2 Nisan 2011 Cumartesi

İÇİMDE MEVSİMLERİN KAVGASI


Bu sene bahara geçmeden kışta kalmak istedim

Sıkıntı bastı çünkü aklımla kalbim kavga halinde

Kelimelerin yetersiz olduğu anlardan birindeyim

Kış bitti bahara girdik ama yalnızım ya tek başına

Bundandır aklım çatıyor kalbime “tembelsin” diye

“Bahar yeni başladı ne bu acele?” dedim dinlemedi

Böyle olmazmış tedarikli girmeliymişim bahara

“Yahu erzak mı bu?” dedim tedarik ederek girilsin

İçsel kavga ne kötü diğer kavgalara benzemiyor

Belki iyilik etti kış bana, bir yaz aşkı bulayım diye

Dinletemedim ki başladı kavgaya artık durmuyor

Ben de açtım müziği elimde bir kadeh şarapla

Sadece biraz sarhoş etsin yeter başka isteğim yok

İçsel kavgam biraz dinsin diye başka dileğim de yok

Müzik bitti bu arada yinelemek için tekrar bastım

Yeknesak yudumlar alışmıştır müziğe ayrılmasınlar

Bardağımdaki yalnız kalmasın kavuşsun şarkısına

Zira “Tek tesellim gözlerindi” deyip duruyor şarkıdaki

Gözlerde teselli bulmak iyi fakat elâ gözler yok ki!

Kendi gözlerim var sadece onlar da bana bakmıyor

Sabit bir yere takılmış, kalakalmışlar bir noktada

Susuzluktan kurumuş toprağın damarları gibi kuru

Bir damla su bir damla sevgiye hasret bakıyorlar

Aşk kapımı çalarken sormamıştı giderken de öyle

Kış da sormadan gitti giderken aşkı da götürdü

Üzgün gözlerim ben görmüyorum ya onları

Yaş dökülmeyince anlamam zannediyorlar acıyı

Olan oldu be aklım kızma artık bana ve biten kışa

Kızgınlığın yüzünden boğulmayayım bir kadehte

Aklımla kalbim yapar böyle alıştım kavgalarına

Bir çift elâ göz bulsam kâfi yine yaren olmalarına


Bojidar Çipof
3 Nisan 2011 

http://www.antoloji.com/icimde-mevsimlerin-kavgasi-siiri/



BOJİDAR ÇİPOF 31 MART 2011 TEK RUMELİ TV



BOJİDAR ÇİPOF 31 MART 2011'DE TEK RUMELİ TV AKŞAM HABERLERİNDE MURAT ER'İN KONUĞU

Büyükada Rum Yetimhanesi'nin tapusunun, AİHM kararı ile Rum Patrikhanesi adına tescil edilmesinin ardından bu kez de Ortaköy'deki halen Avrupa Birliği Türkiye Genel Sekreterliği İstanbul Bürosu olarak kullanılan bina için AİHM'ye yapılacak müracaatı değerlendiriyor. Ayrıca Haziran 2012'de Heybeliada Ruhban Okulu'nda yapılacak olan "Çevre Sempozyumu" ve Fener'deki Özel Maraşlı Rum Okulu hakkında önemli açıklamalarda bulunuyor.

31 Mart 2011 Perşembe

RUM PATRİKHANESİ VATİKANLAŞMA YOLUNDA

Rum Patrikhanesi, Avrupa’nın en büyük ahşap yapısı olduğu belirtilen, “Büyükada Rum Yetimhanesi”nin tapusunu, AİHM kararı ile 29 Kasım 2010’da, Türkiye’de tüzel kişiliği olmayan bir kurumun üzerine alarak çok önemli bir edinim sağlamıştı. Tapunun intikali ile birlikte orada bir “Çevre Enstitüsü” kurmayı amaçladıklarını ifade etmeye başlamışlardı. 

Bu “çevre”ye olan aşırı duyarlılığın altında başka kokular olduğunu sezinlemiştik. Dini bir kurum; fikirde çevreci olabilir ama bunun altında yatan başka faktörler de olmalıydı. Zira 1994 yılından itibaren her sene içeride ya da dışarıda adında “Çevre Sempozyumu” şeklinde bir tanımlama olan toplantılar sürekli yapıldı. Bunlardan hafızalarda kalan en önemlisi ise Yunanlı bir armatörün tahsis ettiği “Venizelos Gemisi” ile gerçekleştirilen “Karadeniz Çevre Sempozyumu” idi. O gezide “Pontus” haritaları dağıtılmış ve aşırı derecede Türkiye aleyhtarı söylemlerde bulunulmuştu.

Bu kişiler her şeyi ileride kullanmak adına yaparlar. Bu bağlamda 15 Ağustos 2010’da “Sümela Manastırı”nda gerçekleştirilen ayin de Fatih Sultan Mehmet’in Pontus Rum İmparatorluğu’nu yıktığı 15 Ağustos’a denk getirilmişti ve o gün de üzerinde Pontus haritaları olan tişörtler taşıyanlar çok sayıdaydı. Bu açıdan bakıldığında; Büyükada Yetimhanesi’nin tapu devrinin ardından dillendirilen burada bir “Çevre Enstitüsü” kurma fikri de dikkatli olmayı gerektirmektedir. Alınan bilgiler, bu enstitünün kuruluşu çerçevesinde hemen yanında bir “Otel” inşa etmek için arsa arandığı yönündedir. Çok büyük bir planın yapıldığının seslerini duymaktayız. Yetimhane tapusu emsal gösterilerek başka mülklerin de Patrikhane adına tescilinin yolu yoksa açıldı mı? Çünkü 18-20 Haziran 2012’de Heybeliada Ruhban Okulu’nda yine bir çevre sempozyumu yapılacaktır.  Bu sempozyum ile ilgili davetiye de şimdiden hazırdır. “Ekümenik Patrik” Barholomeos’un himayesi ve bir Yunanlı bakan ve eşinin desteğiyle yapılacağı davetiye üzerinde yazılıdır.




Bir din adamının ya da kurumunun bu kadar Türkiye’nin “çevre”sine duyarlı olmasının sonunda umarız ki “çevremiz”den kayıp vermeyiz.  Ortaköy’de bulunan ve mazbut durumda olan bir binayı da aynı şekilde tapulamak adına çok kısa bir süre içinde yine AİHM’ye müracaat yapacaklardır. Bu bina; 5 Aralık 2009’da, başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın açılışını yaptığı,  “Avrupa Birliği Genel Sekreterliği İstanbul Bürosu” olarak, ABGS ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından halen ortak kullanılan binadır.




