kundera etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kundera etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Aralık 2010 Pazar

HAFİFLEŞMELER ÜZERİNE…



Hafif”; çok fazla anlam yüklenebilen bir kelimedir. Ağırlık ölçütü açısından, bir nesnenin ağırlığı ile bağlantılı olarak “hafif” ya da “ağır” kullanılır. Mesela; “Yükte hafif pahada ağır” çok kullanılan bir söylemdir. Kimileri “ağırlığınca para” eder.

Kimileri de “beş para” etmez ya da bazıları için “beş para” etmez.  Dolayısı ile “Hafif”in türevleri azımsanmayacak kadar çeşitlilik arz etmektedir.

Çok cesur olanlara (erkek) “tenasül” organından yola çıkarak “bilmem neresi” için “beş okka” denir.

Bu “beş okka” sanırım Osmanlı’da çok önemli olmalı ki kimse “dört” ya da “altı” okka dememiştir ve bir beş okkadır söylemi süregelir.  Oysaki cesaret okka ile ölçülecekse işimiz var demektir!

Hafif” dendiğinde “hafifmeşrep” insanlar da var. Bunu da okkanın tersine kadın ırkına mal etmişler ve “hayat kadını” tanımlaması ya da fazlaca “ortalarda” olanlar için kullanmışlar. Vallahi tanım çok güzel ama günümüzde bunu erkekler için de söylemek gerekli değil mi? Yani şimdi “hafifmeşrep” olmak için illâ da “hayat kadını” olmak zorunluluğu mu var?

Günümüz koşullarında; insanlar “kıvırtmayı” o kadar iyi becerir oldular ki sanırım bunu “spor” olsun diye yapıyorlar. Maksat bu şekilde de olsa bir anlamda “spor”  yaparak fazla kiloları atmak ve “hafiflemek” olmasın?

Bu söylem şaka tabi ama erkek ya da kadınların “hafifmeşrep” davranarak ve kendilerini “sokakta” göstererek ne kadar “kültürfizik” yaptıkları ya da yapabildikleri tartışmalıdır. Zira genelde çok fazla spor yapma neticesinde gerçekten “sportmen” olanların yanında, “iş olsun niyetine jimnastik” yapanların yüzdesi çok daha yüksek… 

“Hafifmeşrep”likten bu kadar çabuk ayrılmayalım, bunda genel bir kural var o da “sokağa düşmüş” olmak.

Herkes sadece “Facebook”ta mı takılıyor sanıyorsunuz. Ne kadar arkadaş, “partner” sitesi varsa, oralarda da birer profilleri var. Demek ki bu suretle bireysel “çevre” edinimine katkı sağlamak kimilerine göre mümkün görünüyor...  

Bunlara kısaca; “Tenine ten değdirmeden sıfatını sokağa dökenler” de diyebiliriz…

Tabi ki de güzel şehrimizin adını da yüceltmek gerekli ve başında “İstanbul”  olan bu tür sitelerin prestiji daha yüksek oluyor şeklinde rivayetler de var. Buralarda; sokağa çıkmadan da zaten sokakta imiş gibi olunduğundan, “Sokak Kızı İrma”nın Türkçe versiyonu çokça tekrarlanmakta… Yönetmen 1963’te bu filmi (Irma La Douce) çektiğinde bu günleri kestirememiş olsa gerek… 47 sene içinde teknolojide ne sular akmış baksanıza?  Yakında bu işlere o kadar çok rağbet olacak ki artık şehir adları da yetmeyecek ve semt adlarıyla da örneğin “Bakırköy.Net” ya da “Beyoğlu Partner” siteleri çıkacak… Zaten “talep” olunca “arz” da zuhur eder...

