarihinde Türkiye’de çalışıyor olmaları gerektiğine hükmedilmektedir. Bu karar, Patrikhanenin ve diğer gayrimüslim dini toplulukların, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi tarafından teminat altına alınan haklarını kullanmalarında ilave sorunlara yol açma potansiyeli vardır.


2007’deki bu kararda aslında açılan davada Kamu adına istenen hapis cezası verilmemişti ve bu anlamda da davalı Rum Patriği Barholomeos ve 12 Sen Sinod üyesi papaz (metropolit) beraat etmişlerdi. Ancak gerekçeli kararda Rum Patrikhanesi’nin ekümenik olmadığı net bir şekilde ortaya konmuş ve Yargıtay 4. Ceza Dairesi de kararı “oy birliği” ve “esastan” onamıştı.


2007’de tarafımıza çok sayıda “dostumuz” kararda hapislik çıkmadığı için tashihi karar yapmamız ve sonra da AİHM’ye götürmemiz için telkinlerde bulundu. Bunu yapmadık çünkü sonucun ne olacağını biliyorduk. AB’nin siyasi anlamda bir kanadı olan AİHM’de Rum Patrikhanesi’nin aleyhine bir karar çıkması mümkün değildir. Deliller ve haklar yüzde yüz Patrikhane’yi haksız da kılsa bu mümkün değildir. Neden mümkün olmadığını ise belgeleyerek şu şekilde ortaya koyabiliriz:

29 Kasım 2010’da Rum Patrikhanesi’nin, AİHM’de açtığı bir davanın sonucunda ve Türkiye’de bir ilk olarak Büyükada Yetimhanesi’nin tapusu “tüzel kişilik” olmayan Patrikhane üzerine tescil edildi. Bu Rum/Yunan tarafında çok büyük sevinç yaratan kararda acaba AİHM “adil” mi davranmıştı? Bunun cevabını bu dava dosyasının aslı elimize geçtiğinde anladık.

AİHM bu davayı; “AFFAIRE FENER RUM PATRİKLİĞİ (PATRIARCAT ŒCUMÉNIQUE) c. TURQUIE (Requête no 14340/05) STRASBOURG 8 Juillet 2008” olarak kabul ederek Patrikhane’nin Ekümenikliğini baştan kabul etmiş olmaktadır ama dava dosyasının ilk paragrafı “Bu kadar da olmaz” dedirtecek boyuttadır.

Dosyanın 2 sayfasındaki ilk paragraf aynen şöyledir:

“I. LES CIRCONSTANCES DE L’ESPÈCE

6. Le requérant, Fener Rum Patrikliği (le Patriarcat œcuménique), est une Église orthodoxe établie à Istanbul qui dispose d’une primauté d’honneur et d’un rôle d’initiative et de coordination dans l’ensemble du monde orthodoxe. Actuellement, il réunit et représente la minorité orthodoxe en Turquie. Il est représenté par Sa Sainteté le patriarche œcuménique Bartholoméos Ier. “

Bunun tercümesi ise şu şekildedir:


“I. DAVANIN KOŞULLARI

Fener Rum Patrikliği Ortodoks dünyasının en önde gelen ve inisiyatif ve eşgüdüm rolünü haiz İstanbul’da kâin Ortodoks kilisesidir. Fener Rum Patrikliği hâlihazırda, Türkiye’deki Ortodoks azınlığı bir araya getirmekte ve temsil etmektedir. Fener Rum Patrikliği Ekümenik Patrik 1. Bartholomeos tarafından temsil edilmektedir.”

Bu başlangıçtan sonra, bu kadar “övgü” ve “yüceltme” içeren başlangıçtan sonra davanın içeriği ve delilleri ile pek fazla ilgilenmek gerekli değildir kanısındayız ki karar da lehlerinde çıkmıştır.

Rum Patrikhanesi; AİHM’de Türkiye’yi şikâyet etmeye iyi alıştı. Bir iki sene evvel Fener’deki “Kırmızı Mektep” için de sessiz sedasız 1 Milyon Euro tazminat kazandılar ve bu para kasalarına girdi.

Şimdi ise çok ilginç bir davayı daha geçen hafta açtılar. Ortaköy’de bulunan ve mazbut durumda olan bir bina; 5 Aralık 2009’da, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından, “Avrupa Birliği Genel Sekreterliği İstanbul Bürosu” olarak hizmete açılmıştı Halen bu binayı; ABGS ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi ortak kullanmaktadırlar.

Burada şunu vurgulamak gerekir ki “Avrupa Birliği Genel Sekreterliği” Türkiye Devleti’nin AB ile koordinasyonu sağlamak üzere kurulmuş bir kurumudur. Sıfatından bir AB Kurumu olduğu anlaşılmamalıdır.

Mazbut olarak Vakıflar Genel Müdürlüğü bünyesinde olan bu bina ile ilgili yenileme ve tamir aşamasında hiçbir harekette bulunmadan beklenilmişti. İşte şimdi Büyükada Yetimhanesi’nin tapusu ile ilgili kararın nasıl önemli olduğu ve nasıl “emsal” teşkil edeceği anlaşılmaktadır. Çünkü bu bina ile ilgili AİHM’ye gidilmesi Yetimhane’nin ardından start almıştır.

Görünen odur ki, “ortaklar” AB ve Patrikhane/Yunanistan, “organ” AİHM kanalıyla Türkiye’ye daha çok “bedel” ödeteceklerdir. 



VAKIFLAR MECLİSİ’NDEKİ AZINLIK VAKIFLARI TEMSİLCİSİ ARTIK BİR “ARCHON”

Archonluk; canını ve malını esirgemeden “Megalo İdea” emelleri için ortaya koyabilecek kişilerden (Sadece erkek) oluşan “Paramasonik” bir topluluktur ve merkezi Amerika’dadır. Kökeni Bizans’a hatta Roma’ya kadar uzanmaktadır ve o devirde; kilisenin ya da imparatorun üst düzey asker/yargıçlara verdiği bir ünvandı.   

