Masonluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Masonluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Nisan 2012 Pazartesi

TÜRKİYE’DE MASONLUK TARİHİ 5 (SON)


SONUÇ:
Ezoterik, içlek bir dernek olan masonluk hakkındaki yazılar, daima ilgi çeker. Mason olmayanların toplama bilgi ile masonları anlatması ne kadar zor ise mason olanların da “içlek” ya da “kapalı” olan bu sisteme olan “söz”leri ya da “suskunluk yemin”leri gereği bu eksikliği doldurmaları mümkün görünmüyor.

Ağustos 2010’da çıkan “Patrikhane ile Mücadelem” adlı kitabımızda; Türkiye’deki ve Bulgaristan’daki masonların nasıl Rum Patrikhanesi menfaatleri doğrultusunda kullanıldığı ile ilgili bir bölüm de yazdık. Kitabın bahsi geçen bölümünde; bu makalemizde açıklanan masonik yapılanma da kısa olarak yer almaktadır. Bu makale içeriğinde belirttiğimiz gibi inançlarımızla bağdaşmadığı nedeniyle 2004’de masonluktan istifa etmiştik. İstifamızın nedenleri arasında, masonların Rum Patrikhanesi menfaatleri doğrultusunda, masonluk sanlarını kullanarak çalışmaları da vardı.

Sıkça sorulan sorulardan biri olan masonluktan ayrılmak hususu için şunları söyleyebiliriz: Günümüzde masonluk, bizde ve Dünya’da gizli bir oluşum değil, kapalı bir oluşumdur ve resmen kurulmuş bir dernek tarafından yönetilir. Girildiği gibi ayrılmak da yasal olarak mümkündür.

Yine sıkça sorulan bir husus da kökünün nerede olduğudur. Masonluk, “Lions” ve “Rotary” kulüpleri gibi yönetimsel olarak kökü dışarıda olan ve Lions örneğindeki gibi merkezi Amerika’da olan bir dernek değildir. Masonluk; her ülkede ulusaldır ve kendi içinde özerktir. Dünya’daki diğer ülkelerin masonlukları ile arasındaki ilgi ise karşılıklı “tanınma”dır. Genel felsefede, masonik davranış biçimlerinde tabi ki ortak paydalar çoktur ama idari açıdan farklı ülkelerin mason oluşumları birbirlerine bağlı değildirler.

Masonluk; Türkiye tarihinde iki kez ülke menfaatlerinin aksine önemli ölçüde zarar vermiştir. Bunlardan ilki 1814 yılında masonik yapılanma ile kurulan “Etniki Eterya” gizli Yunan teşkilâtıdır. Bu gizli teşkilât, 3 Yunanlı mason tarafından Rus Çarı’nın Odessa’daki (Şu anda Ukrayna’nın bir kentidir) yazlık sarayında kurulmuştur. 1821’e gelindiğinde;  Yunan mili ülküsü olan “Megali İdea”nın da başlangıcı sayılan bir süreç başladı. İstanbul’u ele geçirmek ve Konstantinopolis yapmak için Patrikhaneyi merkez yapıp teşkilâtlandılar. Padişah’ın durumu anlaması üzerine Rum Patrikhane’si basıldı ve sahte Yeniçeri giysileri ile çok sayıda silahı ele geçirildi ve ardından Rum Patriği, bu gün hâlâ “Kin Kapısı” olarak nitelenen Patrikhane’nin ana kapısında asıldı.

Masonluğun Türkiye’ye verdiği bir başka önemli zarar da bugün hâlâ bir fenomen olan “İttihat ve Terakki”  dönemindedir. İttihat ve Terakki mensuplarının önemli kısmının aynı anda mason da olduğunu önceki bölümlerde vurguladık. 

Selanik’teki mason localarının bir kısmında Yunanlı masonlar da yuvalanmışlardı ve İstanbul ile Anadolu’nun bir parçasını Yunanistan’a katmak için çalışmaktaydılar. Bu gizli faaliyetlerini de mason locaları ile kamufle ediyorlardı. Osmanlı masonlarının ülkeyi satmak gibi bir “hıyanet” içinde olmadıklarını ama “kardeş” diye andıkları Yunanlı masonlara karşı “gaflet” içinde olduklarını söyleyebiliriz. İzmir’in Yunanlılarca işgalindeki başarıda ise Yunanlı masonlar ve onların dış ilişkileri de erkendir…

Masonların bir deyişi var! “Masonluk Hiçbir Yerde, Masonlar Her Yerde.” 