Çok sayıda mülkler için hazırlanan müracaatlar arasından özellikle bu binanın seçilmiş olması da manidardır. AİHM Yetimhane için 2008 yılında açtığı davanın dosyasını; “AFFAIRE FENER RUM PATRİKLİĞİ (PATRIARCAT ŒCUMÉNIQUE) c. TURQUIE (Requête no 14340/05) STRASBOURG 8 Juillet 2008” olarak açarak reyini baştan ihdas etmiştir. Anlaşılmaktadır ki Yetimhane; talep edilen ilk ve son mülk değildi. Burada bu mülklerin bir şekilde bir Rum vakfına yeniden tescil edilmesi o kadar önemli değildir. Fakat Patrikhane’nin mülk edinimleri ile “Vatikanlaşma” süreci de başlamıştır.

Patrikhane’nin etrafında bulunan bazı mülklerin hiçbir zaman o kadar para sahibi olması mümkün olmayan cemaat mensupları üzerine satın alınması da ileride bu mülklerin Patrikhane’ye hibe edilmesi ihtimalini ortaya çıkarmaktadır. Burada yapılmak istenen bu mülkleri cemaate kazandırmak değildir, Patrikhane’ye coğrafi alan sağlamaktır. Çok yakında da “Özel Maraşlı Rum İlköğretim Okulu”nun mülkiyetini Patrikhane adına tescil ettirme girişimleri yapacaklardır. Zaten bir Rum vakfı üzerinde olan bu mülkiyetin, Patrikhane’ye geçmesi durumunda ise Vatikan’dan biraz daha büyük bir coğrafi alan elde edilmiş olacaktır.




2012’de yapılacak bir “Çevre” sempozyumunun davetiyesinin 15 ay öncesinden hazır olması ve bir Yunanlı bakanın himayesinde yapılacak olması ise şu soruyu sordurmaktadır: 2012’de Ruhban Okulu açılmış mı olacak?” Kim ne derse desin Rum patrikhanesi; Vatikanlaşma yolunda büyük adımlar atmakta ve atmaya da devam etmektedir.



27 Mart 2011 Pazar

ŞİİR: BAHARA AZ KALDI (BOJİDAR ÇİPOF)



Akşamın gölgesi ile kararan denizin yanında

Yağmur altında bir sahilde yürümekteyim

Dalgalar bana eşlik ediyor ama yalnız değilim

Akşamki esmerin boncuk gözleri de benimle

Yürüyorum şu ahmakıslatan denen yağmurla

İnadına ıslanmanın, umuduna gelen baharın

Rengârenk hoş kokular saracak yine etrafımızı

Karışan parfümlerimizin kokusunu da duyarak

Baharla yoğrulacak üstüme ve üstüne sinerek

Gönlü hoş olanların baharı bir başka olurmuş

Hazır mıyız baharın serininin bize vurmasına?

Hazır mıyız gülü seven bülbül sesine ortaklığa?

Kuşlarla çiçeklerin ortaklığına da şahit olacağız

Zaman daraldı zira Mart bitiyor Nisan şuracıkta

Eskiden her sokakta çiçek dolu bahçeler vardı

Şimdi sadece parklar var erguvanı görmek için

Gülün kokusu havaya egemen olunca gidilen 

İnsana sığınak olan gül bahçeleri de vardı

Şimdi sahil kenarında duygusal sığınaklar var

Bir taş belleyip sonra esmeri de getirmek için

Ya da imgelem dünyamı bahara hazırlamaya

Gamlıların toplandığı izbe yerler kışta kalmalı

Duyguların, gönlün canlandığı günler baharda

Duyumsayacağın o kadar çok şey var ki önünde

Hadi artık bekleme sen de vur kapısını esmerin

Ya da gönlünde kim varsa sarışın, kumral, kızıl

Şimdi çık yağmurla dostluğa ve iyi bak etrafına

Orada bir taş olsun ki yarın sevdiğinle gidersen

Esmer, sarışın ya da kumral olması fark etmez

Ona şöyle dersin: Dün burada seni düşündüm

Yağmur altındayken, içimde rengârenk baharla

Bojidar Çipof

27 Mart 2011



http://www.antoloji.com/bahara-az-kaldi-2-siiri/

BAHARA AZ KALDI


Akşamın gölgesi ile kararan denizin yanında

Yağmur altında bir sahilde yürümekteyim

Dalgalar bana eşlik ediyor ama yalnız değilim

Akşamki esmerin boncuk gözleri de benimle

Yürüyorum şu ahmakıslatan denen yağmurla

İnadına ıslanmanın, umuduna gelen baharın

Rengârenk hoş kokular saracak yine etrafımızı

Karışan parfümlerimizin kokusunu da duyarak

Baharla yoğrulacak üstüme ve üstüne sinerek

Gönlü hoş olanların baharı bir başka olurmuş

Hazır mıyız baharın serininin bize vurmasına?

Hazır mıyız gülü seven bülbül sesine ortaklığa?

