18 Ekim 2010 Pazartesi

AĞAÇKAKAN ile KAKAN ve KAKILANLAR HAKKINDA BİRKAÇ SÖZ

  
Bir ağaçkakan “kakmak” üzere çıktığı ağacın üzerinde, yaşadığı hayatın zorlukları ve ne kadar boş bir yaşam sürdürdüğünü düşünüyordu…

Sabah tünediği yerden kalkacak ve dere kenarında sabah banyosu yapacak, içtiği birkaç yudum sudan sonra; görev yerine, yani “kakılacak” ağacın üzerine gidecekti.

Tabi ki bu işi yani eylemi yapmak için iki faktör olmalıydı ve bu iki faktör de “kakan” yani kendisi ve bir de “kakılan” yani kakılacak ağaç gerekliydi.

Bu koşullar tamdı ve eylem tam ve mükemmel bir şekilde yapılmaya hazırdı. Ağaçkakan da öyle yaptı ve “kakacağı” ağaca doğru yumuşak bir uçuşa geçti. Biz onu ağacı kakması için biraz rahat bırakıyoruz…

Kakan”lar; sadece hayvan türlerinden olan bu kuş değil tabi ki… İnsanlar arasında da, amatör, profesyonel ve yarı profesyonel “kakıcılar” genel insan nüfusu arasında pek de az olmayan bir yüzdededirler…

Bu insan “kakıcılar” kendi aralarında, genel olarak ikiye ayrılırlar.

1= Bulduğu herkesi “kakanlar”.

2= Çok sevdikleri ile seviyorum dediklerini ya da sever görünüp aslında hiç sevmediklerini “kakanlar”.

Şık 1.’deki bulduğu herkesi “kakanlar” aslında o kadar önemli değildir zira “kakılmak” istemeyenlerin ortamdan sesli ya da sessizce ayrılmaları mümkündür. Bu tür “kakıcılar”; kendi aralarında kimse ile geçinemeyenler, aksiler, kötüler, belalılar ve kıllar v.d. olarak tasnif edilebilirler.

Şık 2.’deki klasmanda olan “kakıcılar”ın ise; sevgi kavramının çok geniş bir yelpazede olması sebebiyle, daha fazla alt seçenekle irdelenmesi gerekir.

Ebeveynlerinin kendisine yaptığı her hareketi ve aldığı ya da alamadığı her ne ise bir sorun haline getiren ve ona rağmen şımartılmaya devam eden velet, ergen, genç hatta erişkin bireyler vardır. Bunlar; ana ve babasının başına her şeyi “kakar” dururlar.

Bunun bir de tersi var tabi ki… Ne yaparsa yapsın ebeveynlerine yaranamayan, yaptığı her hareket başına  “kakılan” ve bu “kakma” eylemi ile doğru orantılı olarak yaşamlarını, farkında olmadıkları bazı travmalarla sürdüren “kakılmışlar”…

İş hayatında da ne yaparsan yap yaranılmayan, elinle kuş tutsan seni takdir etmeyen, ama hele bir hata yap, o zaman adeta kafa derisi avcısı Kızılderili misali üstüne gelen işveren ya da amir, müdür sıfatlı “kakıcılar”ın da burada hakkını vermeliyiz.

Bunun tersi de yok mu? Elbette var! Evinde bulamadığı yemeği, başka bir işte sağlamayacağı sosyal imkânları bulduğu halde devamlı patron, amir ve müdürün “arkasından kakma” işini alışkanlık edinenler.

Bu tür kişiler; bu “arkadan kakma”  eylemlerini, kendi arkadaşları arasında “kakadururlar”. Bunları “riyakâr kakıcılar” olarak da tasnif edebiliriz.

Kendilerine göre, Dünya’nın en kötü patron amir ve müdürlerini karşılarında gördükleri esnada ise en profesyonel askeri birliklerde görülmesi bile mümkün olmayan militarik bir selamla karşılık verirler. Burada “kakma” işlemi;  yerini “yağlama” şeklinde tezahür eder…

Okulda; ne yaparsan yap, ne kadar çalışırsan çalış, ne kadar ödev yaparsan yap yaranamadığın dolayısı ile not alamadığın ve de azar işittiğin öğretmen “kakıcılar” ile bunun tersi olarak; ağzıyla kuş tutsa öğrenciye yaranamadığı için arkasından tüm “kakma” işlemlerinin ve “kötüleme” eylemlerinin yapıldığı öğretmenler de azımsanamaz.

Bu tür örneklemeler çok daha fazla yapılabilir. Ancak zamanın darlığını göz önüne alarak ve bize ayrılmış süreyi doldurmadan önce “sevgisel kakma” eylemleri üzerinde duracağız!

Adam ya da kadın, nasıl durursa dursun, ne yaparsa yapsın, genellikle akşam yemeğinden önce, bazen de Pazar günü yataktan kalkıştan hemen sonra, kaderlerinde olan “kakma” eylemi başlar. Her tür davranış karşısında, bazen maddi bir eskizsizlik, bazı hallerde cinsel doyumsuzluk ya da performanssal bir acizlik durumunda, çok zaman kıskançlık ve yine zaman kısıtlaması nedeniyle v.d. olarak geçiştirdiğimiz çok daha fazla husustan ötürü “kakma”  eylemi yapılır. Kimileri bu konuda o kadar becerilidir ki hani yakalarına “itina ile kakılır” yazılsa hiç de abartı olmaz!

Madalyonda iki taraf olduğundan (öyle derler)  diğer tarafa da geçip bir de oradan baktığımızda; kişiye su soruyu sorma gereği hâsıl olur:

Be arkadaş! Neden kendini bu kadar kaktırıyorsun?

Bu; ancak çok göreceli bir şekilde cevaplarla mümkün olan bir durumdur ve bunun da şıkları vardır.

Kişi deli gibi âşıktır ve devamlı susma hakkını kullanarak kendini “kaktırır” durur. Bu durumda diyecek bir şey kalmamıştır. Zira kişi artık müptezel (daha eski deyimle=iptizal) konumdadır ve selametin onun yanında olmasını dilemekten başka bir şey elden gelmez.