Bu deyiş sanırız ki ana felsefeyi de yansıtmaktadır… Masonluk gerçekten üyelerine kötülük öğütlemez ve yaptırmaz ama ülkelerin önemli yerlerinde görevde olanlar masonlardır…
Başta İngiltere ve Fransa’nın Dünya üzerindeki müstemlekelerinin bulunduğu tarih diliminde o ülkelere ilk gidenler masonlardı. Masonluk adına değildi bu gidişler belki ama sözün dediği gibi “…Masonlar Her Yerde.”ydi.

Mesela, İtalya’da geçen yıllarda bir “P2 Locası”  (Propaganda Due) skandalı patlak vermişti. Masonların oluşturduğu bir grup, aralarına üst düzey bürokratları, askerleri ve tepe yöneticilerini alarak ve mason derneği ile ilgisi olmayan bir suç örgütü kurmuşlardı. İtalya’daki “Temiz Eller” operasyonu P2 Skandalı’nın ardından başlamıştır.

Türkiye’deki masonlar geçmiş masonik tarihin paylaşımında anlaşamazlar. 1909’da kurulan Büyük Loca’nın günümüzdeki devamı “Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası”dır. Liberal görüş olan “Özgür Masonlar Büyük Locası” ise 1966’da kurulmuştur.  Bu tarihsel süreci önceki bölümlerde yazdık.

Tarihsel süreç içinde ilk büyük locanın devamı; bugün muhafazakâr olarak tanımlanan “Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası”dır. Bu tabi ki aynı karından 1965’te çıkmış olan “Özgür Masonlar Büyük Locası’nın da bu tarihi sahiplenmesini önleyemez. Geçmiş bölümlerde yazdık ki bu gün “Suprem Konsey” adı ile çalışan liberal kanatın 33.ler Konseyi; yani 4-33. Dereceleri yöneten dernek; 1935’te yasal olarak kapatılmamıştır ve 1861’den süregelen bir tarihin devamıdır. Tabi ki bu da yukarıda yazdığımız iki büyük locanın da geçmiş tarihi sahiplenmesini önlemeyeceği gibi, 1967’de kurulmuş olan muhafazakâr derneğin üyelerinin kurduğu 33.ler Konseyi’nin de bu tarihi sahiplenmesini önleyemez. 

Dünya’ca ünlü bir mason/yazar olan “Roger Boncard”ın 1979’da yazdığı “Manuel Maçonnique du Rite Ecossais et Accepte” adlı kitaptaki şu ifadeler, Türkiye’deki bu tarihin paylaşılması/sahiplenilmesi ikilemini gözler önüne sermeye yeter: 

Türkiye’de “Suprem Konsey” oluşturan üyelerin büyük çoğunluğu; Türkiye Büyük Locası bünyesinden ayrıldılar. Fakat Suprem Konsey tek ve tanınmış olarak devam etti ve tüm patent ve arşivlerini korudu. 1861’de yasal olarak kurulmuş olan Suprem Konsey; günümüzde de (1979) etkinliklerini aynen sürdürüyor. Ancak 1967’den itibaren Amerika Suprem Konseyi’nin baskılarıyla bazı suprem konseyler ve Amerika Suprem Konseyi tarafından 8 Aralık 1967’de kurdurulan “Türkiye İçin Suprem Konsey”i tanıdılar. Eski Türkiye Suprem Konseyi üyelerini 1909’da kurulmuş olan “Türkiye Büyük Locası”ndan aldı Ancak 1965’te isim değişikliği yapıldı.” 

Dinsel açıdan ya da Allah’a inanma yönünden her iki tarafa bakıldığında tarafımızca şu tespitler yapılmaktadır:

Liberal tanımlamasında olan ve inançlı ya da inançsız herkese kapılarını açan “Özgür Masonlar Büyük Locası” ve o grubun “Suprem Konsey”i çok fazla 1965’ten sonraki ilk büyük üstadları olan “Orhan Hançerlioğlu” ve arkadaşlarının etkisinde kalmıştır. Bu topluluktaki bakış açısı irdelendiğinde “ateizm”e doğru bir mehil olduğu görünmektedir ve “Evrenin Ulu Mimarı” kavramı da söylemdeki ve eylemdeki farklılıktan ötürü havada kalmaktadır.