1453’te İstanbul’un fethi sonrasında Hıristiyan Bizans’ın sona ermesiyle, Patrikhane İslamiyet’e karşı tek başına Ortodoks tebaayı koruma ve kollama görevini üstlenmiş ve Ortodoks cemaatin İslamlaştırılmasını engellemek adına “devlet içinde devlet(imperium in imperia) anlayışıyla yeni bir yapılandırmaya gitmiştir.  

Patrikhane günümüzde; kilise mensubu din adamları dışında “sivil” şahıslardan yararlanmayı amaçlanmakta, lobi kabiliyeti yüksek olan Amerikalı zengin işadamları arasından, kendi idealarına gönül vermiş olanlara “Archon” ünvanı vermektedir ve bu unvan Yunan/Rum asıllı olan kişiler arasında fevkalade itibar sahibi telakki edilmektedir. Burada Patriğin bir “devlet başkanı” ya da “imparator” gibi, Bizans döneminde kullanılan çeşitli ünvanları (Offikia) da “archon” kisvesi altında verdiği gözlenmektedir. Mesela, “Logothesis” bu gün bir başbakan ya da dışişleri bakanı, “Rhetor” eğitim bakanı, “Referandarios” ise Patriğin imparator nezdindeki temsilcisi (mihmandarı) v.s.  

Bir başka ifadeyle Fener Rum Patriği’nin başkanlığında sivil ve ruhanilerden oluşan bir “Hükümet” modeli ortaya konmaktadır. Ve bu hükümet sayesinde Ortodoksluk ve Rumluk; Türklük ve İslamiyet’e karşı korunarak bugünlere gelmesi bu şekilde sağlanmıştır.  

Osmanlı İmparatorluğu’nun milliyetçilik akımlarıyla egemenliğinin sarsılmaya başladığı dönemlerde, Küçük Asya ve Trakya’da Rum nüfus göçe zorlanmış ve buralardaki Patrikhane mensupları Avrupa, Amerika ve Avustralya’ya göç ederek Fener Rum Patrikhanesi’nin yurt dışına açılmasını ve faaliyet sahasını genişletmesine yol açmışlardı. Ancak bu esnada 1922, 1942, 1955 ve 1963 yıllarında Patrikhane’yi oluşturan Rum tebaa göç edince, Patrikhane’nin Anadolu’da faaliyet gösteren kilisesi kalmamıştı.  

Bu durumun önüne geçemeyen dönemin Rum Patriği “Athenagoras” çok fazla kişiyi “Archon” unvanıyla donattı ve bu şekilde kilise bağlarının korunmasını amaçladı. Ancak bu arhonların çoğalması karşısında bu archonların bir çatı altında bir “Eterya(dernek) çatısı altında örgütlenmelerini gündeme gelmiş ve Kuzey ve Güney Amerika Başpiskoposu (tescilli Türk düşmanı) Yakovos’un da örgütleyici kişiliğiyle 1966 yılında Amerika’da “Order of Saint Andrew The Apostle Archon of The Ecumenical Patriarchate” adıyla dernekleşti.   

Fener Rum Patriği Bartholomeos 1991 yılında Patrik olmasından sonraki ilk icraatlarından biri Sen Sinod kararıyla merkezi Atina’da olan “Panagia i Pammakaristos” isimli ikinci bir dernek kurmak olmuştur. Bu derneğe Amerika dışındaki tüm archon unvanı verilen kişiler üye olabiliyordu. Bu şekilde Archonlar Biraderliği’ni (The Brotherhood of Archons of the Ecumenical Patriarchate) kurulmuş oldu.Amerika’daki arhonların derneği olan; “Order of Saint Andrew The Apostle”nin faaliyetlerini, http://www.archons.org sitesindeki faaliyet raporlarından kısaca şöyle özetleyebiliriz:

1- Türkiye ve Amerika Birleşik Devletleri nezdinde, Heybeliada Ruhban Okulu konusunda lobi çalışmaları yapmak.
 

2- Patrikhane’nin mülk edinme konusu ve Rum vakıflarının mal varlıklarının iadesini istemek.
 

3- Türk Hükümeti’nin Patrik seçimine ve Sen Sinod’un oluşumuna müdahale etmemesini sağlamak.
 

4- Rum Patrikhanesi’nin "Ekümenizm"liğinin Türkiye tarafında tanınmasını sağlamak. 

Görülüyor ki archonların Fener Rum Patrikhanesi üzerindeki hedeflerine/ideallerine, sadece 2010 içindeki edinimlerini dahi mesnet aldığımızda; adım adım hedefe varılmakta olduğu gözlenmektedir.
 

Patriğin geçmişte, Karadeniz’de yaptığı “sözde” çevrecilik gezilerinde kullanılan “Venizelos” Gemisi de bir archon olan “Kosta Karras”a aittir. Türkiye’deki Archonlar: Atanasios Angelidis, Prodromos Tanasoğlu, Toedosios Karamuratoğlu, Stilyanos Uzunoğlu, Aritis Pasadeos, Pavlos Frekidis, Harilaos Diyamandoğlu, Dimitrios Yuanidis, Atanasios Maditinos, Stefanos Papadopulos ve Vasil Stavridis. Bulgar asıllı olmasına karşın, aynı zamanda Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası üyesi, 33. Dereceli bir mason olan, Bulgar Ortodoks Kiliseleri Vakfı üyesi Dimitri Atanasof da archon yapılanlar arasındadır.
 