Tüm iletişim kanallarında varlık göstererek, skype, telefon, abc, kks, gts, glt (…) Pardon! Ne ki bunlar?  Ama kafa kalmıyor ki arkadaşlar!  O kadar çok var ki bu meretlerden, siz de şaşkınlığımıza verin…

Nerede kaldık? Evet, “şehr-î” arkadaş, partner bulma sitelerinin varlığına; telefon, Facebook ve Skype üçlemesini de dâhil ettikten sonra elde edilen “çokluk” karşısında “şaşkınlığa” uğrayıp “Yahu ben neymişim be?” diye “havaya” girenlerin şaşkınlığı; bir “(…)” olsun da ne olursa olsun babında ve karşıdaki kim olursa olsun “atlayan”ların çokluğu ile “doğru orantılı” olarak katlanmakta…

İçimde nedenini bilmediğim bir hafiflik var.” Bu söylemi de çok farklı manada kullanmak mümkün. Genelde; bir ruhsal açıdan boşlukta olup da ne yaptığını bilmeden, anlamadan, o anda nerede olduğunu dahi fark etmeden olanların çokluğu, bu “hafiflik” de içeren söylemi çok farklı manada söyletiyor.

Burada ünlü yazar “Milan Kundera”ya kızmalı mıyız acaba? Ne işin vardı be Milan? Gittin, “Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği” adlı romanı yazdın da bak ne oldu? Durup dururken insanların aklına taktın şu “hafiflik” meselesini. Türetip duruyorlar bir takım sözleri. Bize de “atmak” ve “tutmak” kalıyor…

Ama “Milan Kundera” zaten yalnız değil ki! Yunanlı Filozof “Parmenides” de  “hafifliği” olumlu, “ağırlığı”  olumsuz sayanlardan.

Parmenides” karşıtlarına ise “Milan Kundera” romanında şöyle bir yorum getirmiş: “Yalnız bir sorun var. Hangisi olumlu, ağırlık mı, hafiflik mi?”

Burada bir tek şunda emin olunabilir: “Hafiflik” en fazla “çift” kavramlı olan hatta kavramlar arasında en “gizemli” olanlardandır!

Nietzche”, “Kundera”dan çok önce, her saniyemizin sonsuz kere yinelenmesinden yola çıkarak; sonsuzluğa çivilenmek gibi dehşete düşürecek bir olasılıkla kafaların hafiflenmesini; “Gel de çık işin içinden.” misali bir yöne sokanlardan değil mi?  Sağ ol “Nietzche” senden de ancak bu beklenirdi! Sayende “hafifleşme temayülü”müzün de önü kesildi…

Bu  “hafiflik“ işini öyle yabana atmayın sakın dostlar!

Sıradan olmanın dayanılmaz “hafifliği”…

Gönül huzuru mutluluk ve “hafiflik”…

Bir “hafiflik” ve arınmışlık hali…

Ağlamakla gülmek arası bir “hafiflik” var üstümüzde…

Bilmem kimi eleştirmenin dayanılmaz “hafifliği”…

Ulaşılması mümkün olmayan “hafiflik”…

Yemeğe falanca maddenin kattığı inanılmaz “hafiflik” …

Dur… dur… dur… Bu işin (hafiflik) öyle şakaya gelmediği artık anlaşıldı!

Yanlış bir kavrama mı bulaştık ne? Şimdi nasıl kıvırtarak kaçacağımızın hesabını yapmaya başlayalım!

En iyisi şu mide ile ilgili olandan bir yol aralayıp “toz olmak” gerekiyor.

Yemek deyince bakınız biraz ortalık duruldu ama şu “sıvı yağ” reklamında olduğu gibi fazla “hafiflikten” ya havaya uçar ve “toz” olursak?

Of, bu kavramlar da birbirine öyle bir “kancayı” takmışlar ki en iyisi gerçekten sıvışmak!