Liberal Masonlukta kullanılan ve derneğe girişte kişinin “vicdan”ı ile özdeşleştirildiği vurgulanan, “Ant Kürsüsü” üzerindeki ve içinde hiçbir yazı olmayan  “Beyaz Kitap” için zaman geçtikçe ve üyenin dereceleri arttıkça başka bir anlam yüklendiği gözlenir. Zira girişte üyeyi düşüncede tamamen “özgür”  bırakan ve kendi vicdanı ile baş başa kalacağını zanneden üyenin kafası süreç içinde başka düşüncelerle doldurulur ve yönlendirilir. Orhan Hançerlioğlu olmak üzere 1966 yapılanmasında ya da daha sonraki süreçte rol alan, öne çıkan birkaç “inançsız” masonun yerleştirdiği fikirler bu camiada egemendir. 4. Dereceden ilerleyerek üste çıktıkça ise “Bilimsellik Doğmasi” ile karşılaşılır ve bu düşünce “Tanrıtanımazlık” ile bütünleşir.

Muhafazakâr tanımlamasında olan ve “ehli kitap” olmayanları, “ruhun ölümsüzlüğüne” inanmayanları üyeliğe kabul etmediğini beyan eden  “Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası”nda ise “Ant Kürsüsü” üzerinde Kuranı Kerim, İncil ve Tevrat yani üç kitap bulunur. Ant içen inandığı kitaba elini koyarak yemin eder. Burada da 4. Dereceden ilerleyerek üste çıktıkça, Allah’la özdeşleştirilmeye çalışılan “Evrenin Ulu Mimarı” kavramı öne çıkmaktadır.

Aslında her iki dernekte de “Evrenin Ulu Mimarı”nın tam olarak neyi tanımladığı hususu havadadır ve “söylem ile eylem” farklılığı vardır. Kimilerine göre “Allah” kimilerine göre ise “Kosmos”dan başlayarak bir yerlere vardırılan bir inançsızlık ve doğal olarak ortaya çıkan “ikilem” her iki toplulukta süregelmektedir…

Bu bağlamda; her iki dernekteki üyelerin ortak bir tepkisi, dereceleri almanın “huşusu” ile doğru orantılıdır. Ve her iki dernekte; “inanç” ve “Allah” kavramı üzerinde farlı şekillerde “suskunluk” hatta “takiyye” de denebilecek davranışlar görünmektedir. Dünya’nın her yerinde görülen bir başka dışavurum ise “Ben masonum.” demenin yani “rozet masonluğu”nun çok kişiye iyi geldiği ve bunu bir prestij olarak kullandıklarıdır.

Geçmiş bölümlerde, masonluğun felsefesinin 30. Derecede bittiğini ve 31,32 ve 33 derecelerin idari derecekler olduğunu yazdık. Her iki mason derneğinin 30. Derece uygulamasını biraz irdeleyerek, var olan Allah inancı ile masonluktaki inanç sistemini karşılaştırmak istiyoruz.

30. dereceye yükselme töreninde, üzerinde bir haç bulunan bir bayrak törenin devamında yere atılarak yükselecek adaydan bunu çiğneyerek yürümesi ve yedi basamaklı bir merdivene çıkması beklenir. Liberal düşüncede olan mason derneğinde bunu bilimsellikle çıkılan 7 basamaktan sonra “Bilimsellik” dışında hiç bir gerçek bulunmayışını benimsemek için yaparlar.

Muhafazakâr düşüncede olan diğer mason derneğinde ise 30. derece açıklamalarını kaleme alan “Sahir Erman” bu derecede çıkılan ve inilen yedişer basamak için yazdığı kitapçıkta kısaca şunları vurgulamış: 

Evvelâ yedi fazilet ile çıkılarak varılan üst noktada “Allah” sevgisi ile bütünleşmek ve Allah sevgisi ile dolu olarak yedi ilmi alarak aşağıya inmek…” 

Bu mason derneğindeki görüşü irdelediğimizde şu görüşü ortaya koyarlar: Çiğnenen bayraktaki haç; “Hıristiyan Haçı” değildir. Bu haç; Töton Şövalyeleri'nin simgesidir ve hiç bir surette bir inancı ve bir inancın çiğnenmesini simgelemez. Bu konunun “Neden sadece Hıristiyan simgesi çiğneniyor?” şeklinde çok tartışılan bir husus olduğunu vurgulamak gereklidir.