Kuşlarla çiçeklerin ortaklığına da şahit olacağız

Zaman daraldı zira Mart bitiyor Nisan şuracıkta

Eskiden her sokakta çiçek dolu bahçeler vardı

Şimdi sadece parklar var erguvanı görmek için

Gülün kokusu havaya egemen olunca gidilen

İnsana sığınak olan gül bahçeleri de vardı

Şimdi sahil kenarında duygusal sığınaklar var

Bir taş belleyip sonra esmeri de getirmek için

Ya da imgelem dünyamı bahara hazırlamaya

Gamlıların toplandığı izbe yerler kışta kalmalı

Duyguların, gönlün canlandığı günler baharda

Duyumsayacağın o kadar çok şey var ki önünde

Hadi artık bekleme sen de vur kapısını esmerin

Ya da gönlünde kim varsa sarışın, kumral, kızıl

Şimdi çık yağmurla dostluğa ve iyi bak etrafına

Orada bir taş olsun ki yarın sevdiğinle gidersen

Esmer, sarışın ya da kumral olması fark etmez

Ona şöyle dersin: Dün burada seni düşündüm

Yağmur altındayken, içimde rengârenk baharla



25 Mart 2011 Cuma

1964’DE YUNANİSTAN VATANDAŞI RUMLAR TÜRKİYE’DEN “SÜRGÜN” DEĞİL “SINIR DIŞI” EDİLDİLER

Son günlerde Rum Patrikhanesi mahreçli birçok makale yazdık ve kamuoyuna “sempatize” edilerek sunulan bazı gelişmelerle ilgili olarak bu gelişmelerin gerçek yüzünü gözler önüne serdik. Adım adım ilerlemekte olduklarını, Patrikhane ile Yunanistan’ın aynı gemide yol almakta olduklarını vurguladık. Ve Lozan Antlaşması başta olmak üzere birçok özel anlaşmaların ve bunların doğal bir gereği olarak; Batı Trakya’daki olayları ve oradaki Türklerin (verilmeyen) haklarını, buradaki Rum Cemaati ve Patrikhane’nin edinimleri ile kıyasladık. Görünen tabloya bakarak da “mütekabiliyet” diye bir kavram olmadığına dikkat çektik. 

Bu arada bazı yabancı fonlarla beslenen, bir kısım medya mensupları ve akademisyenlerin bir sürekli olarak Türkiye Devleti’ne saldırdıklarını ve geçmişte yaşanan bazı olayları yazdık. Bunlar arasından “Varlık Vergisi” ile “6/7 Eylül 1955” olaylarının ise gerçekten Türkiye’nin bir ayıbı hatta bir kara lekesi olduğunu da kabul ettik. 

Fakat Türkiye’nin bu iki kara leke ile birçok başka medeni bildiğimiz ama sömürgecilik ya da soykırımcılık yapan ülkenin aksine ”yüzleştiğini” ve bunların karşılığında yüksek “tazminatlar” da ödediğine değindik. Gerçekten 1942’deki  “Varlık Vergisi” kanunla salınmış bir vergidir ve “6/7 Eylül 1955” olayları da ancak devletin bazı katmanlarının organizasyonu ile oluşabilecek mahiyettedir. 

Bu iki hadise dışında kalan başka tarihsel gerçeklerde, Türkiye’nin bir kabahatinin bulunmadığı ve bunların karşılıklı anlaşmalar ya da uluslar arası hükümler çerçevesinde işlemler yapılmış olmasına karşın; Varlık Vergisi ile 6/7 Eylül’ü de ekleyerek ortaya çıkan bir tabloyu özellikle sergilemeye çalışanlar maalesef azımsanmayacak düzeydedir. 

Eski makalelerimizde de vurguladığımız üzere; Lozan’ı müteakip Türkiye ile Yunanistan arasında akit edilen ikili anlaşmaların da çerçevesinde karşılıklı bir nüfus mübadelesi yapılmıştır. Tekrar etmemek adına birkaç cümle ile şunları yazabiliriz: Türkiye ile Yunanistan’ın müştereken oluşturdukları “Mübadele-i Ahali Komisyonu” bu zorunlu göçü 1923/1924’te organize etmişlerdir. Bu göç vesilesiyle mutlaka mağdur olanlar çoktur ama oluşan mağduriyetlerde tek başına Türkiye suçlanamaz. Ne yazık ki Türkiye’de yerleşik mübadiller ve onların kuşaklarının davranışları ile Yunanistan tarafının davranışları mukayese edilemez. 

1-Türkiye; Lozan’ı tek başına hazırlamadı.  

2-Bu kadar eski bir tarihi olayı irdelerken;  “o günün koşullarını”  da göz önüne almak şarttır. Bu vurgulanması gereken en önemli iki husustur/gerçektir. 

Geçen yazımızda; Türkiye’ye dönmeye hazır ya da bekleyen “120 Bin Rum” ile ilgili gelişmeleri gözler önüne serdik. Atatürk’ün de sıkça tekrarladığı bir gerçek olarak; Rumlar da Türkiye mozaiğinin bir parçasıydılar.  Bu tabi ki doğrudur. Ama 1964’te alınan bir kararla Rumların, Türkiye’den gönderilmeleri; aynı Lozan sonrasında uygulanan “zorunlu göç” gerçeği gibi, 1930 yılında Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanan, “İkamet Ticaret ve Seyrisefanin Anlaşması”; o günün koşulları ve uluslar arası hükümler çerçevesinde iptal edilmiştir. 

Bu anlaşmanın iptali ve bunun sonucu olarak Rumların gönderilmesinin ise çok somut ve haklı bir sebebi vardır ve bu bunun için de Türkiye suçlanamaz ve suçlanmamalıdır. 

Çünkü 1964’te gönderilenler ya da sınır dışı edilenler TC vatandaşı olmayanlardı. O tarihte hiçbir TC vatandaşı Rum sınır dışı edilmedi. Bir ülke kendi vatandaşı olmayanı, uluslar arası hükümler çerçevesinde her zaman hudut dışına çıkarabilir ve bunun adı “sürgün” değildir. Sürgün tanımlaması; bir ülkenin kendi vatandaşı olanları hudut dışı etmişse yapılabilir. Tabi ki şu gerçeği de göz ardı etmeyelim: TC vatandaşı olup da 1964’te gidenler de oldu ama bunlar aile bağları nedeniyle ve kendi arzularıyla gidenlerdi. 

“İstanbullu Rumlar Vatandaşlık İstiyor” manşetiyle ve Atina Teknik Üniversitesi’nde görevli bir profesör olan “Nikolaos Uzunoğlu” başkanlığındaki “İstanbullu Rumların Evrensel Federasyonu”nun bu talebini 1964 şartlarında biraz irdeleyelim ve yazımızın bir yerinde, “O günün koşullarını da göz önüne almak şarttır.” demekle ne kast ettiğimizi de ortaya koyalım. 