(Burada kullanılan “müptezel” kelimesinin genelde azmış/kudurmuş anlamında kullanılması; kelimenin tam olarak o anlama geldiğini göstermez ve en kolay/kolaycı iş olan arama motorlarına bakmak sizi bilgilendirecektir! )

İlişkilerde tanımı ne olursa olsun sevgi ya da aşk, evlilik ya da birlikte yaşam; saygının en önemli unsur olduğundan yola çıkılarak, bazı değer yargılarını anımsamak ve kendi kafamıza, kendimiz “kakmak”; belki Ocak ayında denize girmekten daha etkili bir soğuk duş etkisi yapacaktır. 

Ve bu suretle, yazının başındaki 1. Klasmana geçme durumu zuhur edecek, kişi mahalden “kakılmadan” ayrılabilecektir. Bu şekilde davranma; en tavsiye edilen ve sonucu tam ve eksizsiz olan bir tepki/etkidir…

Ama çok kez bu yapılmamaktadır. Deli gibi seven, çok seviyorum diyen ama karşıdakinin parasını seven, yine çok seviyorum diye aslında gücü sevenlerin çok olduğu çağımızda her edinimin bir bedeli vardır ve ne yazık ki bu bedel de “kakılma katsayısı” ile tespit edilmektedir.

Çok kez burada “kakıcı” görevinde olan kişi; “kakabileceğini” ve istediğini her zaman alabileceğini sezdiği an durum çok vahim bir safhaya girmiştir. Zira burada “kakıcı” olarak tanımladığımız zat ya da zat-ı muhterem, ne kadar “kakarsa kaksın” bu “kakma” işleminin sürekliğinde, bitmesinde bir endişe taşımamaya başlar.

Kakma” yapanın yanına kar kalmaktadır! Ortaya “Marquis de Sade” (kısaca Marki de Sad olarak okunur) tarafından Dünya’mıza kazandırılan “sadizm” duygusu da çıkmıştır ve “kakan”; gereken tepkiyi almazsa, “kakmaya” sadistçe ve sürekli devam eder.

Hatta bu “kakıcılar”; bazen hızlarını alamaz ve bu “kakma” işine kendilerini öyle bir kaptırırlar ki devran tersine döner ve sıkıntıdan “Kurdeşen” dökerler.

Bu klasmandakiler; çevrelerini kahreder ama kendileri kahrolmuş modunda “Show” yapmakta üstlerine olmayanlardır! Hatta bazen kendi kendilerine reva gördükleri “monolog tarzı kakma” ya da “kahrolma” sonucundaki sıkıntıdan ötürü “zona” çıkarttıkları dahi görülür… (Zona Latince: Herpes Zoster. Virüsü: Varicella Zoster)

Tabi bu kadar “kakan”la uğraşır durursak, yazımızın başlangıcında olan “ağaçkakan”ı unutmuş ve zavallı “kakılanlar” için ağıt yakmaya başlamış oluruz. Ağaçkakan; (Latince=Picus) ağaçkakangiller familyasındandır. Ağaçları gagalamakla, insanların birbirlerine yaptığı gibi kişisel bir “kakma “ niyetleri yoktur.

Bu çok güzel renklerde doğada bulunan kuş türünün, gagalama ya da “kakma” işi ile iştigal etmesindeki tek ve masum amaç; ağaç kabuğundaki böcek, tırtıl türü haşaratı yemek ve sadece karnını doyurmaktır.

Bu işlemi yaparken de ağaca sık sık vurarak bir anlamda böcek avcılığı yapmakta ve nerede olduklarını bu şekilde tespit etmektedir.

Bu güzel kuşun Dünya insanlarının birbirine hep yaptığı “kakma” işi ile hiçbir alakası olmadığı bilimsel yöntemlerle kanıtlanmıştır.

Ağaçkakan; suçsuzdur


Bojidar Çipof
18 Ekim 2010 

4 Ekim 2010 Pazartesi

TOPRAKTAN İNTERNETE (Sosyal Medyanın Müritleri)



Bu yazı; Facebook'u örnekleme yaparak, internet üzerine yazılmış eleştirel bir "deneme"dir.

Temel dört element: Ateş, Hava, Su ve topraktır.

Latince; Ignıs [Ateş], Aer [Hava], Aqua [Su] ve Terra [Toprak]

Dört elementin hiç biri, bir diğerinden daha önemsiz değildir ama toprağın; salt element olma özelliğinden öte insanlar üzerinde duygusal bir özelliği de vardır.

Bu bağlamda toprak; anadır, umuttur, aşktır, sevgidir ve daha birçok anlamdır… Çok farklı iş mensupları; topraktan çok farklı beklentilerde olurlar. Başta çiftçiler olmak üzere toprağa verdiği nimetlerden dolayı bir kesim “ana” derken, örneğin bir doğasever ya da bir şair yine toprağa “ana” der ama bu tanımı başka bir anlam yükleyerek ifade eder. Verimliliği ifade etme adına yapılan “ana” vurgusu; tanımlama adına yapılırken, ortaya duygular ve özellikle de en geniş kavram olan “sevgi” konuyorsa, bu kez de “tanımlama” yerine “betimleme” denmesi gerekecektir.

Duygular sonsuzdur! Nihai nokta konulamaz…

Hedef hiçbir zaman kesin değildir. Biraz daha, biraz daha… Aşk da sevgi de aynıdır. Daha çok, daha çok… Hele para kazanma güdüsü, ihtiras ve buraya yazılabilecek birçok kavram daha…

Kesinlik olmadığında, hedefi netleştirerek ortaya koymak zordur. Uzakta, elin değmediği yer ya da yerlerde, devamlı uzanma, zıplama ve bir türlü o noktaya varamama…

Biraz da “doyumsuzluk” nitelemesi sanki buraya girebilir. Hani “o” şarkıyı her prova edişinde orkestraya kan kusturan, bir türlü tatmin olamayan ve her söyleyişinde aslında kendi eksikliğini etrafındakilere eziyet ederek gizlemeye çalışan “ünlü”lüğü sindirememiş “ünlü” bir şarkıcı…

Tanımlamada; bilinen bazı değerler göz önüne alınarak bir tespit ve tespit edilen nesne ya da olguya, bilimsellik de işin içine girerek bir “ad” verilir. Betimlemede netlik yoktur. Bir şeyi göz önüne alarak yapılan bir tasvir vardır. Bu bağlamda; göz önünde canlanacak bir şekilde, söz ya da yazıyla anlatma söz konusudur.