Archonların Türkiye’de çok aktif olmalarına karşın, Bartholomeos göreve geldikten sonra, Amerika Büyükelçisi “Eric Edelman”ın verdiği bir resepsiyonla kamuoyunun gündemine geldiler. 


Kasım 2004’te kamuoyu bir Başbakanlık genelgesi ile şaşkınlığa uğradı. 29 Kasım 2004 Tarih ve 16148 sayılı, Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer imzalı bu genelge; ABD Büyükelçisi’nin 2 Aralık’ta archonlarla birlikte düzenleyeceği resepsiyon ve yemek davetiyesinde Rum Patriği için “Ekümenik” sıfatı kullanıldığından, Türkiye’deki tüm resmi makam temsilcileri bu davete katılmamaları için uyarıldı.



Bu genelge archonlarda ve ABD Büyükelçisinde beklenenin tam tersi bir etki yaparak adeta Türkiye Cumhuriyeti aleyhine bir kampanya halini aldı. Kendini bilmez ABD Büyükelçisi Edelmann “Bunları not aldık.” diye talihsiz bir açıklamada bulundu. En sonunda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan şu açıklamayı yaptı. “Ekümenik sıfatının kullanılması yanlış”. Edelman’dan sonraki ABD Büyükelçisi “Ross Wilson” da Türkiye’ye hareketinden birkaç gün evvel, Amerika’daki Archonlarla birlikte bir yemek yemiş ve “bilgilendirilmiş”tir!

Şimdi Türkiye’deki archonlar arasına parlak bir kişi daha katıldı. Bu kişi çeşitli Rum vakıflarında ve derneklerinde görev alan, “Bartholomeos’un Prensi” şeklinde de nitelendirilebilecek olan “Pandeli Laki Vingas”a 25 Mart 2011’de “Boyacıköy Rum Kilisesi”nde “archon” ünvanı verildi.

Pandeli Laki Vingas; Yeni Vakıflar Kanunu’nun, 41. Maddesi gereğince 28 Aralık 2008’de yapılan “Vakıflar Meclisi’ne “Azınlık Vakıfları Temsilcisi” olarak seçilen kişidir.

Bu seçim, akabinde birçok tartışma ortaya atılmıştı. Zira Ermeni vakıfları temsilcilerinin bir kısmının “Vingas”a oy verdiği seçimden sonra anlaşıldı. Ermeni vakıflarının adayı olan “Simon Çekem”in bu konuda beyanatları olmuş ve bu durumu “Bizim için üzücü bir durum. Çünkü meclise aday sokabilecekken kendi kendimizi sabote etmiş olduk” şeklinde tanımlamıştı.

Sonradan anlaşıldı ki bu sonuç; Rum Patrikhane’sinin usta bayan avukatının, fevkalade ustaca yaptığı kulis çalışmalarının semeresiydi. Bu meclis rutinde (başka bir program olmadığında) 15 günde bir toplanmaktadır. Ve görülüyor ki “Pandeli Laki Vingas” Ankara’da, sadece Vakıflar Genel Müdürlüğü’nde değil her yerde çok sevilmektedir.

“Pandeli Laki Vingas” artık bir “Archon”dur.


http://www.21yyte.org



Archonluk ile ilgili daha fazla bilgiyi; 2010 yılında yayımladığımız ”PATRİKHANE ile MÜCADELEM” adlı kitabımızda bulabilirsiniz.

3 Nisan 2011 Pazar

ŞİİR: İÇİMDE MEVSİMLERİN KAVGASI (BOJİDAR ÇİPOF)




Bu sene bahara geçmeden kışta kalmak istedim

Sıkıntı bastı çünkü aklımla kalbim kavga halinde

Kelimelerin yetersiz olduğu anlardan birindeyim

Kış bitti bahara girdik ama yalnızım ya tek başına 

Bundandır aklım çatıyor kalbime “tembelsin” diye

“Bahar yeni başladı ne bu acele?” dedim dinlemedi

Böyle olmazmış tedarikli girmeliymişim bahara

“Yahu erzak mı bu?” dedim tedarik ederek girilsin

İçsel kavga ne kötü diğer kavgalara benzemiyor

Belki iyilik etti kış bana, bir yaz aşkı bulayım diye

Dinletemedim ki başladı kavgaya artık durmuyor

Ben de açtım müziği elimde bir kadeh şarapla

Sadece biraz sarhoş etsin yeter başka isteğim yok

İçsel kavgam biraz dinsin diye başka dileğim de yok

Müzik bitti bu arada yinelemek için tekrar bastım

Yeknesak yudumlar alışmıştır müziğe ayrılmasınlar 

Bardağımdaki yalnız kalmasın kavuşsun şarkısına

Zira “Tek tesellim gözlerindi” deyip duruyor şarkıdaki

Gözlerde teselli bulmak iyi fakat elâ gözler yok ki! 