Bir önceki yazımızın bir paragrafı şöyleydi

Vatandaşlık isteyenler, İstanbullu yani burada yerleşik olanlar değildir. Bunlar uluslararası yasalarla buradan gidenler ya da onların ikinci kuşaklarıdır. Şimdi Rum Patriği’nin, Anadolu’daki yerinde iki tane “taş” ya da “duvar” kalmış kiliselerde her sene neden ayinler yaptığını anladınız mı? İşte şimdi Patrikhane’de yüzlerce papaz olmasını neden istiyorlar ortaya çıkmaya başladı. Bu insanlar vatandaş olabilirlerse Anadolu’daki dedeye nineye “Bu ev benim dedemindi, babamındı” diyerek davalar açacaklar. Karşımıza binlerle ifade edilen mülkiyet davaları çıkacak. Lozan sonrasındaki karşılıklı “ahali değişiminde” zaten karşılıklı olarak mal takası ile bir nebze haklarını almışlardı. Zaten Türkiye de gelen mübadillere olabildiğince ”toprak” vererek mağduriyetlerin önlenmesini sağlamıştı.  

Yunanistan ayağı ise böyle olmadı! Buradan Yunanistan’a göç eden Rumlara ”TURKOS” dediler ve dışladılar. 

Not: Geçmişimi bilenler benim bir zamanların sıkı gitaristlerinden olduğumu ve bir dönem buzuki de çaldığımı bilirler. Geçen sene ziyaretime gelen gitarist bir eski arkadaşım bana oradaki acı gerçeği aktardı. Adını burada vermek istemediğim ve benden birkaç yaş daha büyük olan bu arkadaşım; oradaki “müzisyenler kahvesi” gibi müzisyenlerin toplandığı bir lokale her gittiğine kendisine hâlâ Yunanca “Hoş geldin Turkos” şeklinde hitap edildiğini ve bundan duyduğu rahatsızlığı dile getirdi. Bu insanlar orada kendi mahallelerini kurmak zorunda kaldılar ve bazı semtlerde kümelendiler. Bugün dahi bu insanlar orada horlanmaktadır ama zamanı geldiğinde de bu son “120 bin Rum” örneğinde olduğu gibi “maşa” edilmektedirler.    

Türkiye bu insanları sınır dışı etmekle haklı mıydı?  

İrdelemeye şuradan başlayalım: Bugün telaffuz edilen “İstanbullu Rumların Evrensel Federasyonu” doğru bir tercüme değildir. Bu federasyonun gerçek adı şöyledir: “İkumeniki Omospondia Konstantinupolition”  Manası işe şudur: “Kostantinoplelilerin Ekümenik Federasyonu’. İstanbul; Yunanlıların ”Megali İdea” doktrinine göre “Constantinople” (Konstantin’in şehri) olabilir. Fakat artık burası “İstanbul”dur. Hoş bazı entel dantellere göre Fatih Sultan Mehmet ne kötü bir adamdır ve ne de kötü etmiştir şu “Constantinople”yi fetih etmiştir...

İstanbul için hâlâ bu adı kullanmak resmen “bölücülük”tür ve burada gözlerinin olduğunun göstergesidir. Anadolu üzerinde Rumluğun esamesinin kalmadığı yerler adına yıllardır Patrikhane’nin metropolitlikler ihdas etmesinin ne anlama geldiği şimdi açıklanabilir duruma geldi.  

Bir kanaviçe gibi yavaş yavaş bizi örüyorlar ve örtü bitmek üzere! Bu şekilde tanımlamak bir komplo teorisi mi acaba?   

1964’te Yunanistan ile Türkiye; Kıbrıs’tan ötürü savaşın eşiğindeydiler. Aralık 1963 sonunda ise Kıbrıs’ta,  Rumlar tarafından tarihe “Kanlı Noel” olarak geçen trajik olaylar gerçekleşti. 20 Aralık’ta Türk köylerinde başlayan kıyım “24 Aralık Noel Gecesi” ellerindeki silahları Binbaşı Nihat İlhan’ın savunmasız ailesine çeviren “dini bütün Hıristiyanlar” eşi Mürüvvet, küçücük evlatları Kutsi, Hakan ve Murat’a doğrultular. Bir banyo küvetine sokularak katledilen bu insanların fotoğrafı Türkiye’de büyük bir infial yarattı. 103 köy boşaltıldı toplamda 25 Bin kişi sürgün oldu. (22 Aralık 1985 Milliyet)   

Bu arada 1964 başında bir gelişme oldu ve Beyoğlu’nda gizli faaliyet gösteren bir “Yunan” derneği ortaya çıkarıldı.   

Bu derneğin adı yine şimdi bu ortaya çıkan“Kostantinoplelilerin Ekümenik Federasyonu’ örneğinde olduğu gibi yanlış tercüme edilmiş ve  esas kimlik gizlenmişti. Derneğin gerçek adı; “Elliniki Enosis” yani “Helenik İlhak”tı. Savaşın eşiğine gelinmiş bir ortamda böyle bir adla gizli faaliyet gösteren ve kayıt dışı makbuzlarla Rum Cemaati’nden bağış toplanması “İsmet İnönü Hükümeti”ni harekete geçirdi.   

Burada şu iki vurguyu yapmak gereklidir:   

1- “Enosis” yani “İlhak” Kıbrıs’ın Yunanistan’a katılmasının simgesel söylemidir. 

2- Kıbrıs’a gittiğinden sonra bu olayları tetikleyen ve “Kanlı Papaz” olarak bilinen “Makarios”; Kıbrıs’tan evvel İngiltere’nin Başpiskopos’uydu. Ve oradaki Yunanlılardan/Rumlardan “zorla” bağış ya da “haraç” topladığı için yapılan ihbarlar neticesinde ve İngiltere’nin tepkisi üzerine; devrin Rum Patriği “Athenagoras” tarafından Kıbrıs’a tayin edilmiş ve sonra da bilinen “Kıbrıs Olayları” patlak vermişti.   

Kıbrıs’ı Yunanistan’a “ilhak etmek” için vuku bulan bu senaryo bir yandan işlerken ve semeresini de vermek üzereyken, savaşa ramak kalınan bir ülkenin ”gizli” bir derneği ile burada “haraç” toplanıyordu.  
Derneğe yapılan baskında binlerce -ki bunların yaklaşık tümü burada 1930 anlaşmasına istinaden bulunan ve TC vatandaşı olmayanlardı- “bağış sahibinin” adı ortaya çıktı. Bu gerçek; ne yazık ki çok sınırlı kaynakta bulunan ve  ”gizlenen tarih”tir. 