Bize tabiatın sunduğu en büyük nimetlerden olan “Dört Element”ten biri olan toprak; yukarıda farklı cümlelerle ortaya konan “toprak” olma özelliğinin ötesinde çoğu zaman bize  “sevgi”yi betimlemek için de kullanılır. Toprak; bu anlamda sevgidir, aşktır, aşkı yeşertendir, fidanı büyütendir. En geniş felsefi kavram olan “sevgi”nin göreli, göreceli, bağıl, bağıntılı her türlü ortaya konan şeklinde, o ifadenin içinde olabilir. Çok farklı anlamlar yüklenerek söylenir yazılır ve o tür tümcelerin içinde kullanılan “toprak” gerçekten çok farklı düşün tasvirlerini betimler…

Betimsel olarak neyi tasvir ettiğiniz, tamamen sizin “düşünme özgürlüğü”nüz çerçevesindedir. Düşünceye kısaca; “düşünmenin ürünü olan görüş ya da ortaya konuş” diyebiliriz.  Bu durumda bir düşünceniz oluşmuşsa; buna düşünmenin söylemsel boyuta geçişi ya da düşünmenin eylemsel tepkisi dememiz gereklidir.

Neyi nasıl düşündüğünüz sizin iç dünyanızdır ve buna hiç kimse müdahale edemez. Etrafınızdaki size en yakın birinin, size içinden neler dediğini ya da sizin için neler hissettiğini bilemezsiniz.

Bu; kadın erkek ilişkilerinde daha da zor bir durumdur. Etrafınızdaki en yakın “arkadaşınız”. “kankanız”, "o sizin ablanız ya da ağabeyiniz” ve diğer tanımlamalara uyan erkek ya da kadın kişiler, beklemediğiniz bir anda, size doğru öyle bir adım atar ki size kendinizi çok kötü hissettirir…

Tepki, verilir ve en yakın arkadaş, en kötü kişi olur. Zira genelde bu adımı atan ve dersini alan sonra çirkinleşir ve baş ağrısı yaratır. Sadece “baş ağrısı” ile kalınmaz bir de yiten dostluk adına “iç ağrısı” olur.

Şimdi ne alaka dört element, sonra bunlardan toprak ve sevgi betimlemesi... Bu yazıya bir şekilde girdik ve bu işi bir yerlere vardırıp çözeceğiz…

Ama farkındayım ki hayli karışık bir yazıdır gidiyor… Devam… Her şey sonunda toparlanır! Ama pozitif, ama negatif anlamda… Mutlaka toparlanır…

Betimsel bir tasvir olarak; bir zamanlar toprağa bakan bir köylünün, bu toprak içinden çıkan demir ve bakır ile silikonun da katılmasıyla, ortaya adına “bilgisayar” denen bir alet üretileceğini ve bunun içine odalar, apartmanlar dolusu kâğıtlara sığmayacak kadar yazı ve diğer bilgilerin depolanabileceğini düşünmesi/düşünmüş olması ihtimal dâhilinde değildir.

Bilgisayar denen şu makinenin, zamanla (evvela askeri istihbarat amacıyla oluşan ) sahibi belli olmayan ve Dünya’nın her tarafındaki kişilerle halen anlık iletişim sağlayan adı “internet” olan adeta bir canlı organizma yaratacağı da düşünülmemişti!

Bilgisayar da birçok nimet gibi “toprak”tan çıktı ve hala çıkıyor da… Topraktan çıkan madenlerle yapılan bilgisayar, artık bir kurgubilim filmi gibi Dünya’ya egemen bir organizmayı “internet”i doğurdu…

Toprak Ana’dan olma Bilgisayar’dan doğma İnternet…

Bu; adeta canlı bir organizma gibi Dünya’yı sararken bizi de sardı. Artık kişi iletişimleri ağ üzerinden oluyor. Psikolojik anlamda herkes bağımlı…

Türkiye Facebook’ta üye sayısı olarak 4. Ülke sıralamasında. Ülke nüfusunun üçte biri, yani sokaktaki her üç kişiden birinin Facebook üyeliği var. Kırsal kesimlerdeki vatandaşların bu olanaklara sahip olmadıklarını göz önüne alırsak; büyük şehirlerde bu oranın daha da arttığını ve yarı yarıya " Facebook" üyesi olduğunu düşünebiliriz.

Peki, sadece Facebook mu? Elbette ki değil! Daha birçok sosyal paylaşım siteleri var. Twitter, Yahoo, Gmail ve Skype’ı gibi chat adreslerini unutmayalım. Ayrıca arkadaş ve partner bulma siteleri de var. Herkes bir yerlerde, herkesle iletişim halinde... Tenine yıllardır parmak değmemiş insanlar, biri ile sevgili ilişkisi olan, hatta eşi olan  evli insanlar; bu topraktan çıkan makine vasıtasıyla oluşan organizmadan yani internetten “nasibi”ni bir şekilde alıyor.

Burada “nasip” bir betimlemedir ve ne kadar nasiplenilebileceği hususu da sizin “tasvir” kapasitenizle doğru orantılıdır. Hele bir de “ben bilgisayarla üç ay, altı ay evvel tanıştım” diyenler var ya. Aman işte onlara dikkat! Erkek ya da kadın olmaları hiç önemli değildir. Bu “geç tanışanlar” nedense genelde “cin olmadan, çarpmaya kalkışanlar” oluyor.

İnternet sadece ilişki, arkadaş, partner bulma aracı değildir ki...

İnternet doğru anlamda gerçekten bir hayattır. İştir hatta aştır. Topraktan gelen nimet misalidir.

Artık Amerika’da “sanal aldatma” boşanma sebebi sayılıyor. Kimse kimseye güvenmiyor! Herkes kuşkucu, herkes takipte… Eşler ve sevgililer psikolojik bir soruna doğru adım adım gidiyorlar…  Bunun adı tek kelime ile “obsesif”lik…

Toprak; ana gibi karnından çıkan nimetleri bize sunuyor. Bu; biteviye devam eden bir süreç... Durmadan dinlenmeden Dünya üzerindeki on milyara yaklaşan insan ve diğer canlılar bu sürecin nemalananları, faydalananları. Toprak bize nimetler yanında mecazi anlamda sevgi de veriyor. Sevgi bir açıdan iletişimdir de... Sevgi bulma adına şu adı internet olan dipsiz kuyuya dalarken işte bu nedenle: Aman dikkat!