Yoksa ne kiloda olursa olunsun “balıketli” dahi olunsa “hafiflikten”  ötürü “toz olup uçmak” kaderdendir. Bir yere savrula gelmesin kişi tekrar “Hafif-î Alî” olamıyor “vesselâm”…


Bojidar Çipof  5 Aralık 2010




27 Haziran 2010 Pazar

KAVRAMSAL ÇELİŞKİLER


İnsan yaşamının her evresinde devamlı olarak karşısına “kavramlar” çıkar. Bu kavramlar o kadar çoktur ki sayfalara, kitaplara sığmaz. Ağzımıza pelesenk olmuş bazı başlıcalar da şunlardır:

Aşk, mutluluk, sevgi, sevda, umut umutsuzluk, önemseme, tolerans, hoşgörü v.b.

Tabi burada en başta gelen, insansal kavramların çok azı anımsatıldı. İnsansal kavramlardan ayrılıp felsefi kavramlara doğru yol aldığımızda, işte orada biraz durmak gereklidir. Çünkü esas bunlarla, bunların çokluğuyla başa çıkmak mümkün değildir. 

(Buradaki; “Mümkün Olmama” tanımı, bu kavramların sayısal çokluğunu belirtme adına kullanıldı.)

Felsefeye girip çeşitli kavramlarla ilgilenmeye başlanıldığında ise çok sayıda felsefi kavramın arkasında bir “izm” olduğu da görülür. Ortalıkta gezinen bir düşünceye göre; “izm”lerden olabildiğince uzak durmak gerekir. Bu fikir ya da inanç, başta komünizm ve faşizm olmak üzere siyasal kavramlardan oluşan bir tepkidir ve “izm”lerin bir tabu olmasında en önemli etken olarak başta bu iki siyasi kavram gösterilir. Nasıl ki insansal kavramların en bilinenleri yukarıda yazıldıysa o insansal kavramlar diye bildiğimiz kavramlar, aslında felsefi kavramların içindedir ve en önemlileridir.  Bu da kavramların, çoğu kez “Kavram Kargaşası” yaratmasına neden olur.

Aslında “izm”lerden bu denli korkmamak ve önyargılı olmamak gerekir. Yukarıda değinilen ve sözlemi bir zamanlar ürkütücü olanlar dışında “izm”ler de yaşamın bir parçasıdır. Burada örneklemeye başlamak, bu yazının bitmemesine neden olacağından yazar sadece kendince önemsediği iki “izm”den bahsetmektedir.

Bunlardan biri; “Egzistansiyalizm” ya da Türkçe söylemi ile “varoluşçuluk”tur. Çok “ünlü” yazarlar bu “var olma” konusunda “dindışı”  (tanrısız) ve “dinsel(dine bağlı) diye ikiye ayrılmışlar, kafaları daha da karıştırmışlardır. Nedense Camus ve Sartre gibi en bilinen varoluşçular “tanrısız” tanımlamasında olanlardır. Dostoyevski ve Nietzche gibi yine çok tanınan düşünürler bu konuda o kadar kötümser ve umutsuz olmayanlardır. Yakın varoluşçular arasında ve daha yumuşak yaklaşımda olan Milan Kundera’yı da bu arada unutmamak gereklidir.

Bu kavram nedense yazarın yaşamında çok yer tutmaktadır ya da bugüne değin tutmuştur. Özünde “kötümserlik” ve “umutsuzluk” ve hatta “bunaltı” olan “varoluşçuluk” hakkında yazar müspet düşünce ile kendince bir senteze varmaktadır.

Var olmanın” o dayanılmaz hazzını, yaşadığı her anla özümseyen ve var olmasının dahi pozitif bir olgu olduğuna inanan yazar, bu kavrama özel bir önem/anlam yüklemektedir. Bu konuda; çok uzun tümcelerle, ana mevzunun etrafında dolanıp duran ama bir yere varamayan çok kitap okumuş ama yazanlar kafasını karıştıramamış hatta kendisine çok da faydalı olmuşlardır.
Yazar bu yazıyı yazarken dahi “var”dır ve ancak bu suretle bu yazısını size ulaştırmıştır. Hatta yazarın bazı sitelerinde ana meslek olarak şu tek kelimelik bir tanımlama bulunur: “Yaşarım

Burada yazar başka bir noktaya ani bir dalış yaparak, yaşamın ve var olmanın özündeki en önemli kavramlardan biri olan “çelişki”yi bilerek ve isteyerek yapacaktır.