İşte bu durum karşısında henüz “Kanlı Noel”in acısı içinde bulunan Türkiye; 1930 yılındaki “İkamet Ticaret ve Seyrisefanin Anlaşması”nı Türkiye adına imzalayan İsmet İnönü’nün verdiği bir önerge ile bu anlaşmayı feshetti ve Türkiye’de yerleşik Yunanistan vatandaşlarının 6 ay içinde ülkeyi terk etmesi şeklinde bilinen süreç başladı.    

1964 Sürgünleri; sürgün değildirler. Kendi vatandaşı oldukları ülkeye hudut dışı edilen Yunanlılardır. Sürekli çarpıtılan bu konu ile ilgili; Yunanlıları ”mazlum”, Türkiye’yi de “zalim” gösterme gayreti içinde olanlar, bu ayrıntıların ortada olmasını istemezler. Çünkü savaş teyakkuzu içindeyken ortaya çıkan “Helenik İlhak Derneği”  ve “Kanlı Noel”le tetiklenen ve Yunan vatandaşlarını hudut dışı edilmelerine neden olan süreç; çok “yanlış” ve “yanlı” olarak saptırılmaktadır.

Geçen ay ortaya çıkan “120 Bin Rum Vatandaşlık Bekliyor” haberi ise öyle sunulduğu gibi ”sempatik” değildir ve çok “vahim” bir durum söz konusudur.

21 Mart 2011 Pazartesi

ŞİİR: NE KADAR ZORLARSAN ZORLA OLMAYINCA OLMUYOR (BOJİDAR ÇİPOF)

 

Ne kadar zorlarsan zorla olmayınca olmuyor

Yaşamak artık zor sanat oldu bu gezegende

Yaşam sürecine temâşa gibi bakanlar vardır

Onların dahi artık işleri zor, fazlasıyla hem de

Herkes borçlu ama alacaklı kim bu bilinmiyor

Borç deyince illa para değil ruhlar da borçlu

Kimi kartla krediyle, kimi de tutmadığı sözle

Kafalar karışık, işler ise daha da karmakarışık

Bu karışıklıkta hani insanlar barışık olsa iyi de

Kendisiyle barışık değil ki kişi etrafıyla olsun

Vehimler basmış kafaları çoktandır bu böyle

İşte bundan dedik başta zorlasan da olmuyor

Yaşam denen sanatı akışa bırakmak gerek

Zira ecinni taifesi de işbaşında boş bırakmıyor,

Kafana sokacak bir illet bulmakta çok mahirleşti

Rûhun güzel de olsa kirlenmemesi için çaba şart

Gel de çık işin içinden, birini bu arada kalbine al

Bir boşluk kalmadı ki nereye koyacaksın yer yok!

Ne kadar çok zorlarsan zorla olmayınca olmuyor

Bulsan da bu böyle aramada olsan da bu böyle

Büyülü bir hayal âleminde sanalda geziniyoruz

Genel; kör cesaretiyle atışa devam durumunda

Bu kör cesareti mi olmayan medeni cesaret mi?

Şahikayı bulmak için mi anı doldurmak için mi?

O kadar çok sorulacak soru var ki yaşamda ama

Çoğu bunları sormayı unuttu hal hatır adap gibi

Gel şimdi gerçekten çık işin içinden çıkabilirsen

Ya sele kapılır sokağa katılırsın ya da beklersin

Ne kadar zorlarsan zorla olmayınca olmaz zira

Anın gelmesi gerek...

Bojidar Çipof
21 Mart 2011

http://www.antoloji.com/ne-kadar-zorlarsan-zorla-olmayinca-olmuyor-siiri/

NE KADAR ZORLARSAN ZORLA OLMAYINCA OLMUYOR


Ne kadar zorlarsan zorla olmayınca olmuyor
 
Yaşamak artık zor sanat oldu bu gezegende
 
Yaşam sürecine temâşa gibi bakanlar vardır
 
Onların dahi artık işleri zor, fazlasıyla hem de
 
Herkes borçlu ama alacaklı kim bu bilinmiyor
 
Borç deyince illa para değil ruhlar da borçlu
 
Kimi kartla krediyle, kimi de tutmadığı sözle
 
Kafalar karışık, işler ise daha da karmakarışık
 
Bu karışıklıkta hani insanlar barışık olsa iyi de
 
Kendisiyle barışık değil ki kişi etrafıyla olsun
 
Vehimler basmış kafaları çoktandır bu böyle
 
İşte bundan dedik başta zorlasan da olmuyor
 
Yaşam denen sanatı akışa bırakmak gerek
 
Zira ecinni taifesi de işbaşında boş bırakmıyor,
 
Kafana sokacak bir illet bulmakta çok mahirleşti
 
Rûhun güzel de olsa kirlenmemesi için çaba şart
 
Gel de çık işin içinden, birini bu arada kalbine al
 
Bir boşluk kalmadı ki nereye koyacaksın yer yok!
 
Ne kadar çok zorlarsan zorla olmayınca olmuyor
 
Bulsan da bu böyle aramada olsan da bu böyle
 
Büyülü bir hayal âleminde sanalda geziniyoruz
 
Genel; kör cesaretiyle atışa devam durumunda
 
Bu kör cesareti mi olmayan medeni cesaret mi?
 
Şahikayı bulmak için mi anı doldurmak için mi?
 
O kadar çok sorulacak soru var ki yaşamda ama
 
Çoğu bunları sormayı unuttu hal hatır adap gibi
 
Gel şimdi gerçekten çık işin içinden çıkabilirsen
 
Ya sele kapılır sokağa katılırsın ya da beklersin
 
Ne kadar zorlarsan zorla olmayınca olmaz zira

Anın gelmesi gerek...