Bir diğer sorun ise karşında olsa iki laf edemeyecek kadar medeni cesaret fukaralarının “ya tutarsa” misali salladığı yazılar ve yorumlar. Kişiyi gerçekten tanımıyorsanız yanlışlıkla bir “canım” ya da benzeri bir söylemde bulunursanız hele sonuna “sevgiler” aman bir de “öptüm” falan yazarsanız yandınız! Burada gerçekten tanımıyorsanız dedim. Tanıyorsanız size kimse karışamaz…

Bir fotoğrafın altında “ipe sapa” gelmez ve “incir çekirdeğini doldurmaz” otuz kırk yorum biriktirirseniz bence karşınızdaki biraz hafiftir ya da "medeni cesaret fukaralığından" bu yolu seçmiştir.  Bu şekilde davranışlarla ise “incirin çekirdeği” de  zaten dolmayacaktır...

Ancak biraz geriden bu yazıyı bir daha okursanız; kişilerin (kadın ya da erkek fark etmez) kendi “düşünme özgürlüğü” içinde bu çokça yazılanları ne manaya algıladığı ve kendine ne yönden yonttuğunu bilemezsiniz. Buna en kolay tepki olan “o benim kankam” ya da “kardeşim” gibidir” demeye devam etmenizi hararetle tavsiye ederim...

Yeni eşinden ayrılmış bir arkadaşım ve evli bir arkadaşımın başına daha çok kısa bir süre evvel Facebook’tan kaynaklanan büyük sıkıntılar geldi. Bunu burada daha fazla açmayacağım…

Kimileri bana sanala karşı “protest” diyor. Topraktan çıkan madenle, silikonla şu an tuşlarına basmakta olduğum bilgisayar yardımıyla oluşan canlı organizma misali internette; tam 30 sitem var. Çok eski bir bilgisayar uzmanı olmam sebebi ile bunları tek başıma yönetiyorum.

Otuz yıldır bu nimetlerden yararlanarak para kazandım, evlat büyüttüm, yedim içtim "yaşadım". Sanala protest değilim, sanalın değer yargılarımızı törpülemesine ve bizi adım adım sarmasına karşıyım. Bir takım uçuk kaçıkların oluşturduğu bir jargona uymak zorunda olmadığımı düşünüyorum. Dünya’nın (bana göre) en güzel dili olan "Türkçe"yi koruma adına şu “kriptolog” misali yazı yazanlara da karşıyım. Sesli harfleri gece yatarken karnında unutup, seslilere basmayı zaman kaybı sanan ama kelime sonunda bolca mmmmmmmmmmm ve  nnnnnnnnnnnnnn yazanlara da karşıyım.

Bu kadar karşıtlık iyi değil sanki arkadaşlar! Baksanıza adımızı “kıl” a çıkaracaklar…

Ey topraktan olma bilgisayardan doğma internet. Bu lafım sana: Ben internette yalnız değilim. Benden, benim gibi olanlardan daha var. Onlar bana “kıl” demiyor ve onlarla düzgün bir şekilde iletişimde olabiliyorum.  Ancak, ne yazık ki bizden “az” var. Çoğalmalıyız...

Ey internet! Sen benim değer yargılarımı törpüleyemeyeceksin. Ben Türkçeyi Türk Dil Kurumu’nun esasları doğrultusunda kullanacağım. Senin sayende “kriptolog” olmayacağım. Sohbetimi karşılıklı kahve içme tadında yapacağım. Topraktan geldik yine toprağa gideceğiz. Bari giderken bana “topraktan olma bilgisayardan doğma interneti dibine kadar kullandı ama boyun eğmedi” diyecekler.

Buraya kadar okuduysanız bunlar son sözler: Biraz siz de betimleme yapın… Yani tasvirde bulunun işte…

Şu internet olmasaydı o zaman yine etrafınızda bu kadar insan olur muydu? Bunu çok iyi düşünün. Bunu yıllar sonra Facebook’ta bulunan eski okul ve iş arkadaşları, eski sevgililer ve akrabalar için söylemiyorum. Bu bağlamda; ben de Facebook’un gerçekten kendi tanımı olan “sosyal iletişim sitesi” özelliklerini tam olarak ihtiva ettiğini biliyorum, kullanıyorum ve bunu çok da takdir ediyorum.

Çevre için, dost için, arkadaş edinmek için, partner bulma, sevgili bulma, eş bulma için internete gerçekten gereksiminiz yoksa; burası tam size göre…

Tabi bana da…

Bojidar Çipof   4 Ekim 2010 


17 Eylül 2010 Cuma

YAPILAMAYAN AYASOFYA AYİNİNİN ARDINDAN


15 Ağustos 2010’da Sümela Manastırı’nda, Rum Patriği Bartholomeos tarafından yönetilen ayinin ardından sıranın Ayasofya’ya geldiğini yazılarımızda dile getirmiştik. Sümela’da gerçekleştirilen ayinin ne anlama geldiği ise ne yazık ki anlaşılamamış ve bu konuda çıkan haberler sadece Rumlarım/Yunanlıların orada bir ayin yapmasına verilen milliyetçi tepkilerle sınırlı kalmıştı. 10 Ağustos’ta, yeni çıkan kitabımız “Patrikhane ile Mücadelem”in tanıtım toplantısında, ağırlıklı olarak Sümela ile ilgili bilgiler verdik. AA’nın ve İHA’nın buna önem vermesi üzerine haber portallarının neredeyse tümünde 15 Ağustos’un bilinen ama analizi tam yapılamamış önemi ortaya çıktı. İhlas Haber Ajansı’nın (Özel Haber) başlığıyla bunu vermesinin rolünü de burada vurgulamak gereklidir.

Bu sitedeki daha önceki yazılarımızda ve televizyon programlarımızda; sıranın artık Ayasofya’da olduğunu hep vurguladık. Bu eylemi, bu doğrultudaki girişimleri hakkında bilgi sahibi olduğumuz için Rum Patrikhanesi’nden beklerken ortaya bir meczup çıktı! Bu meczup; Yunan asıllı ABD vatandaşı Chris Spirou’ydu.