Kendi gözlerim var sadece onlar da bana bakmıyor

Sabit bir yere takılmış, kalakalmışlar bir noktada

Susuzluktan kurumuş toprağın damarları gibi kuru

Bir damla su bir damla sevgiye hasret bakıyorlar

Aşk kapımı çalarken sormamıştı giderken de öyle

Kış da sormadan gitti giderken aşkı da götürdü 

Üzgün gözlerim ben görmüyorum ya onları

Yaş dökülmeyince anlamam zannediyorlar acıyı

Olan oldu be aklım kızma artık bana ve biten kışa

Kızgınlığın yüzünden boğulmayayım bir kadehte

Aklımla kalbim yapar böyle alıştım kavgalarına

Bir çift elâ göz bulsam kâfi yine yaren olmalarına

Bojidar Çipof
3 Nisan 2011 

http://www.antoloji.com/icimde-mevsimlerin-kavgasi-siiri/

2 Nisan 2011 Cumartesi

İÇİMDE MEVSİMLERİN KAVGASI


Bu sene bahara geçmeden kışta kalmak istedim

Sıkıntı bastı çünkü aklımla kalbim kavga halinde

Kelimelerin yetersiz olduğu anlardan birindeyim

Kış bitti bahara girdik ama yalnızım ya tek başına

Bundandır aklım çatıyor kalbime “tembelsin” diye

“Bahar yeni başladı ne bu acele?” dedim dinlemedi

Böyle olmazmış tedarikli girmeliymişim bahara

“Yahu erzak mı bu?” dedim tedarik ederek girilsin

İçsel kavga ne kötü diğer kavgalara benzemiyor

Belki iyilik etti kış bana, bir yaz aşkı bulayım diye

Dinletemedim ki başladı kavgaya artık durmuyor

Ben de açtım müziği elimde bir kadeh şarapla

Sadece biraz sarhoş etsin yeter başka isteğim yok

İçsel kavgam biraz dinsin diye başka dileğim de yok

Müzik bitti bu arada yinelemek için tekrar bastım

Yeknesak yudumlar alışmıştır müziğe ayrılmasınlar

Bardağımdaki yalnız kalmasın kavuşsun şarkısına

Zira “Tek tesellim gözlerindi” deyip duruyor şarkıdaki

Gözlerde teselli bulmak iyi fakat elâ gözler yok ki!

Kendi gözlerim var sadece onlar da bana bakmıyor

Sabit bir yere takılmış, kalakalmışlar bir noktada

Susuzluktan kurumuş toprağın damarları gibi kuru

Bir damla su bir damla sevgiye hasret bakıyorlar

Aşk kapımı çalarken sormamıştı giderken de öyle

Kış da sormadan gitti giderken aşkı da götürdü

Üzgün gözlerim ben görmüyorum ya onları

Yaş dökülmeyince anlamam zannediyorlar acıyı

Olan oldu be aklım kızma artık bana ve biten kışa

Kızgınlığın yüzünden boğulmayayım bir kadehte

Aklımla kalbim yapar böyle alıştım kavgalarına

Bir çift elâ göz bulsam kâfi yine yaren olmalarına


Bojidar Çipof
3 Nisan 2011 

http://www.antoloji.com/icimde-mevsimlerin-kavgasi-siiri/



BOJİDAR ÇİPOF 31 MART 2011 TEK RUMELİ TV



BOJİDAR ÇİPOF 31 MART 2011'DE TEK RUMELİ TV AKŞAM HABERLERİNDE MURAT ER'İN KONUĞU

Büyükada Rum Yetimhanesi'nin tapusunun, AİHM kararı ile Rum Patrikhanesi adına tescil edilmesinin ardından bu kez de Ortaköy'deki halen Avrupa Birliği Türkiye Genel Sekreterliği İstanbul Bürosu olarak kullanılan bina için AİHM'ye yapılacak müracaatı değerlendiriyor. Ayrıca Haziran 2012'de Heybeliada Ruhban Okulu'nda yapılacak olan "Çevre Sempozyumu" ve Fener'deki Özel Maraşlı Rum Okulu hakkında önemli açıklamalarda bulunuyor.

31 Mart 2011 Perşembe

RUM PATRİKHANESİ VATİKANLAŞMA YOLUNDA

Rum Patrikhanesi, Avrupa’nın en büyük ahşap yapısı olduğu belirtilen, “Büyükada Rum Yetimhanesi”nin tapusunu, AİHM kararı ile 29 Kasım 2010’da, Türkiye’de tüzel kişiliği olmayan bir kurumun üzerine alarak çok önemli bir edinim sağlamıştı. Tapunun intikali ile birlikte orada bir “Çevre Enstitüsü” kurmayı amaçladıklarını ifade etmeye başlamışlardı. 

Bu “çevre”ye olan aşırı duyarlılığın altında başka kokular olduğunu sezinlemiştik. Dini bir kurum; fikirde çevreci olabilir ama bunun altında yatan başka faktörler de olmalıydı. Zira 1994 yılından itibaren her sene içeride ya da dışarıda adında “Çevre Sempozyumu” şeklinde bir tanımlama olan toplantılar sürekli yapıldı. Bunlardan hafızalarda kalan en önemlisi ise Yunanlı bir armatörün tahsis ettiği “Venizelos Gemisi” ile gerçekleştirilen “Karadeniz Çevre Sempozyumu” idi. O gezide “Pontus” haritaları dağıtılmış ve aşırı derecede Türkiye aleyhtarı söylemlerde bulunulmuştu.

Bu kişiler her şeyi ileride kullanmak adına yaparlar. Bu bağlamda 15 Ağustos 2010’da “Sümela Manastırı”nda gerçekleştirilen ayin de Fatih Sultan Mehmet’in Pontus Rum İmparatorluğu’nu yıktığı 15 Ağustos’a denk getirilmişti ve o gün de üzerinde Pontus haritaları olan tişörtler taşıyanlar çok sayıdaydı. Bu açıdan bakıldığında; Büyükada Yetimhanesi’nin tapu devrinin ardından dillendirilen burada bir “Çevre Enstitüsü” kurma fikri de dikkatli olmayı gerektirmektedir. Alınan bilgiler, bu enstitünün kuruluşu çerçevesinde hemen yanında bir “Otel” inşa etmek için arsa arandığı yönündedir. Çok büyük bir planın yapıldığının seslerini duymaktayız. Yetimhane tapusu emsal gösterilerek başka mülklerin de Patrikhane adına tescilinin yolu yoksa açıldı mı? Çünkü 18-20 Haziran 2012’de Heybeliada Ruhban Okulu’nda yine bir çevre sempozyumu yapılacaktır.  Bu sempozyum ile ilgili davetiye de şimdiden hazırdır. “Ekümenik Patrik” Barholomeos’un himayesi ve bir Yunanlı bakan ve eşinin desteğiyle yapılacağı davetiye üzerinde yazılıdır.