Bojidar Çipof   21 Mart 2011 



17 Mart 2011 Perşembe

BOJİDAR ÇİPOF 14 MART 2011 ART (AVRASYA) TV'DE


Bojidar Çipof; 14 Mart 2011'de ART TV'de Gözde Kılıç Yaşın'ın sunduğu "21.Yüzyıl'da Dünya" programına telefonla konuk oldu. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun Yunanistan ziyaretinin provokasyon olarak algılanması ve Yunan Basını’nda bu ziyarete yapılan tepkiler ile son günlerde ortaya çıkan 120 bin Rum'a vatandaşlık talebi hakkında; "İkumeniki Omospondia Konstantinupolition" (Konstantinopleliler'in Ekümenik Federasyonu) Başkanı Nikolaos Uzunoğlu’nun Türkiye’deki televizyonlara verdiği beyanlar ile bu oluşumun Türkiye'de ne yapmak istediğini ve bunun Batı Trakya’daki Türklerle mütekabiliyet esasları açısından ne anlama geldiğini analiz etti

14 Mart 2011 Pazartesi

DAVUTOĞLU’NUN YUNANİSTAN GEZİSİNİN VE 120 BİN RUM’UN TÜRKİYE’YE GERİ DÖNMEYE KALKIŞMASININ ANALİZİ

Dışişleri Bakanı “Ahmet Davutoğlu” Türkiye’den bir heyetle geçtiğimiz hafta “Batı Trakya”daydı. Bu gezi kapsamında İskeçe ve Gümülcine’deki Türklerle bir araya gelindi. Daha sonra ise Türkiye Selanik Başkonsolosluğu ve “Atatürk’ün Evi” ile Selanik’teki Osmanlı eserleri ziyaret edildi ve Selanik Belediye Başkanı “Yannis Butaris” ile de görüşüldü.
Yunan Medyası” bu gezi nedeniyle Davutoğlu’nu “porovokatör” ilan etti ve aleyhine yazmadığını bırakmadı, Batı Trakya’daki Türklerle ilgili söylemlerini de “aşırı tahrik” olarak niteledi. Bu öfkeye neden olan husus, Davutoğlu’nun oradaki Türklere “Müslüman Türkler” diye hitap etmesi ve “Seçilmiş Müftüler” ile görüşmesi oldu.
Peki, Davutoğlu oradaki Türklere ne demeliydi, nasıl hitap etmeliydi de Yunanlılar kızmasın?
Yunanistan’ın dediği gibi “Müslüman Helenler” ya da “Yunanlı Müslümanlar” mı demeliydi ya da seçilmiş müftülerle değil de Yunanistan’ın seçtiği ”kukla” müftüleri mi muhatap alsaydı ve onlarla mı görüşseydi?
Yunanistan Hükümet Sözcüsü “Yorgos Petalotis”, “Batı Trakya'daki Yunanlı Müslümanların davetsiz avukatlara ve savunuculara ihtiyacı yoktur” dedi. Böyle bir nezaketsizliği Türkiye’ye gelen bir yabancı devlet adamı için burada duyabilir misiniz? Yunanistan başta Rum Patrikhanesi ile ilgili olarak bizim aleyhimizde ne kadar söylemlerde bulunduğu, ortada olan bir gerçektir.
Yunanistan Başbakanı Yorgo Papandreu; 7 Ocak 2011’de, Erzurum 2011 Kış Oyunları” ve “Büyükelçiler Toplantısı”nda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın konuğu olmuş ve oradaki konuşmasında neler döktürmüştü, bunlar hafızalarımızdadır...
Yunanistan Hükümet Sözcüsü “Yorgos Petalotis” da Papandreu'nun Erzurum’da “cesaret” ve “kararlılık” gösterdiğini" söylemiş ve “Son yıllarda belki de ilk kez bir Yunanlı başbakan bu kadar şiddetle ve hem de belirli bir dinleyici kitlesi önünde milli çıkarlarımızla ilgili tezlerde bu denli cesaret, kararlılık ve açıklık gösterdi. Başbakan, Yunanistan ile Türkiye arasındaki işbirliğine apaçık ön koşullar koydu. İhlâllerin ve “Casus Belli”nin iyi komşuluk ilişkilerine yakışmayan ve Türkiye'nin AB perspektifi ile bağdaşmayan tavırlar olduğunu vurguladı. Kıbrıs sorununa uluslararası hukuk kurallarına saygı çerçevesinde adil ve kalıcı bir çözüm istedi. Yunanistan, bir kez daha PASOK hükümeti ile ses ve argüman sahibi olduğunu ve uluslararası alanda varlığını kanıtladı.” demişti.
Yahu, Dışişleri Bakanı Davutoğlu orada Yunanlıları bu kadar öfkelendirecek ne dedi? Yunanlıların hükümet sözcüsü işte yine resmi tavırlarını ortaya koydu ve “Batı Trakya'daki Yunanlı Müslümanların davetsiz avukatlara ve savunuculara ihtiyacı yoktur” dedi.
Türkiye, buradaki Rumlara ve Rum Patrikhanesi’ne böyle mi davranıyor? “Mütekabiliyet” diye bir kavram var ama bunun “mütekabisi” yok. Bunun adı, tek taraflı vermektir. Biraz argo deyişle “yolunan kaz” durumundayız!
Yorgo Papandreu Erzurum’da, kameraların önünde canlı yayında ve Başbakan Tayyip Erdoğan’ın gözüne baka baka, “KKTC’de Türk Askeri işgalcidir, Kıbrıs'ta işgal sürdükçe Türkiye AB üyesi olamaz.” demişti, “Türkiye neyi ispat etmeye çalışıyor. Tehditlerle hiçbir sorunu çözemezsiniz. Gerginlik aramızda ki ilişkileri zedelemektedir.” demişti...
Bu iki ziyareti karşılıklı kıyaslamaya kalktığımızda midemize “kramp” giriyor. Gerçekten “mütekabiliyet” ve “diplomatik nezaket” denen olgular Yunanistan’da Türkiye’ye karşı yok ve zaten hiç de olmadı...
Neden böyle sanki bizi efsunlamışlar gibi hep susuyoruz ve bizde taviz istediklerinde verdikçe de veriyoruz? Neden “mütekabiliyet” hiç aklımıza gelmiyor?