Bu şahıs; ağırlıklı olarak 2005 yılından itibaren Ayasofya’ya Özgürlük sloganıyla ve ilk başta restorasyon yardımı vaadi ile başlayan faaliyetlerde bulundu. Hatta bu konuda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a mektuplar yazdı. Akla, surların tamiri ile başlayıp, kamuoyuna ne güzel bir şekilde yutturulan ve de alıştırılan “Sur İçi İstanbul” kavramı geldi. Bu kavram; süreçte, aramızdaki/içimizdeki  “Bizanssever”lerin artmasına neden oldu…

Haber portallarında, Yunan asıllı bir Amerikalı zengin ile birlikte gelecek bir grubun Ayasofya’da 17 Eylül günü korsan ayin yapmaya kalkışacağı günler öncesinden biliniyordu. Ancak bu kez bu işi götüren zat sıradan biri değildir. Her fırsatta Amerikan Senatosu’nda, Barack Obama’nın, Hillary Clinton’un yanında görülen bir dolar milyarderi; Chris Spirou’dur. 

Bu şahsın ya da başkanı olduğu organizasyonun en baş söylemi Ayasofya’ya para ödemeden girmek oldu. Her fırsatta vurguladığımız “Bu adamlar hiçbir sözü nedensiz söylemez” burada da haklılığını gösterdi! Tipik “Bizans” tepkisi olan bu davranış, her fırsatı ve söylemi o anlık olmasa da ileriye yönelik bir koz, bir yerlerde bekleterek, gününde kullanmak amacıyla saklanan bir imkân olarak kullanılmasını sağlamaktır.

Chris Spirou da bu bağlamda aynı davranışları sergilemiştir. Örneğin 16 Eylül tarihli yazımızda belge olarak kullandığımız, 9 Temmuz 2007’de Nicolas Sarkozy’ye gönderdiği mektubunda ve şu son bir haftalık süreçteki söylemlerindeki en önde görünen söylemi; Ayasofya’ya ücretsiz girilmesidir. Bu suretle ileriye yönelik zilliyet elde edilmek istenmektedir.

Evet, kopan fırtına dün akşam geç saatlerde dindi ve “Ayasofya’ya Özgürlük” adlı konseyin (Free Agia Sophia Council of America) 17 Eylül günü Ayasofya’ya ücretsiz girerek korsan ayin yapma girişimi başarıya ulaşamadı ve 200 kişiden fazla bir grupla Yunanistan’da hareket etmeye hazır sınıra  yakın bir yerde beklemekte olan konseyin başkanı Chris Spirou’nun  girişimi başarısızlıkla sonuçlandı.

Bu süreçte Rum Patriği Bartholomeos’un bu eylemi durdurmak için olan gücüyle çalıştığı bilinmektedir ancak eylemi yaptırmama çabası bizce iyi niyetle değildir. Zira bu girişim;  kendilerince ana amaca ulaşma, bir gün Ayasofya’da Rum Patriği’nin, onlara göre Ekümenik Patriğin yönetiminde (tekrar) ibadet etme ülküsüne zararlı bir girişim olarak görülmüştür.

Spirou’nun bu provokatif girişimi bir açıdan bakıldığında Türkiye’ye pozitif bir fayda sağlamıştır. Kültür Bakanlığı açısından, bu eylemin bir başka yönüne dikkat çekilmiştir ki bu zaman içinde orada sembolik de olsa İslami bir ibadetin yapılmasına, örneğin bir Bayram Namazı’nın kılınması taleplerine yol açacağıdır.  Ve nedense Ayasofya’da bir Bayram Namazı; bazı kesimlerce, Ayasofya’da bir Hıristiyan ayini yapılmasından daha dehşet vericidir.

Ayasofya’ya Özgürlük” konseyi, “Türkiye’nin Atina Büyükelçisi Hasan Göğüş’ten aldıkları mektup üzerine, Dedeağaç’ta olağanüstü bir toplantı yaptıklarını ve Ayasofya’da ayinin ertelenmesine karar verdiklerini söyledi.” (A.A.)

İşte yukarıdaki bazı söylemlerimizle tamamen bağdaşan bir tepki! Ayin yapmaktan vazgeçilmedi. Ayin yapmayı ertelediklerini açıkladılar. Spirou yaptığı açıklamada; kendilerine Türk Büyükelçisi tarafından bu eylemin tahrik edici olduğunu ve Türk yasalarına aykırı olduğunu ve bundan ötürü izin verilmeyeceği vurgulandığını söylemiştir.

Oysaki Spirou’nun elimizde bulunan 15 Eylül tarihli ve 1 Eylül’de Atina’da yaptığı basın toplantısındaki videolardaki söylemleri ile “erteleme” olarak telaffuz edilen bu eylemden vazgeçme kararı arasında büyük çelişki vardır. Bu videolarda Spirou’nun arkasında üzerinde “Hür Ayasofya” yazan ve parmaklıklar arasında görülen Ayasofya görüntüsü ile basılmış çok büyün bir poster vardı ve “asarız keseriz gireriz” edasıyla hatta argoya kaçan kelimelerle basın toplantısında ahkâm kesmiştir.

Bu yaşanan süreçte dikkatimizi çeken ve bizi üzen şu husus vardır; Somut ve ortada olan verilerin, gerçek bir analizinin yapılmadığı ya da yapılamadığı gerçeği ile Ayasofya’da bir ayin yapılmasına da salt “Anti Helenizm” olarak tepki verdiği üzüntüyle görülmektedir. Evet, yapılmak istenen Helenizm’le açıklanabilir. Ancak tepkinin içeriği sadece Helenizm’le ortaya konulmamalıdır. Çünkü bu kez karşı tarafa; bu tür isteklerin ve eylemelerin sadece aşırı milliyetçi unsurlara ait olduğu ve sadece belli bir kesimden geldiğini söyleme fırsatı verilmektedir.

16 Ağustos’ta Türksam’da çıkan yazımızda, elimizden geldiğince bunu çok somut ve anlaşılır bir şekilde ortaya koymaya ve bu eylemin ana temasını paylaşmaya çalıştık. Aynı gün 13.00’de, Gün Ortası Programı’nda, Bengütürk Tv’de bu görüşlerimizi elimizdeki video görüntüleri eşliğinde sunduk. Bunun çok yararlı olduğu kanaatindeyiz. Kendine paye çıkarma adına değil de bir şekilde görünen ve bilinen verilerin alt alta yazılmasında ve “Kral Çıplak” söylemi ile bağdaşan bir şekilde konunun anlaşılmasına ve iptal kararında ufak bir katkımız olduğu yönünde düşüncemiz ve memnuniyetimiz vardır. Kendimize paye çıkarmadan da bu iptal sürecinde katkısı olan, başta Kültür Bakanlığı olmak üzere kişi ve kurumlara karşı memnuniyetimizi dile getirmek gereklidir.