Masonluğun 1721’de İngiltere’deki yapılanmasından sonra anayasasının ve tüzüklerinin oluşturulduğunu ve o tarihlerde sadece Hıristiyan masonların var olduğunu göz önüne alırsak çok alışkanlıkların ve tören şekillerinin Hıristiyani olduğu görülür. Geçen yüzyıla kadar masonluğa zaten Yahudi ve beyaz olmayan da alınmazdı. Bu durumda 30. Derecede çiğnenen bayrağın Hıristiyan haçı simgesinde çiğnenen inançtır…

Türkiye’deki masonlukta “Süleyman Demirel“ hadisesi de çok merak edilir. Süleyman Demirel, Ankara Bilgi Locası’nda mason olmuştur.  Siyasi bir partiye genel başkan olma sürecindeyken de siyasi rakiplerinin kendisine “Masondur” dememeleri için, mason derneğinden, mason olmadığına dair bir belge istemiş ve o zaman Büyük Üstad yardımcısı olan “Necdet Egeran” tarafından bu belge kendisine sağlanmıştır. 1965 yılındaki masonların bölünmesini Süleyman Demirel’e bağlayanlar çoktur. Ancak yazımızın içinde esas sorunun İngiltere tarafından da tanınma arzusunda olan ve Türk Masonluğu’nu “düzensiz” sayanlar yaratmıştır ve bu kişilerin Demirel hadisesini çok iyi kullanıldığı da bir gerçektir.

Çok sorulan, merak edilen bir başka husus da “Atatürk”ün mason olup olmadığıdır. Atatürk mason değildir…

Masonlar bunu doğrulamak adına senaryolar dahi oluşturmuşlar, Ulu Önder’i mason olarak tanıtmak için çaba sarf etmişlerdir. Toplumdaki aşırı Atatürk karşıtları ise Atatürk’e mason diyerek onu karalamak istemişlerdir.

Atatürk’ün mason olmadığını verilerle açıklamak için sadece bu konuda ve uzunca bir makale, hatta kitap yazmak gerekir.  Atatürk’ün etrafında çok mason olmuştur, bu doğrudur ama o dönem zaten siyasilerin ve bürokratların bir bölümü masondur. Atatürk’ün mason olmadığı ile ilgili en büyük delil ya da karine arşivimizde, bulunan Atatürk’ün özel kalem ve arşiv müdürü olarak yanında uzun zaman görev yapmış, 33 dereceli bir mason “Necmettin Sahir Silan”ın, iki masonla birlikte yaptığı ve kasete alınmış bir sohbetteki ifadelerdir.

Merak edilen bir konu olan “Masonluk” hakkında bu makale dizisini yazdık. Sonuç bölümündeki anlaşılmayan hususları anlamak için yazı dizimizi baştan itibaren okumak gerekir.

Bu yazı dizimizin, masonları tatmin etmeyeceğini zira yazımızda masonları övmediğimizi belirttik… Bu yazı dizimizin mason karşıtlarını da tatmin etmeyeceğini zira masonlara küfür etmediğimizi de belirttik… Hoşnut olmayan bir taraf olursa ve bu taraf hangisi ise şunu söylemek isteriz: Tarih gerçekleri çarpıtmadan ortaya koyan bilim dalıdır. Şahsi yorumlarımızı sadece son bölüm olan “Sonuç” kısmında ortaya koyduk.

Daha çok soru sorulabilir…  Belki bir kitapta, çok daha fazla ve açıklayıcı sayfalarda bunları sizlere sunma olanağını buluruz… 

SON
  





3 Nisan 2012 Salı

TÜRKİYE’DE MASONLUK TARİHİ 4

 


Masonluğun 3-33 derecelerinin iki farklı dernek tarafında yürütüldüğünü yazı dizimizin 1. Bölümünde belirtmiştik. Bu bağlamda 4. Bölümde de şöyle dedik: “Hep önde olan, gözler önünde ve bilinen oluşum; 1,2 ve 3. derecelerin yönetildiği Büyük Loca idi ve 1935’teki masonluğun kapatılması esnasında buzdağının büyük kısmı kapatılmadı ya da masonik deyişle uykuya yatmadı… Unutuldu ya da unutturuldu…

Uyku döneminde, bir müddet sonra Grand Komandör “İsmail Hurşit” vefat etti. Görevi Grand Komandör Kaymakamı (Vekili) “Ramih Yener” yönetti. Suprem Konsey’in çalışabilmesi için en az 33. Dereceden 9 mason gerektiğini diğer bölümlerde belirtmiştik. O esnada çok sayıda 33. Derece mason vardı ancak bunlar ya CHP’nin önde gelen isimleriydi ya da üst düzey bürokratlardı ve mevcut konjektürden dolayı yönetimde rol almak istemediler geride durdular.