Bir din adamının ya da kurumunun bu kadar Türkiye’nin “çevre”sine duyarlı olmasının sonunda umarız ki “çevremiz”den kayıp vermeyiz.  Ortaköy’de bulunan ve mazbut durumda olan bir binayı da aynı şekilde tapulamak adına çok kısa bir süre içinde yine AİHM’ye müracaat yapacaklardır. Bu bina; 5 Aralık 2009’da, başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın açılışını yaptığı,  “Avrupa Birliği Genel Sekreterliği İstanbul Bürosu” olarak, ABGS ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından halen ortak kullanılan binadır.




Çok sayıda mülkler için hazırlanan müracaatlar arasından özellikle bu binanın seçilmiş olması da manidardır. AİHM Yetimhane için 2008 yılında açtığı davanın dosyasını; “AFFAIRE FENER RUM PATRİKLİĞİ (PATRIARCAT ŒCUMÉNIQUE) c. TURQUIE (Requête no 14340/05) STRASBOURG 8 Juillet 2008” olarak açarak reyini baştan ihdas etmiştir. Anlaşılmaktadır ki Yetimhane; talep edilen ilk ve son mülk değildi. Burada bu mülklerin bir şekilde bir Rum vakfına yeniden tescil edilmesi o kadar önemli değildir. Fakat Patrikhane’nin mülk edinimleri ile “Vatikanlaşma” süreci de başlamıştır.

Patrikhane’nin etrafında bulunan bazı mülklerin hiçbir zaman o kadar para sahibi olması mümkün olmayan cemaat mensupları üzerine satın alınması da ileride bu mülklerin Patrikhane’ye hibe edilmesi ihtimalini ortaya çıkarmaktadır. Burada yapılmak istenen bu mülkleri cemaate kazandırmak değildir, Patrikhane’ye coğrafi alan sağlamaktır. Çok yakında da “Özel Maraşlı Rum İlköğretim Okulu”nun mülkiyetini Patrikhane adına tescil ettirme girişimleri yapacaklardır. Zaten bir Rum vakfı üzerinde olan bu mülkiyetin, Patrikhane’ye geçmesi durumunda ise Vatikan’dan biraz daha büyük bir coğrafi alan elde edilmiş olacaktır.




2012’de yapılacak bir “Çevre” sempozyumunun davetiyesinin 15 ay öncesinden hazır olması ve bir Yunanlı bakanın himayesinde yapılacak olması ise şu soruyu sordurmaktadır: 2012’de Ruhban Okulu açılmış mı olacak?” Kim ne derse desin Rum patrikhanesi; Vatikanlaşma yolunda büyük adımlar atmakta ve atmaya da devam etmektedir.



27 Mart 2011 Pazar

ŞİİR: BAHARA AZ KALDI (BOJİDAR ÇİPOF)



Akşamın gölgesi ile kararan denizin yanında

Yağmur altında bir sahilde yürümekteyim

Dalgalar bana eşlik ediyor ama yalnız değilim

Akşamki esmerin boncuk gözleri de benimle

Yürüyorum şu ahmakıslatan denen yağmurla

İnadına ıslanmanın, umuduna gelen baharın

Rengârenk hoş kokular saracak yine etrafımızı

Karışan parfümlerimizin kokusunu da duyarak

Baharla yoğrulacak üstüme ve üstüne sinerek

Gönlü hoş olanların baharı bir başka olurmuş

Hazır mıyız baharın serininin bize vurmasına?

Hazır mıyız gülü seven bülbül sesine ortaklığa?

Kuşlarla çiçeklerin ortaklığına da şahit olacağız

Zaman daraldı zira Mart bitiyor Nisan şuracıkta

Eskiden her sokakta çiçek dolu bahçeler vardı

Şimdi sadece parklar var erguvanı görmek için

Gülün kokusu havaya egemen olunca gidilen 

İnsana sığınak olan gül bahçeleri de vardı

Şimdi sahil kenarında duygusal sığınaklar var

Bir taş belleyip sonra esmeri de getirmek için

Ya da imgelem dünyamı bahara hazırlamaya

Gamlıların toplandığı izbe yerler kışta kalmalı

Duyguların, gönlün canlandığı günler baharda

Duyumsayacağın o kadar çok şey var ki önünde

Hadi artık bekleme sen de vur kapısını esmerin

Ya da gönlünde kim varsa sarışın, kumral, kızıl

Şimdi çık yağmurla dostluğa ve iyi bak etrafına

Orada bir taş olsun ki yarın sevdiğinle gidersen

Esmer, sarışın ya da kumral olması fark etmez

Ona şöyle dersin: Dün burada seni düşündüm

Yağmur altındayken, içimde rengârenk baharla

Bojidar Çipof

27 Mart 2011



http://www.antoloji.com/bahara-az-kaldi-2-siiri/

BAHARA AZ KALDI


Akşamın gölgesi ile kararan denizin yanında

Yağmur altında bir sahilde yürümekteyim

Dalgalar bana eşlik ediyor ama yalnız değilim

Akşamki esmerin boncuk gözleri de benimle

Yürüyorum şu ahmakıslatan denen yağmurla

İnadına ıslanmanın, umuduna gelen baharın

Rengârenk hoş kokular saracak yine etrafımızı

Karışan parfümlerimizin kokusunu da duyarak

Baharla yoğrulacak üstüme ve üstüne sinerek

Gönlü hoş olanların baharı bir başka olurmuş

Hazır mıyız baharın serininin bize vurmasına?