Chris Spirou; salt 2005’ten itibaren Ayasofya ile uğraşan biri değildir, Amerika adına “Sırp Lideri Miloseviç”e de danışmanlık yapmış tipik bir “Türk Düşmanı”dır. 16 Eylül’de Türksam’da çıkan makalemiz ile saat 13.00’de, Gün Ortası Programı’nda, Bengütürk Tv’de ilk kez bir Türk kanalında yayınlanan görüntülerin nedeniyle bazı tepkiler de aldık! Haber portallarımızda kelime kelime aynı cümlelerle “Bir zamanlar Sırp lider Miloseviç'e danışmanlık yapmış olan Spirou…” şeklinde bilgi vardır. 

Bize bir şekilde, “bu süreçte biz de bir katkı sağladık” huzurunu veren, kendine de paye çıkarma dışa vurumumuz ise dün akşam geç saatlerde Facebook profilimize gelen çok sayıda, “Sırp” profilinden gelen mesajlarla ilgilidir. Bu “Sırp” profilleri; mesaj yoluyla bir söylemde bulunmamışlar, fakat aynı dalgalanan Yunan bayrağı görselini tarafımıza göndermişlerdir. Bu ta bizi söylemlerimizi ve analizlerimizin, içten çok dışta takip edildiğini ortaya koymaktadır.

Çokça tekrar ettiğimiz gibi sıra Ayasofya’da ayin yapmaya gelmiştir. Bu istek sonlanmamıştır.

Bu meczup Amerikalı önderliğinde “Free Agia Sophia Council of America’nın girişimi münferit bir girişim de olsa, arkasında Hillary Clinton’un da olduğu güçlü bir ABD desteği vardır. ABD’nin ise farklı zamanlarda, farklı politikalar izleyerek, farklı grupları aynı hedefe yönlendirdiği de bilinen bir gerçektir. 



BOJİDAR ÇİPOF 16 EYLÜL 2010 BENGÜTÜRK TV (GÜN ORTASI) BÖL. 2



BÖLÜM 2
Bojidar Çipof; 16 Eylül 2010'da Bengütürk TV'de (Gün Ortası Programı) 17 Eylül'de Ayasofya'da, Yunan asıllı Amerikalı Chris Spirou başkanlığında "Ayasofya'ya Özgürlük Konseyi"nce (Free Agia Sophia Council of America) yapılmak istenen provakatif ayin ile ilgili açıklamalarda bulunuyor.

BOJİDAR ÇİPOF 16 EYLÜL 2010 BENGÜTÜRK TV (GÜN ORTASI) BÖL. 1



BÖLÜM 1
Bojidar Çipof; 16 Eylül 2010'da Bengütürk TV'de (Gün Ortası Programı) 17 Eylül'de Ayasofya'da, Yunan asıllı Amerikalı Chris Spirou başkanlığında "Ayasofya'ya Özgürlük Konseyi"nce (Free Agia Sophia Council of America) yapılmak istenen provakatif ayin ile ilgili açıklamalarda bulunuyor.

PAPAZLARIN YENİ HEDEFİ AYASOFYA’DA AYİN Mİ, PROVOKASYON MU?


Geçtiğimiz 15 Ağustos Pazar günü, Sümela Manastırı’nda, Rum Patriği Bartholomeos tarafından yönetilen bir ayin yapıldı. Bu ayinde yapılacak olan gövde gösterisini aslında çok önceden Türksam’da ve İlk Kuşun Gazetesi’nde yazdığımız, “Üç Aya Sofya ve Megali İdea” adlı makalemizde dile getirmiş ve hassas olunmasına çağrı yapmıştık. Ayinden sonra ise “Sümela’dan Sonra Ayasofya’ya Yönelik Talepler Gelmeye Başlar mı?” adlı makalemizde sıranın artık Aya Sofya’da olduğuna vurgu yapmış ve daha çok hassas olmanın gerekliliğine dikkat çekmiştik.

Gelecek gruptaki papazlar üzerlerinde “raso” denilen siyah papaz cübbeleriyle gelecekler. 15 Ağustos’ta Trabzon’da, resmi görevlilerce, bu kişilerin ikaz edildiği, ancak terbiyesizce tepki ile karşılaştıkları, bir anlamda başa çıkılamadığını gördük. Bundan dolayıdır ki son makalemizde şu ifadeyi kullandık:

Şimdi bu “raso” ile gezenlere şak şak edenlerden ve “Ne var ki Rum papazlar sokakta böyle gezseler, bundan Türkiye ne kaybeder?” şeklinde “hoşgörü” ile yaklaşanlardan “sarıklı cübbeli” kişilere de aynı hoşgörü ile bakmalarını beklemek hatta “laiklik elden gitti” de dememelerini beklemek gerekir. (…)

Bir kez daha dikkat çekmek istiyoruz. Sıra artık “Ayasofya”dadır. Orada da ayin yapma girişimleri başladı. Bunu duyumları alınıyor.

Şunu bugünlerde çokça tekrarlamakta da fayda görüyoruz: Dikkat!  Artık sıra Aya Sofya’dadır. Uyanık olalım. Ya da 15 Ağustos’ta, Sümela’da görülen çok sayıdaki, üzerlerinde İngilizce “Ben Pontuslu’yum” ve Yunanca “Pontus” yazılmış ve Pontus Haritası olan tişörtlere alışalım.”

Aslında aldığımız bilgiler duyumdan da öteydi. Mamafih bu konularda ne yazık ki bir duyarsızlık süregelmektedir. Birkaç gündür haber portallarında bu konuda haberler çıkıyor ve bu haberlerdeki ortak payda şudur: Bir Yunan asıllı Amerikalı zengin ile birlikte gelecek bir grup, Ayasofya’da korsan ayin yapmaya kalkışacaktır.

Bu korsan ayin; geçen sene Sümela’da yapılmak istenen ve müze görevlileri ile arbedeye sebep olan, bu sene olay çıkaracağını her fırsatta ifade eden ancak bu sene gelmesi Rum Patriği tarafından engellenen “meczup”  Selanik Valisi Panayotis Psomyadis değildir. Karşımızda kişi; Barack Obama’nın, Hillary Clinton’un yanında sıkça görülen bir dolar milyarderi olan “Chris Spirou”dur.