Tabi bir de şu var: Yunanistan’a ve Rum Patrikhanesi’ne son birkaç yılda o kadar çok tavizden de öte “edinimler” sağladık ki, ülkemiz çıkarlarına ters olan konularda o kadar çok “kolaylıklar” sağladık ki biz bu konuda gerçekten mi basiretimizin bağlandığı bir noktadayız. Bunu anlamakta zorlanır olduk. Hani basit bir kazayı ya da yaralamayı dakikalarca, sayfalarca yazan, sunan medyamız da nerede? Milli değerler açısından o kadar çok tavizler verdik ya da “hoşgörü” ile “gafleti” birbirinden ayrıştıramadık ki... Rum Patrikhanesi içeride, Yunanistan Batı Trakya’da, Kıbrıs’ta, Ege’de ve AB platformunda bize vurdukça vuruyor ve aldıkça da alıyor.
Bari şu Yunanlılara basınımız biraz “mütekabiliyet” etse...
Davutoğlu Batı Trakya’dakilere “Müslüman Türkler” diye hitap etti ve "Yunanca konuşan İstanbul Rumlarını nasıl ki bizim Yunan diye adlandırmamız en doğal şey ise sizin de anadilinizi ve dininizi korumanız da sizin en doğal hakkınızdır." dedi diye bakın ne manşetler atıldı.
Ta Nea Gazetesi, "Davutoğlu Yunanistan’ı Türk Azınlık ile tahrik ediyor" başlıklı haberinde şöyle yazdı: “Davutoğlu; Trakya Azınlığı'nı "Türk" olarak tanımladı ve haklarını Avrupa'da aramalarını istedi. Yaptığı konuşmalarda, “dillerinizi, dininizi ve kimliklerinizi korumalısınız, biz de size her zaman yardımcı olacağız ve bu konularda da sizi cesaretlendireceğiz.” demekle Yunanistan’ı tahrik etmiştir” şeklinde yazdı.
Elefteros Gazetesi ise: "Davutoğlu, Trakya Müslümanlarını ayaklandırıyor” manşeti attı.
Aklımıza Patrikhane ve Fener Rum Patriği geldi! Her fırsatta; “Çok zor durumdayız. Burada kendimizi Çarmıha gerilmiş hissediyoruz.” diyorlar ya...
Bu ve bunun gibi daha çok serzenişleri, şikâyetleri her fırsatta zaten dillendiriyorlar. Buna karşın, Türkiye’nin sağladığı çok sayıda korumayla dolaşan/korunan, VIP kapılarından girip çıkan, her fırsatta Başbakan düzeyinde devlet adamlarıyla aynı masada ve karede yer alan Rum Patriği’ne ve ekibine daha ne yapılmalıdır, daha ne kadar taviz verilmelidir?
Rum Cemaati için ise bir şey demeye gerek yok! Her Türk vatandaşından onların ne farkları vardır? İdari açıdan da Türk Halkı tarafından kendilerine gösterilen iyi komşuluk ve sevgi açısından da bu böyledir.
Burada tamir edilmesine izin verilmeyen bir Rum kilisesi yoktur. Cemaatin ihtiyacının çok üstünde olmasına karşın bütün Rum kiliseleri korunmaktadır ve açıktır. Her türlü tamir ve onarım, yapı yönetmeliğine uygun ruhsatlarla verilmektedir, sağlanmaktadır. Rum Patrikhanesi’nin binalarının Özal döneminde yeniden inşa edildiğini ve eskisinden kat kat büyük olarak inşa edildiğini de bu arada anımsayalım.
Bir “mütekabiliyetsizlik” gerçeği olarak ise Batı Trakya’daki camiler ve okulların tamirleri için türlü zorluklar çıkarılmakta, vakıfların adlarında “Türk” adı dahi kabul edilmemektedir. 2 bin kişi kadar olan Rum Cemaati’nde 60 kadar kilise var iken, Yunanistan’da süreç içinde el konulan hatta “diskotek” dahi yapılan camiler bulunmaktadır. Selanik ve hele Atina’da ibadet etme olanağı Müslümanlar için çok kısıtlıdır.
Şimdi Davutoğlu’nun Yunanistan ziyaretinde görüştüğü Selanik Belediye Başkanı “bir cami yapımına yardımcı olabileceğini” söylemiş. Bu söyleme de bizim medyamız manşet üstüne manşet atmıştır. “Aferin sana iyi Yunanlı başkan” demediğimiz kalmıştır...
Muhteremler! Altımızdaki toprak suya akıyor ama bizde ”tık” yok. Nedense bizde sadece olmayacak duaya “manşet” üstüne “manşet” atılıyor...
6 Ocak’ta Haliç’te suya Haçın atılma töreni esnasında duyulan ezan sesi üzerine Rum Patriği Bartholomeos ezanın bitmesini bekledi diye adamı “aziz” ilan etttik. Yani o esnada törene devam etseydi “Vay, ezana saygısızlık edildi” mi diyecektiniz? Bu adamlar Bizans’ın torunlarıdır hiç tongaya düşerler mi?
Papandreu, Erzurum’da Türkiye’ye “işgalci” ve daha neler dedi, bunlar haber niteliğinde sayılmadı ama aynı Papandreu, stadyumda bir cümle “Türkçe” konuşması manşetlerden inmedi.
Basiretimiz Yunanlılara/Rumlara karşı bağlı vesselam... Hadi bir hayırsever bulunsun ya da bir fon yaratılsın da bakalım “Selanik’te bir cami yapılmasınayardımcı olabileceğini” söyleyen Belediye Başkanı “Yanis Butaris”i ortada bulabilir misiniz?
Büyükada Rum Yetimhanesi’nin tapusunu Patrikhane’ye verdik...
13+1 Yunan asıllı papaza TC pasaportu da verdik. Şu anda 11 kişinin daha işlemleri yürüyor...
Heybeliada Ruhban Okulu’nu açmamızı istiyorlar...
Rum Patrikhanesi’ne Ekümenik olarak kabul etmemizi ve tüzel kişilik olarak tanımamızı istiyorlar...
Yapılan tüm manevralarda, Kıbrıs’tan da önemli olan husus Rum Patrikhanesi’nin “EKÜMENİKLİĞİ”dir... Rum Patrikhanesi’ni Ekümenik kabul etmek ise Türk toprakları üzerinde “ORTODOKS HALİFELİĞİ” kurulmasını resmen kabul etmektir...”
Bir sonraki adım da “Megali İdea” doktrinine göre “BİR GÜN İSTANBUL’un KONSTANTİNOPOLİS OLMASI ve BİZANS’IN TEKRAR İHYA EDİLMESİDİR...” Sıra şimdi sanırız buna geldi!