1938’de, Suprem Konsey’in kadük duruma düşmemesi için yani gerekli sayının dokuzdan daha z olmaması için, “İsmail Memduh Altar”, “Ali Galip Taş” ve “Cevdet Hamdi Balın” 33. Dereceye yükseltildiler.

Tekrar on kişiye çıkan Suprem Konsey çalışmalarına başladı. Tabii bu çalışmalar, bir locada ve masonik usullere göre değildi. Masonlar toprak altına inmişlerdi. Genellikle Sirkeci’de bir eczanenin üst katında toplanarak sadece idari yönden çalışılıyordu. Şubat 1938’de Ramih Ener’in görev süresi doldu ve “Mim Kemal Öke” “Grand Komandör”  yani 33.ler meclisinin başkanı oldu.

Bir ülkede eğer 1.-3. Dereceleri yönetecek bir Büyük Loca yoksa masonik eski yasalara göre; 4.-33. Dereceleri yöneten Suprem Konsey, kendi bünyesinde ilk üç derecelerde çalışan localar kurabilirdi ve kuruldu…

Ama gerçekten gerekmedikçe ya da çok zorda kalınmadıkça tercih edilmeyen bu tür bir yapılanma 1965’e gelindiğinde Türk masonları arasındaki en büyük sorun halini alacak ve masonlar arasında bölünme yaşanacaktı...

Bu suretle kurulan; “İdeal”, “Kültür” ve “Ülkü” locaları, 2. Dünya Savaşı’nın da başlaması nedeniyle önemli bir varlık gösteremediler. Sadece “İdeal Locası”nın sık sık toplandığı hakkında kayıtlar mevcuttur.

İsmet İnönü’nün masonik çalışmalarla ilgili bilgi sahibi olduğu ve hatta cüzi de olsa para yardımı yaptığı hakkında masonik kaynaklarda ifadeler bulunmaktadır. İnönü’nün masonlara yardım ettiği hususu ise kanımızca masonlarca yapılan bir spekülasyondan öte değildir. Çünkü Atatürk’ün özel doktoru olan Mim Kemal Öke, o tarihte İnönü’nün de doktoru durumundaydı ve Grand Komandör olmuştu.

Mim Kemal Öke’nin çabalarıyla ve gizli olarak çalışmalarını sürdüren Türk Masonluğu, 1948’de tekrar resmen dernekleşti. Bu dönem Türk Masonluğu’nda 4. Dönemdir ve bu döneme geçmeden önce 1935 uykuya yatma hadisesi ile ilgili, çok fazla yanlış bilginin ortada olduğu, hatta masonlarca da bu konunun pek bilinmediği de göz önüne alınarak şu noktalarda bir analiz yapma gereği vardır.

1- Şükrü Kaya’nın beyanının aksine genel kurulda alınmış bir fesih kararı yoktur.

2- Şifahen alınan kapanma ya da uykuya yatma kararı sadece ilk üç derece ile ilgili birimi bağlamıştır ve bu süreçte Suprem Konsey’in varlığı kesintiye uğramamış ve dolayısı ile Masonluk 1935’te resmen kapatılmamıştır.

3- Danıştay Dava Daireleri Genel Kurulu 9 Mart 1951 tarih ve 176 sayılı kararı ve Yargıtay 1. Hukuk Dairesi’nin üç ayrı kararı ile masonlar “Halk Evleri”ne intikal eden gayrimenkullerini geri almışlardır.

4. DÖNEM

1786 İskoç Riti Yasaları’na göre bir ülkede ilk üç derecede çalışan, Büyük Loca’ya bağlı localar olmaması durumunda; bu locaları Suprem Konsey de kurabilir ve tek dernek altında 1. Den 33. E kadar olan dereceleri yönetebilirdi. Mim Kemal Öke de bu yöntemi kullanarak derneği 1948’de tekrar faaliyete soktu, eski masonlardan hayatta kalanlarla irtibata geçildi ve yeni katılımlar sağlandı.

1951’e gelindiğinde alt derecelerin Suprem Konsey’e bağlı olarak yapılan faaliyetler masonları fikirde ayrıştırmaya sevk etti ve daha evvelki bilgilerde de belirtildiği gibi 1965’te büyük bir ayrılığa sebep olacak olan süreç işlemeye başladı.