Chris Spirou ile ilgili olarak aslında çok daha eski tarihlere dayanan bilgiler elimizde mevcut. Spirou’ya Amerika’da Yunan- Amerikan Lobisi’nin önde gelen ismi, hatta en atak ismi de demek gerekir. 2007 yılında; Demokrat Parti’nin New Hampsire Bölgesi Başkanı sıfatını da kullanarak büyük bir lobi faaliyeti başlattı. Amaç; Ayasofya’yı tekrar kiliseye döndürmekti. Kendini;  Yunan ulusal faaliyetlerinin baş savunucusu olarak da tanımlayan Spirou, Ayasofya’nın kilise olması için artık büyük bir atağa başladığını 18 Haziran 2007’de haftalık “Greek News”de şöyle açıkladı:

Ayasofya; Dünyada’ki tüm Hıristiyanların ibadet edebileceği bir “katedral kilise” haline dönüştürmek tek amacımdır. ABD Kongresi’nde girişimleri resmen başlattım…
 
Bu sözler aynı anda kendi finanse ettiği “Ayasofya’ya Özgürlük” adlı bir konseyin (Free Agia Sophia Council of America) adına Atina’da düzenlediği bir basın toplantısında; Doğu Ortodoksluğu’nun önemli “Ana Kilisesi” sayılan Ayasofya’nın, 554 yıldan beri işgal altında olduğuna dair somut delilleri Kongreye sunacağını ifade etti ve şöyle konuştu: 

Hıristiyanların en kutsal mabedi olan Ayasofya’dır ve orası uluslararası bir pazara çevrilmiştir. İnsan haklarına inanan bir konsey olarak, hiçbir devlet yönetimi bir kiliseyi böyle kullandıramaz.”

Bu sözler şu anlamda kullanıldı: Orada para ile girilen bir müze var. Dinimizin ana kilisesine para ile girilmemelidir. (Bu cümleyi makalemizin sonunda anımsatacağız.)

Spirou; o tarihte Türkiye’ye çok açıkça saldırmış ve halen daha da sert saldırmaya devam etmektedir. Diğer Yunancı kişilerden aslında daha farklı bir yönü de vardır. Bu eylemleri hazırlarken ve yönetirken Yunanlı politikacılar ve Fener Rum Patriği’nin bu eylemlerde aktif olmadığını daima deklare etmektedir.
Spirou’nun Megali İdea”larını, Türk Makamları ile iyi ilişkiler içinde görünerek sürdürmeye çalışan Rum Patrikhanesi’nin davranışlarını tasvip etmediği çok söylemlerinden anlaşılmaktadır. Ancak “Ekümenik Patrikhane de Ayasofya gibi esaret altındadır. sözü de ona aittir. Ayasofya’ya Özgürlük Konseyi; o dönemde bu konuyu ABD Kongresi’nin İnsan Hakları Kurulu’na da götürdü ve sözde bazı raporlar sundu. 

9 Temmuz 2007’de; Nicolas Sarkozy’ye de ekte görülen mektup gitti. Burada Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la da iletişime geçildiği, ama arkalarında AB adına güçlü bir ses de eklemek istedikleri görülüyor. Mektubun en çarpıcı yanı ise Spirou’nun en büyük isteği ya da takıntısı olan; Ayasofya’ya ücretsiz girilmesine de dikkat çekilmesidir.


Yazımızı Spirou’nun faaliyetlerinden kesitler şeklinde sürdürürsek 13 Temmuz 2008’de şu faaliyetlerde bulundu: Ayasofya’yı restore edeceğim diye başlattığı hareket çerçevesinde; yine civarda yapılan turistik satışları rezalet olarak ve içeriye para ödenerek girilmesini de utanç olarak nitelendirdi.

Ayasofya’daki durumun bir utanç olduğu 2008 yılında uygar Dünya düzeni içinde; Ayasofya’nın güvercin ve haşarat yuvası olmasını ve adi sanat ürünleri satışı için istifade edildiğini ortaya koydu. Burada bir ufak nüans var tabi ki… Bu turistik obje satışları tüm Dünya’da bu tür yerlerin civarında hep yapılır. Ama o ve konseyi bu satışların sanki Ayasofya Müzesi dâhilinde yapılıyormuş gibi Dünya’da bir lobi faaliyeti içinde bulunulmaktadır.

Burada Chris Spirou’nun İncil’den çokça esinlediği şeklinde bir kanaatimiz bulunmaktadır. Aslında Spirou (Spiro diye söylenir) parasının ve onun sağladığı güçle ve sanki ortaya cengâver olarak atılmış biri gibi bir duruş sergilemektedir. Chris Spirou;  felsefi bir yanı olmayan, ezberci hatta kaba söylemlerde bulunan biridir. İncil’de; Hazreti İsa’nın peygamberliğini ortaya koymasından evvel, bir havra içinde para bozan ve mal satan Yahudileri dışarı attığı ve tezgâhlarını dağıttığı yazılıdır. Spirou’nun kendisine bu uğurda bir “ruhani” misyon da biçtiği şeklinde kanaatimiz; yapılanlar göz önüne alındığında, doğru bir tespit gibi gözükmektedir.

Chris Spirou; 1970 yılında başlayan siyasi kariyerinde; New Hampshire Valisi için Demokrat Parti adayı oldu. Valiliği kazanamadı ama halen Yunan-Amerikan lobisinin en güçlü adıdır ve sert üslubu olan, hatta argo söylemlerden de kaçınmayan biridir. Aşağıda ayrıntısını vereceğimiz 1 Eylül 2010 tarihli, Ayasofya’da 17 Eylül’de yapmayı planladıkları basın toplantısında soru soran bir gazeteciye (kaydı elimizde olan) bir videoda sorulan soruya Türkleri tahkir ederek “…tir et” diyecek düzeyde sözlerini esirgememektedir.

1 Eylül 2010’te Atina’da bulunan “Hellenic American Union Auditorium”unda bir yukarıda belirttiğimiz bir basın toplantısı yaptı. (Statement by the Honorable Chris Spirou, President “International Congregation of Agia Sophia” Press Conference-Hellenic American Union Auditorium, Athens, Greece) Bu toplantıda Yunanca ve İngilizce olarak ve sürekli tercümesini kendisi yaparak konuştu ve bilinen amaçlarını kaba saba bir şekilde sundu.