Geçen 10 Mart’ta “Habertürk Televizyonu”nda, Kostantinoplelilerin Ekümenik Federasyonu Başkanı Prof. Nikolaos Uzunoğlu’nun ağzından ortaya konan “İstanbullu Rumlar Vatandaşlık İstiyor” talebi ile de şaşkınlığa uğradık.
Türkiye toprakları üzerinde “Yunancılık” faaliyetleri ile bilinen ama medyamızda birkaç ufak ajans haberi dışında pek yer almayan, 1951 İstanbul doğumlu, Atina Teknik Üniversitesi’nde halen Profesör olan “Nikolaos Uzunoğlu”, “İstanbullu Rumların Evrensel Federasyonu Başkanı” sıfatıyla çok önemli açıklamalarda bulundu.
Bugüne değin Patrikhane ve Rumlarla ilgili tüm haberler ve gelişmeler ile kendileri açısından çok büyük edinimler sayılabilecek hususlar hep “hoşgörü” çerçevesinde ve basit bir hadise gibi medyamızda yer buldu. Kendilerine “entelektüel” tanımlaması yapan çevreler de bu edinimlere hep ”alkış” tuttu. Ama artık durum böyle “hoşgörü” çerçevesinde değerlendirilemeyecek bir boyuta geldi.
Sıra işgale mi geldi diye artık korkmaya başladık! Çünkü bunu da yine çok “sempatik” olarak şöyle sundular:
“İstanbullu Rumlar Vatandaşlık İstiyor”...
Vatandaşlık isteyenler, İstanbullu yani burada yerleşik olanlar değildir. Bunlar uluslararası yasalarla buradan gidenler ya da onların ikinci kuşaklarıdır. Şimdi Rum Patriği’nin, Anadolu’daki yerinde iki tane “taş” ya da “duvar” kalmış kiliselerde her sene neden ayinler yaptığını anladınız mı? İşte şimdi Patrikhane’de yüzlerce papaz olmasını neden istiyorlar ortaya çıkmaya başladı. Bu insanlar vatandaş olabilirlerse Anadolu’daki dedeye nineye “Bu ev benim dedemindi, babamındı” diyerek davalar açacaklar. Karşımıza binlerle ifade edilen mülkiyet davaları çıkacak.
 Bu iş; “Ne güzel Yunanlı kardeşlerimiz gelsinler” değil. Bu iş; “sirtaki, zeytinyağlı dolma ve pilaki” işi hiç değil.
İstanbullu Rumların Evrensel Federasyonu” da doğru bir tercüme değil. Bu federasyonun orijinal adı; “İkumeniki Omospondia Konstantinupolition”dur. Tercümesi ise; “Kostantinoplelilerin Ekümenik Federasyonu’dur.
Nikolaos Uzunoğlu, 13 Eylül 2008’de “Atina Classical Akropol Otel”de “Septemvriana 6/7-9-1955” adı altında Türkiye’yi yerden yere vurmuştur. Nikolaos Uzunoğlu, 28 Haziran 2010’da “Yunanistan Kapadokya Dernekleri Birliği” ve “Konaklı Belediyesi” ile müştereken Ürgüp’te yapılan bir sempozyumda konuşmacı olmuş ve oradaki insanların gözünü “sirtaki”, “pilaki” ve “buraya turist akacak, para yağacak” ile boyamış olan kişidir ve geçtiğimiz hafta “İmroz ve Bozcaada” dernekleri temsilcileri ile bir toplantı yapmıştır. Uzunoğlu’nun üst düzey 4 yöneticimizle de -kendine göre- çok tatminkâr görüşmeler yaptığı ve mutlu olduğu da Yunanistan kaynaklarında var.
Kapadokya, Ege, Marmara ve Karadeniz’de durmak bilmeyen bir Yunan sirkülâsyonu var. Durmuyorlar, bizden sürekli tavizler alıyorlar ve adımlarını artık sıklaştırdılar!
15 Ağustos’ta “Sümela Manastırı”ndaki ayin de bu “120 bin” kişilik vatandaşlık talebi gibi çok “sempatik” bir şekilde medyamızca sunulmuş ama sonra anlaşılmıştı ki seçilen 15 Ağustos tarihi, Fatih Sultan Mehmed’in, “Trabzon Rum İmparatorluğu”nu yıkmasının yıldönümüdür.
16 Mart ve öncesinde Yunanistan’da yapılacak etkinlikler ile Yunan Medyası dikkatle izlenmelidir. Çünkü 16 Mart 1964; “İsmet İnönü”nün 1930 tarihli “İkamet Ticaret ve Seyrisefanin Anlaşması”nı yasa ile iptal ettiği tarihtir. Bu Türkiye’nin başına “kara leke” gibi çalınmak istenen “1964 Sürgünleri” meselesinin aynı Trabzon’da olduğu gibi rövanşını almaya yöneliktir.
1964’te “Kıbrıs Olayları” baş gösterdiğinde “ “İsmet İnönü” tarafından 16 Mart’ta alınan bir kararla; Türkiye’de yerleşik “Yunanistan Vatandaşları”nın 6 ay içinde ülkelerine dönmelerini öngören bir yasa çıktı ve 6 ay beklemeden yürürlüğe sokuldu. Zira ortada, bu iki ülke arasında oluşan bir “savaş hali” vardı.
Dünya’nın her ülkesi, ikamet tezkeresi (oturma müsaadesi) ya da vize ile topraklarında bulunan kimselerin ülkesini terk etmesini isteyebilir ve bu uluslararası anlaşmalarda yeri bulunan bir durumdur. Resmi istatistiklerde “12.832” kişi görünmekle birlikte, bu sayı aile bağları dolayısı ile doğan zaruri göç edenlerden kaynaklanarak “30 bin” dolayındadır.
1964 Sürgünleri” yakın süreçte devamlı olarak Türkiye’nin başına kakılmaya başlanan bir hal almış durumdadır. Türkiye 1964’te kendi vatandaşlarına “gidin” demedi. Gidenler kendi rızaları ile ya da mecburi aile bağları nedeniyle gittiler.
Artık bunun rövanşını almak üzere ve resmen harekete geçmişlerdir. Bu iş Sümela’da bir ayinden çok ötedir. İşin içinde “120 bin” kişiye vatandaşlık verme durumu vardır. Bu da mı sempatiktir? Bu da mı iyi komşulukla, sirtakiyle, dolmayla, zeytinyağlı Rum mezeleriyle açıklanacak bir durumdur?
16 Mart’ta bakalım neler olacak ve Yunan/Rum tarafı daha ne kadar yol alacak. “Yol alacaklar” diyoruz çünkü gerçekten yol alıyorlar ve almaya da devam edecekler.