Hazır mıyız gülü seven bülbül sesine ortaklığa?

Kuşlarla çiçeklerin ortaklığına da şahit olacağız

Zaman daraldı zira Mart bitiyor Nisan şuracıkta

Eskiden her sokakta çiçek dolu bahçeler vardı

Şimdi sadece parklar var erguvanı görmek için

Gülün kokusu havaya egemen olunca gidilen

İnsana sığınak olan gül bahçeleri de vardı

Şimdi sahil kenarında duygusal sığınaklar var

Bir taş belleyip sonra esmeri de getirmek için

Ya da imgelem dünyamı bahara hazırlamaya

Gamlıların toplandığı izbe yerler kışta kalmalı

Duyguların, gönlün canlandığı günler baharda

Duyumsayacağın o kadar çok şey var ki önünde

Hadi artık bekleme sen de vur kapısını esmerin

Ya da gönlünde kim varsa sarışın, kumral, kızıl

Şimdi çık yağmurla dostluğa ve iyi bak etrafına

Orada bir taş olsun ki yarın sevdiğinle gidersen

Esmer, sarışın ya da kumral olması fark etmez

Ona şöyle dersin: Dün burada seni düşündüm

Yağmur altındayken, içimde rengârenk baharla



25 Mart 2011 Cuma

1964’DE YUNANİSTAN VATANDAŞI RUMLAR TÜRKİYE’DEN “SÜRGÜN” DEĞİL “SINIR DIŞI” EDİLDİLER

Son günlerde Rum Patrikhanesi mahreçli birçok makale yazdık ve kamuoyuna “sempatize” edilerek sunulan bazı gelişmelerle ilgili olarak bu gelişmelerin gerçek yüzünü gözler önüne serdik. Adım adım ilerlemekte olduklarını, Patrikhane ile Yunanistan’ın aynı gemide yol almakta olduklarını vurguladık. Ve Lozan Antlaşması başta olmak üzere birçok özel anlaşmaların ve bunların doğal bir gereği olarak; Batı Trakya’daki olayları ve oradaki Türklerin (verilmeyen) haklarını, buradaki Rum Cemaati ve Patrikhane’nin edinimleri ile kıyasladık. Görünen tabloya bakarak da “mütekabiliyet” diye bir kavram olmadığına dikkat çektik. 

Bu arada bazı yabancı fonlarla beslenen, bir kısım medya mensupları ve akademisyenlerin bir sürekli olarak Türkiye Devleti’ne saldırdıklarını ve geçmişte yaşanan bazı olayları yazdık. Bunlar arasından “Varlık Vergisi” ile “6/7 Eylül 1955” olaylarının ise gerçekten Türkiye’nin bir ayıbı hatta bir kara lekesi olduğunu da kabul ettik. 

Fakat Türkiye’nin bu iki kara leke ile birçok başka medeni bildiğimiz ama sömürgecilik ya da soykırımcılık yapan ülkenin aksine ”yüzleştiğini” ve bunların karşılığında yüksek “tazminatlar” da ödediğine değindik. Gerçekten 1942’deki  “Varlık Vergisi” kanunla salınmış bir vergidir ve “6/7 Eylül 1955” olayları da ancak devletin bazı katmanlarının organizasyonu ile oluşabilecek mahiyettedir. 

Bu iki hadise dışında kalan başka tarihsel gerçeklerde, Türkiye’nin bir kabahatinin bulunmadığı ve bunların karşılıklı anlaşmalar ya da uluslar arası hükümler çerçevesinde işlemler yapılmış olmasına karşın; Varlık Vergisi ile 6/7 Eylül’ü de ekleyerek ortaya çıkan bir tabloyu özellikle sergilemeye çalışanlar maalesef azımsanmayacak düzeydedir. 

Eski makalelerimizde de vurguladığımız üzere; Lozan’ı müteakip Türkiye ile Yunanistan arasında akit edilen ikili anlaşmaların da çerçevesinde karşılıklı bir nüfus mübadelesi yapılmıştır. Tekrar etmemek adına birkaç cümle ile şunları yazabiliriz: Türkiye ile Yunanistan’ın müştereken oluşturdukları “Mübadele-i Ahali Komisyonu” bu zorunlu göçü 1923/1924’te organize etmişlerdir. Bu göç vesilesiyle mutlaka mağdur olanlar çoktur ama oluşan mağduriyetlerde tek başına Türkiye suçlanamaz. Ne yazık ki Türkiye’de yerleşik mübadiller ve onların kuşaklarının davranışları ile Yunanistan tarafının davranışları mukayese edilemez. 

1-Türkiye; Lozan’ı tek başına hazırlamadı.  

2-Bu kadar eski bir tarihi olayı irdelerken;  “o günün koşullarını”  da göz önüne almak şarttır. Bu vurgulanması gereken en önemli iki husustur/gerçektir. 

Geçen yazımızda; Türkiye’ye dönmeye hazır ya da bekleyen “120 Bin Rum” ile ilgili gelişmeleri gözler önüne serdik. Atatürk’ün de sıkça tekrarladığı bir gerçek olarak; Rumlar da Türkiye mozaiğinin bir parçasıydılar.  Bu tabi ki doğrudur. Ama 1964’te alınan bir kararla Rumların, Türkiye’den gönderilmeleri; aynı Lozan sonrasında uygulanan “zorunlu göç” gerçeği gibi, 1930 yılında Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanan, “İkamet Ticaret ve Seyrisefanin Anlaşması”; o günün koşulları ve uluslar arası hükümler çerçevesinde iptal edilmiştir. 

Bu anlaşmanın iptali ve bunun sonucu olarak Rumların gönderilmesinin ise çok somut ve haklı bir sebebi vardır ve bu bunun için de Türkiye suçlanamaz ve suçlanmamalıdır. 