Bu toplantıda; Başbakan Erdoğan’a ve Diyanet İşleri Başkanı Bardakoğlu’na, “uzlaşma ruhu, karşılıklı saygı ve dini hoşgörü” söyleminde birer mektup yolladığını ve oraya gelecekleri hususunda kendilerini bilgilendirdiğini ayrıca Diyanet İşleri Başkanı Dr. Bardakoğlu’nu da kendileri ile birlikte 17 Eylül’de Aya Sofya’da dua etmeye davet ettiğini söyledi. Elimizde videosu bulunan bu toplantıda ve başka bir yerde ve farklı bir giysiyle yine elimizde bulanan bir fotoğrafında ortak bir görüntü bulunmaktadır. Arka planda Ayasofya’nın göründüğü, ama ön görünümde bir Osmanlı tarzı mahpushane demirlerinin olduğu ve üzerinde “Özgür Ayasofya”  yazan büyük bir pankartı daima arkasına asmaktadır.

Ortada dehşet verici bir durum vardır…

İznik ve Sümela ile başlayan süreçte; sıranın Ayasofya’ya geleceğini ve orada ayin yapılmasının zorlanacağını makalelerimizde sıkça dile getirdik. Evet, şimdi sıra Sultanahmet’teki Ayasofya’dadır.

Bugün (16 Eylül 2010) İstanbul’a intikal edecek olan ve sayıları iki yüz kişi dolayında olacak grup mutlaka bırakacakları para açısından, turistik faaliyet açısından birilerini çok sevindirecektir! Cuma günü ise Ayasofya’ya gidecekler ve (Burası çok önemlidir) para ödemeden içeri girmeye ve içerde ayin yapmaya çalışacaklardır. Başbakan ve Diyanet İşleri Başkanı’nın hiçbir suretle bu işe sempatik bakmadıklarını ve bu eyleme prim verilmediğini de vurgulamak gereklidir. Ayrıca içeri girişin, provokasyona da sebep olmadan önlenmesi için en üst düzeyde önlem alınmıştır.

Sümela’da görülen “Pontus” haritalı tişörtlerin yerine bu kez başka giysiler mutlaka göreceğiz. Yine, Anayasa’mızın değiştirilemez olan 174. Maddesi (İnkılâp Kanunlarının Korunması) dâhilindeki 8. Fıkradaki; 3 Kânunuevvel 1934 tarihli ve 2596 sayılı “Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun” hükmüne aykırı olarak siyah dini cüppeleri (raso) Sultanahmet Meydanı’nda mutlaka göreceğiz.

Bir önemli hususu da vurgulamak gereklidir. Rum Cemaati’nden de bu eyleme katılım olacaktır. Ancak Rum Patriği; bu eylemi durdurmak için olan gücüyle son ana kadar çalışmaktadır. Bu elbette ki iyi niyet çerçevesinde değildir. Yapılmak istenen eylem; “Megali İdea”  doktrini dâhilindeki “Üç Aya Sofya’da ayin başlayınca Bizans Tekrar kurulacaktır” ülküsüne terstir. Zira o ayini Rum (Ekümenik) Patriği’nin yapması gereklidir. Ve bu yapılmak istenen eylem ana ülküye zarar verecek bir mahiyettedir. Bir başka husus ise bu kez ortaya çıkan meczup; Selanik Valisi değil bir ABD zenginidir…

Bu eylem gerçekleşirse; tepkiler olacak ve ucu Rum Patrikhanesi’ne dokunacaktır. Bu eylemin gerçekleşmesinin, Ekümenizm ve  Heybeliada Ruhban Okulu için yapılan çabalara sekte vurması tabi ki kendilerine göre olasıdır ve bu yüzden Patrikhane’ce engellemeye çalışmaktadırlar. Bu eylemle ilgili çıkacak haberlerde, Rum Patriğin bu yönde bir söylemi olursa; bunun adı sadece “timsah gözyaşı”dır.

Bu yazı çok uzayabilirdi. Zira bu konuda bilgi ve verilerimiz çoktur. Bu eylemde son nokta bellidir ve en anlaşılır şekilde, esas tehlikeyi belirtmek adına gerekli noktalar vurgulanmıştır.

Yapılmak istenen eylem; Dinler arası hoşgörü ile kesinlikle tanımlanamaz. Artık tolerans ya da hoşgörü kavramları ile ifade edilemeyecek bir noktaya gelinmiştir. Yapılmak istenen eylem dini değildir, siyasidir. Yapılmak istenenler ve hedef; etnik siyasettir. Çünkü bu; din adına, Hıristiyanlık adına olmaktan öte sadece “Hellenizm” ile bağlaştırılabilecek ya da “Hellenizm’e yarar sağlayabilecek bir durumdur.

Tabi burada şunu da vurgulamak gerekmektedir: “Türkiye’den istenen “Hellenizm” yandaşı taleplerin büyük kısmı; ”Güçlü Türkiye”yi zayıflatmak isteyen AB ve ABD tarafından önümüze sunulanlardır.

Bu bağlamda; yıllar önce surlar için yapılan yardımların arkasında ABD Yunan lobileri vardı. “Ne güzel elimizdeki varlıklar para vermeden onarılacak” diyenlerin seslerini hâlâ duyar gibiyiz. Aynı sesler; Balat ve civarının restorasyonu için de aynı kaynaklardan akan paralara “Ne güzel”lerini tekrarladılar.

Çok tekrar gibi oldu ama! “Dikkat” dedik, “sıra Ayasofya’dadır” dedik ve sıra artık oraya geldi. İşte amaç buydu! Spirou; kendi de içinde olduğu “Helenik” güçlerin sadece önde görünen yüzüdür.

Çok yerde kopyala yapıştır yaptığımız bir paragrafı buraya da kopyalamak kanımızca zaruridir.

Bu adamlar hiçbir şeyi plansız ve programsız yapmazlar.” Bu deyişi birçok yazımızda farklı söylemlerle ifade ettik. Yapılan ayinlerin “Din ve İman Adına” değil de “İdeolojik” etkinlikler olduğu ve bir planın parçalarının yavaş yavaş yerine getirilmesi olduğu şeklindeki söylemimiz şimdi haklılığını gösterdi!”

Çok tekrar oldu ama bu inanınız hafızalarımıza kazınmalı. Evet, sıra artık Ayasofya’da…

Son not: Yerebatan Sarnıcı için de aynen surlar gibi yanaştılar. Oraya da dikkat…