Çünkü 28 Ocak 1951’de, yine Suprem Konsey’e bağlı olarak “Türkiye Büyük Mahfili kurulmuş ve “Türkiye Yüksek Şurası’na Tabi Büyük Mahfil Nizamnamesi” bastırılmıştı. O dönemde kullanılan ritüellerin üzerinde de bu bağlılığa vurgu yapılıyordu. Örneğin ritüellerde de “Türkiye Yüksek Şurası’na Tabi 1. Derece Ritüeli” şeklinde ibare bulunuyordu.

1909’dan itibaren muhafazakâr İngiliz Masonluğu’nun Türkiye’deki masonluğu tanımadığını yazmıştık ve bu durumdan rahatsız olan masonlar seslerini yükseltmeye başladılar. O kadar ki Türk Masonluğu’nu bir hilkat garibesine benzeten söylemler başladı.

Ankara’da yaşayan bir mason olan “Zühtü Velibeşe” bu söylemi en sert olarak ortaya koyanlardandı. Zühtü Velibeşe’nin 1955’te yazdığı “Masonluğumuz Hakkında” adlı bir kitapçık içeriğinde, masonların gelenekleriyle de bağdaşmayan cümleler yer aldı ve bu kitapçık büyük olay oldu. Zühtü Velibeşe; 1956’da “Türkiye’de Fran Masonluk adlı bir kitapçık daha yazdı. İngiliz Masonluğu’na övgüler içeren bu kitapçıkta; Türk Masonluğu ile ilgili şu ifade yer aldı:

Türkiye’de Masonluk denen hüviyetin lâyıkıyla çalışmadığına herkes müttefiktir. (…) Görülüyor ki Türkiye’de masonluk diye tuhaf bir vaziyetle karşı karşıyayız.”

Bu süreç, 1956’de,  “Türkiye Büyük Locası” adı altında Suprem Konsey’in vesayeti altında olmadan alt derecelerle ilgili dernek kurulmasına kadar sürdü. Anlaşmazlıklar duruldu ancak muhafazakâr ve artık İngiltere tarafından tanınma arzusunda olanların baskısı başlamıştı.

30 Nisan 1957’de Suprem Konsey Büyük Loca ile bir konkordato yenilemesi yaptı. “Türkiye Büyük Locası”  olan derneğin adı hâlâ kullanılan “Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası” olarak aynı yıl içinde değiştirilmiştir.

1959’da İngiltere Büyük Locası Büyük Üstadı, Türkiye’ye geldi ve İstanbul ile Ankara’da masonlarla görüşmeler yaptı. Türk Masonluğu’nu “gayrimuntazam” sayanlar İngiltere ile bireysel yazışmalara başladılar. Bu gelişmelerin süregeldiği 1964 yılında, “Süleyman Demirel” hadisesi - ki bu hususu son bölümde ayrıca irdeleyeceğiz - patlak verdi.

Ankara Bilgi Locası’nda kayıtlı bir mason olan Süleyman Demirel; siyasi bir partiye genel başkan olma sürecindeydi. “Masondur” diyecek rakiplerine karşı kullanmak üzere mason olmadığına dair bir belgeyi dernekten istedi. Bu alışılmadık istek o zaman Büyük Üstad Kaymakamı olan “Necdet Egeran” tarafından sağlandı. Ama zaten çok karışık bir durumda olan masonlar arasında böyle bir belgenin verilmesi büyük bir infiale neden oldu.

28 Aralık 1964’de Büyük Loca; Süleyman Demirel’le ilgili olarak zaten karışık olan durumu daha da karmaşık hale getiren bir levha (localarda okunan bildiri) yayınladı. Belgede Süleyman Demirel’in mason olduğunu inkâr eden ve verilen belgeyi de savunan ifadeler yer almaktaydı.

Bu durum zaten kaynayan TürkMasonluğu’nu daha da karıştırdı. Bu gelişmeler sürerken Demirel’in mason olduğu hakkında gazetelerde de belgeler dolaşmaya başladı. Hatta üye kayıt defterinin fotoğraflı sayfası da bu haberlerde yer aldı. “Yön “Dergisi” ise masonik bir kaynaktan alındığı çok net belli olan bilgilerle bir tefrika yayınladı. Görünen oydu ki durumdan rahatsız olan masonlar medyaya konuşmuşlardı. Demirel hadisesi elbette ki Türk Masonluğu’nun ayrılmasındaki hususlardan biridir. Ama ayrılığı tamamen buna bağlamak ise doğru değildir.  Ancak Türk Masonluğu’nu “düzensiz” sayan ve İngiltere ile tanınma yolunda çaba sarf edenlerce de Demirel hadisesinin çok iyi kullanıldığı da bir gerçektir.