Çünkü 1964’te gönderilenler ya da sınır dışı edilenler TC vatandaşı olmayanlardı. O tarihte hiçbir TC vatandaşı Rum sınır dışı edilmedi. Bir ülke kendi vatandaşı olmayanı, uluslar arası hükümler çerçevesinde her zaman hudut dışına çıkarabilir ve bunun adı “sürgün” değildir. Sürgün tanımlaması; bir ülkenin kendi vatandaşı olanları hudut dışı etmişse yapılabilir. Tabi ki şu gerçeği de göz ardı etmeyelim: TC vatandaşı olup da 1964’te gidenler de oldu ama bunlar aile bağları nedeniyle ve kendi arzularıyla gidenlerdi. 

“İstanbullu Rumlar Vatandaşlık İstiyor” manşetiyle ve Atina Teknik Üniversitesi’nde görevli bir profesör olan “Nikolaos Uzunoğlu” başkanlığındaki “İstanbullu Rumların Evrensel Federasyonu”nun bu talebini 1964 şartlarında biraz irdeleyelim ve yazımızın bir yerinde, “O günün koşullarını da göz önüne almak şarttır.” demekle ne kast ettiğimizi de ortaya koyalım. 

Bir önceki yazımızın bir paragrafı şöyleydi

Vatandaşlık isteyenler, İstanbullu yani burada yerleşik olanlar değildir. Bunlar uluslararası yasalarla buradan gidenler ya da onların ikinci kuşaklarıdır. Şimdi Rum Patriği’nin, Anadolu’daki yerinde iki tane “taş” ya da “duvar” kalmış kiliselerde her sene neden ayinler yaptığını anladınız mı? İşte şimdi Patrikhane’de yüzlerce papaz olmasını neden istiyorlar ortaya çıkmaya başladı. Bu insanlar vatandaş olabilirlerse Anadolu’daki dedeye nineye “Bu ev benim dedemindi, babamındı” diyerek davalar açacaklar. Karşımıza binlerle ifade edilen mülkiyet davaları çıkacak. Lozan sonrasındaki karşılıklı “ahali değişiminde” zaten karşılıklı olarak mal takası ile bir nebze haklarını almışlardı. Zaten Türkiye de gelen mübadillere olabildiğince ”toprak” vererek mağduriyetlerin önlenmesini sağlamıştı.  

Yunanistan ayağı ise böyle olmadı! Buradan Yunanistan’a göç eden Rumlara ”TURKOS” dediler ve dışladılar. 

Not: Geçmişimi bilenler benim bir zamanların sıkı gitaristlerinden olduğumu ve bir dönem buzuki de çaldığımı bilirler. Geçen sene ziyaretime gelen gitarist bir eski arkadaşım bana oradaki acı gerçeği aktardı. Adını burada vermek istemediğim ve benden birkaç yaş daha büyük olan bu arkadaşım; oradaki “müzisyenler kahvesi” gibi müzisyenlerin toplandığı bir lokale her gittiğine kendisine hâlâ Yunanca “Hoş geldin Turkos” şeklinde hitap edildiğini ve bundan duyduğu rahatsızlığı dile getirdi. Bu insanlar orada kendi mahallelerini kurmak zorunda kaldılar ve bazı semtlerde kümelendiler. Bugün dahi bu insanlar orada horlanmaktadır ama zamanı geldiğinde de bu son “120 bin Rum” örneğinde olduğu gibi “maşa” edilmektedirler.    

Türkiye bu insanları sınır dışı etmekle haklı mıydı?  

İrdelemeye şuradan başlayalım: Bugün telaffuz edilen “İstanbullu Rumların Evrensel Federasyonu” doğru bir tercüme değildir. Bu federasyonun gerçek adı şöyledir: “İkumeniki Omospondia Konstantinupolition”  Manası işe şudur: “Kostantinoplelilerin Ekümenik Federasyonu’. İstanbul; Yunanlıların ”Megali İdea” doktrinine göre “Constantinople” (Konstantin’in şehri) olabilir. Fakat artık burası “İstanbul”dur. Hoş bazı entel dantellere göre Fatih Sultan Mehmet ne kötü bir adamdır ve ne de kötü etmiştir şu “Constantinople”yi fetih etmiştir...

İstanbul için hâlâ bu adı kullanmak resmen “bölücülük”tür ve burada gözlerinin olduğunun göstergesidir. Anadolu üzerinde Rumluğun esamesinin kalmadığı yerler adına yıllardır Patrikhane’nin metropolitlikler ihdas etmesinin ne anlama geldiği şimdi açıklanabilir duruma geldi.  

Bir kanaviçe gibi yavaş yavaş bizi örüyorlar ve örtü bitmek üzere! Bu şekilde tanımlamak bir komplo teorisi mi acaba?   

1964’te Yunanistan ile Türkiye; Kıbrıs’tan ötürü savaşın eşiğindeydiler. Aralık 1963 sonunda ise Kıbrıs’ta,  Rumlar tarafından tarihe “Kanlı Noel” olarak geçen trajik olaylar gerçekleşti. 20 Aralık’ta Türk köylerinde başlayan kıyım “24 Aralık Noel Gecesi” ellerindeki silahları Binbaşı Nihat İlhan’ın savunmasız ailesine çeviren “dini bütün Hıristiyanlar” eşi Mürüvvet, küçücük evlatları Kutsi, Hakan ve Murat’a doğrultular. Bir banyo küvetine sokularak katledilen bu insanların fotoğrafı Türkiye’de büyük bir infial yarattı. 103 köy boşaltıldı toplamda 25 Bin kişi sürgün oldu. (22 Aralık 1985 Milliyet)   

Bu arada 1964 başında bir gelişme oldu ve Beyoğlu’nda gizli faaliyet gösteren bir “Yunan” derneği ortaya çıkarıldı.   