Yaşamın her anında “matematik” vardır. Adı bilim olan her konunun özü zaten matematiktir. Bu bağlamda; yaşamla bağlantılı olarak, bedensel işlevlerimizin hepsi matematiksel birer veridir. Kalp atışı, nabız ve elbette ki nefes... Bunlar; bir matematiksel veri olarak sayı/dakika şekline ölçülen müspet değerlerdir.

Yaşam bir matematiktir diye belirtildi. İnsan vücudunda sayısal değerlerle ölçülen bu yaşamsal veriler durduğunda, yaşam da son bulur. Yaşam matematiksel verilerle ölçülür diye belirtildi. Bu yukarıda belirtilen biyolojik değerlerin, bir de yaş ve yaşama süresi olarak ki bunlar insanın bakış açısından, kendisine daha önemli gelen ve daha da önemli olan olgulardır ve yine matematiksel verilerdir.

Yaşamı salt matematik, salt felsefi ya da insansal kavramla da irdelememek gereklidir. Çünkü yaşam bir bütündür. Yaşam bir var olmadır ve elbette ki yaşam; “yaşamak”tır.

Bu tabi ki kişiye göre değişen bir söylemdir. Kişi nasıl yaşamak istediğini kendi belirler, kendi söylemleriyle ve eylemleriyle ortaya koyar ya da ifade eder. Bu şüphesiz başta maddi imkânlarla, sosyal çevre ve bulunulan konumla ilgili ve bunlarla doğru orantılı bir olgudur. Ve başta maddi olanlar olmak üzere olanaklar tabi ki bunda en önemli faktördür.

Kişinin usunda kendi için uygun gördüğü, yaşamak istediği şekil en azında kendi kendine olan söylemlerinde,  kendine göre değişen ölçeklerde arzu edilen bir yaşam şekli ve var olma biçimi olmalıdır. İstem bazen ütopik, bazen de varılması mümkün olan bir şekildedir. Sonuçta ölçütü ne olursa olsun istem; yaşama ve var olma adına arzu edilenleri tarif edecektir.

Kavramlarla oluşturulan, dönüp duran tümcelerle kafa karıştıran bir yazının sonu…

Bu kavramlar; yaşamınızın vazgeçilmezidir ama yönetmeni olmamalıdır. 

Yaşam kişice yönetilmelidir ve insansal ve felsefi kavramlarla donatılmalı, renklendirilmelidir. Bu renklilik salt kişinin elinde olan bir husustur. Her ne konumda olunursa olunsun, yaşam salt kişinindir. (Bu yazıda “salt” çok kullanıldı, bunun tuzla da bir alakası yoktur.)

Yazının sonunda yazarın yaşamla “ti” geçtiği de düşünülmemelidir. Çünkü yaşamak çok ciddi bir olgudur. Yaşamdan haz almak da bir o kadar önemlidir.

Yaşamın özü ise “sevgi” ve “sevmek”ten ibarettir. Sevgi insansal ve felsefi kavramların içinde en göreceli olanı ve en fazla tanımı olanıdır. “Sevgi” olmadan yaşam bir hiçtir. Etrafımızda, yakınımızda, işimizde, yurdumuzda ve tabi ki ailemizde sevmekle yükümlü olduğumuz çok husus, nokta ve kişi vardır.

Sevgi çeşitliliğinde “çokluk” olmayan, “teklik” arz eden sadece “âşık” olunandır.

Yazının bir yerinde de belirtildiği gibi içerikte çokça “çelişki” bilerek, isteyerek ve düşündürme amaçlı olarak yapılmıştır. Buna gösterilecek “hoşgörü” ise okuyanın yazara göstereceği sevgi ile doğru orantılıdır…


Bojidar Çipof

28 Haziran 2010