Süleyman Demirel belgesi ile ilgili kavganın da içinde olduğu tanınma ve sonrasında gerçekleşen seçim süreci yani 1965 Nisan sonu ile Mayıs başındaki gelişmeler Türk Masonluğu ile ilgili en önemli zaman dilimidir. Ve bu zaman dilimi için kısaca “65 Olayları” denir…

O dönemde İngiltere ve İskoçya büyük localarıyla yazışmalar yapıldığını belirtmiş ve İngiltere tarafından “tanınma” için yapılan çabaları vurgulamıştık. Türk masonlar o esnada yakalarını İngilizlere kaptırdılar…

Örneğin İngiltere ve İrlanda büyük localarına yazılan mektuplara verilen karşılıklarda; Türkiye’den gönderilen mektuplarda kendilerine “kardeşim” ifadesinin yer almaması istendi. Çünkü halen kendilerine göre Türklerin “düzenli mason” olmadıkları belirtildi. (Bu yazışmaların suretleri arşivimizdedir.)

İngilizler,  buradaki masonluğu tanımak için şu iki farklı yöntemi önerdiler:

1- Türklerin İngiltere’ye giderek yeniden mason olma öreni yapılması.

2- Ya da Türkiye’ye İngilizlerin gelerek tüm mason derneği üyeleri için yeniden mason olma töreni yapılması

Bu iki yöntem Türk masonlarca onur kırıcı olarak telakki edildi. Zira o ana kadar olan masonlukları “yok” sayılıyor ve yeniden mason olmuş gibi bir işlem yapılıyordu.

Türkiye’deki masonların bu reddi üzerine bir başka yöntem bulundu!

İngilizler Türkiye’ye gelecek ve masonları değil Büyük Loca’yı esas alan bir  “Tanzim Töreni” yapacak!

Buna da şöyle bir formül buldular: 1909’daki Büyük Loca oluşumunda yer alan “Resne Locası”nın, Mısır’dan ve İngiliz Masonluğu’nca kabul gören bir locadan “patent” aldığı biliniyordu. Bir anlamda; İngilizlerce “Sizin mayanız Resne Locası ile tutuyor” gibi bir yaklaşım oldu…  “Tanzim Töreni” diye tanımlanan bir törenden sonra Türk Masonluğu, İngiliz Masonluğu ve onun paralelinde olan muhafazakâr büyük localar tarafından “düzenli” sayıldı.

Bir ayrıntı: Türk masonları o süreçte fevkalâde baskı altına alan ve istediklerinin çoğunu elde eden İngilizler yapılacak “Tanzim Töreni” için kendileri gelmediler ve bu işlem için İskoçya Büyük Locası’nı görevlendirdiler…

Yapılan törene hararetle alkış tutanlar olduğu kadar bunu Türk Masonluğu’na büyük bir “ihanet” sayanlar ve hatta çok onur kırıcı bulanlar da oldu.

Aslında yapılan bir kelime oyunundan ibaretti. Zira “Tanzim Töreni” diye bir tanımlama yoktu. Tanzim kelimesi Türk masonlara verilen efsundu… Bu törenin İngilizce adı “consecration”du ve İngilizce yazışmaların tümünde de zaten bu şekilde yer aldı. “Consecration”un kelime anlamı “takdis”  ya da “kutsama”dır. Ancak İngiliz Masonluğu “Consecration”u kutsama ya da takdis olarak değil de “vaftiz” olarak tanımlamaktadır ve zaten 29 Nisan 1965’te bu işlemi yapmak adına görevli olarak gelen İskoçya Büyük Locası Büyük Üstadı ve görevlileri, üzerlerinde papaz elbiselerini andırır giysilerle vaftiz töreni yaptılar. İskoçlar bu törende, ellerinde buhurdanlıklarla adeta bir kilise ayini icra etmişler, daha çok dinsel ve mistik bir görüntü arz eden bu törenden sonra çok büyük tepkiler olmuştur.

(Yazarın Notu: Masonluk yıllarımda; Vedat Locası’nda “Türk Masonluk Tarihi” adlı bir konferans verdim. Konferans sonrası katkılarda söz alan “Eski Büyük Üstad Vedat Yeğinsu” şu sözleri söyledi:

“Bize o gün yaptıkları resmen Hıristiyan vaftiz töreni gibi bir şeydi. Ben o gün çok utandım. Derneğin kapısından çıktığımda eldivenlerimi sokağa attım ve artık mason değilim dedim.”