Bu derneğin adı yine şimdi bu ortaya çıkan“Kostantinoplelilerin Ekümenik Federasyonu’ örneğinde olduğu gibi yanlış tercüme edilmiş ve  esas kimlik gizlenmişti. Derneğin gerçek adı; “Elliniki Enosis” yani “Helenik İlhak”tı. Savaşın eşiğine gelinmiş bir ortamda böyle bir adla gizli faaliyet gösteren ve kayıt dışı makbuzlarla Rum Cemaati’nden bağış toplanması “İsmet İnönü Hükümeti”ni harekete geçirdi.   

Burada şu iki vurguyu yapmak gereklidir:   

1- “Enosis” yani “İlhak” Kıbrıs’ın Yunanistan’a katılmasının simgesel söylemidir. 

2- Kıbrıs’a gittiğinden sonra bu olayları tetikleyen ve “Kanlı Papaz” olarak bilinen “Makarios”; Kıbrıs’tan evvel İngiltere’nin Başpiskopos’uydu. Ve oradaki Yunanlılardan/Rumlardan “zorla” bağış ya da “haraç” topladığı için yapılan ihbarlar neticesinde ve İngiltere’nin tepkisi üzerine; devrin Rum Patriği “Athenagoras” tarafından Kıbrıs’a tayin edilmiş ve sonra da bilinen “Kıbrıs Olayları” patlak vermişti.   

Kıbrıs’ı Yunanistan’a “ilhak etmek” için vuku bulan bu senaryo bir yandan işlerken ve semeresini de vermek üzereyken, savaşa ramak kalınan bir ülkenin ”gizli” bir derneği ile burada “haraç” toplanıyordu.  
Derneğe yapılan baskında binlerce -ki bunların yaklaşık tümü burada 1930 anlaşmasına istinaden bulunan ve TC vatandaşı olmayanlardı- “bağış sahibinin” adı ortaya çıktı. Bu gerçek; ne yazık ki çok sınırlı kaynakta bulunan ve  ”gizlenen tarih”tir. 

İşte bu durum karşısında henüz “Kanlı Noel”in acısı içinde bulunan Türkiye; 1930 yılındaki “İkamet Ticaret ve Seyrisefanin Anlaşması”nı Türkiye adına imzalayan İsmet İnönü’nün verdiği bir önerge ile bu anlaşmayı feshetti ve Türkiye’de yerleşik Yunanistan vatandaşlarının 6 ay içinde ülkeyi terk etmesi şeklinde bilinen süreç başladı.    

1964 Sürgünleri; sürgün değildirler. Kendi vatandaşı oldukları ülkeye hudut dışı edilen Yunanlılardır. Sürekli çarpıtılan bu konu ile ilgili; Yunanlıları ”mazlum”, Türkiye’yi de “zalim” gösterme gayreti içinde olanlar, bu ayrıntıların ortada olmasını istemezler. Çünkü savaş teyakkuzu içindeyken ortaya çıkan “Helenik İlhak Derneği”  ve “Kanlı Noel”le tetiklenen ve Yunan vatandaşlarını hudut dışı edilmelerine neden olan süreç; çok “yanlış” ve “yanlı” olarak saptırılmaktadır.

Geçen ay ortaya çıkan “120 Bin Rum Vatandaşlık Bekliyor” haberi ise öyle sunulduğu gibi ”sempatik” değildir ve çok “vahim” bir durum söz konusudur.

21 Mart 2011 Pazartesi

ŞİİR: NE KADAR ZORLARSAN ZORLA OLMAYINCA OLMUYOR (BOJİDAR ÇİPOF)

 

Ne kadar zorlarsan zorla olmayınca olmuyor

Yaşamak artık zor sanat oldu bu gezegende

Yaşam sürecine temâşa gibi bakanlar vardır

Onların dahi artık işleri zor, fazlasıyla hem de

Herkes borçlu ama alacaklı kim bu bilinmiyor

Borç deyince illa para değil ruhlar da borçlu

Kimi kartla krediyle, kimi de tutmadığı sözle

Kafalar karışık, işler ise daha da karmakarışık

Bu karışıklıkta hani insanlar barışık olsa iyi de

Kendisiyle barışık değil ki kişi etrafıyla olsun

Vehimler basmış kafaları çoktandır bu böyle

İşte bundan dedik başta zorlasan da olmuyor

Yaşam denen sanatı akışa bırakmak gerek

Zira ecinni taifesi de işbaşında boş bırakmıyor,

Kafana sokacak bir illet bulmakta çok mahirleşti

Rûhun güzel de olsa kirlenmemesi için çaba şart

Gel de çık işin içinden, birini bu arada kalbine al

Bir boşluk kalmadı ki nereye koyacaksın yer yok!

Ne kadar çok zorlarsan zorla olmayınca olmuyor

Bulsan da bu böyle aramada olsan da bu böyle

Büyülü bir hayal âleminde sanalda geziniyoruz

Genel; kör cesaretiyle atışa devam durumunda

Bu kör cesareti mi olmayan medeni cesaret mi?

Şahikayı bulmak için mi anı doldurmak için mi?

O kadar çok sorulacak soru var ki yaşamda ama

Çoğu bunları sormayı unuttu hal hatır adap gibi

Gel şimdi gerçekten çık işin içinden çıkabilirsen

Ya sele kapılır sokağa katılırsın ya da beklersin

Ne kadar zorlarsan zorla olmayınca olmaz zira

Anın gelmesi gerek...

Bojidar Çipof
21 Mart 2011

http://www.antoloji.com/ne-kadar-zorlarsan-zorla-olmayinca-olmuyor-siiri/