Tabii Vedat Yeğinsu’nun masonik hayatı orada bitmedi. Sonraki yeni kurulan Büyük Loca’da, “Orhan Hançerlioğlu”nun yönetim kurulunda görev aldı ve zamanla büyük üstatlığa kadar çıktı...)

1965 olayları; Türkiye’de masonluğun kırılma noktasıdır. “Tanzim Töreni”nin hemen ardından, gündemde bir de genel kurul ve seçim süreci vardı. 2 Mayıs’ta masonik teamüllere uymayan şekilde bir seçim yapıldı. Aslında bu bir anlamda da yönetimi ele geçirme operasyonuydu...

3-33 dizgesi içinde bulunan ve aralarında konkordato olan iki farklı dernek aynı zamanda, masonik teamülleri de gözetir. Bir aya yakın bir süre camia içinde çalkantılı bir dönem oldu ve bunun sonucu olarak 28 Mayıs 1965’te Suprem Konsey, seçimle yönetimi yenilenen Büyük Loca’ya bir mektup göndererek, seçimin masonik geleneklere göre yapılmadığından henüz kendilerini tebrik etme durumunda olmadıklarını vurguladı ve 13 Haziran’a kadar bu durumun düzeltilmesini talep etti.

O arada Yüksek Yargılama Kurulu; (O zamanki adı: Yüksek Şüra Haysiyet Divanı) olaylara karışan 33 dereceli Ekrem Tok için bir yıl men ve 29 dereceli Necdet Egeran için ise masonluktan ihraç kararı aldı. Yapılanı, Suprem Konsey’in, Büyük Loca’nın içişlerine müdahale etmesi olarak değerlendiren Büyük Loca Yönetimi, 7 Haziran tarihli bir bildiriyi Suprem Konsey’e ve tüm localara okunmak üzere gönderdi. Kullanılan ağır ifadeler localarda tepkiye neden oldu. İstanbul’dan 11 ve İzmir’den 5 locanın saygıdeğer üstadı (locanın başkanı) ortak bir dilekçe imzaladılar ve Büyük Üstadın derhal istifa etmesi gerektiğini belirttiler.

Büyük Loca, 27 Temmuz’da Suprem Konsey’e bir başka mektup yazarak; içişlerine karışmamasını, aksi takdirde aralarındaki konkordatonun fes edileceğini bildirdi. Ortalık çok karışmıştı ve konu hakkında eksik bilgisi olan masonlar Suprem Konsey’e başvurarak konu hakkında açıklayıcı ve ayrıntılı bilginin verilmesini talep ettiler. Suprem Konsey; bunun üzerine 31 Temmuz tarihli bir başka bildiri yayınladı. Bu bildiride iki dernek arasındaki konkordatonun kuralları ve masonik gelenekler vurgulandı Seçimin yasalara uygun olmaması sebebiyle, Suprem Konsey’in gayrimuntazam bir Büyük Loca Yönetim Kurulu’na karşı kararlarında serbest olduğuna vurgu yapıldı. Bu bildiri bir üst yazı ile 3 Ağustos’ta Büyük Loca’ya da iletildi.

Bu gelişmeler esnasında Büyük üstad Necdet Egeran 14 Kasım’da istifa etti. 5 Ocak 1966’da olağan üstü genel kurul yapıldı. Ancak kurula gelenler Büyük Üstad koltuğunda Egeran’ı yine karşılarında buldular. Egeran kurulda kendisini şöyle savundu: “Kendi locam benim istifamı kabul etmediğinden görevdeyim.”

Tabii baskılar karşısında istifası geçerli sayıldı ve yapılan seçimde “Hayrullah Örs” Büyük Üstad olarak seçildi. Masonlar daha da karıştı…

Yüksek Yargılama Kurulu’nun kararlarına rağmen Ekrem Tok ve Necdet Egeran localara katılmaya devam ettiler. 3. Derecede süresi dolanlara zorluk çıkartılarak terfi işleri yapılmadı ve bu masonların 2. Derneğe geçişleri engellendi. Ve sonunda Suprem Konsey 18 Nisan 1966 tarihli iki sayfalık bir bildiri yayınlayarak hadiselerin bir özetini yaptı ve iki mason derneği arasındaki konkordatonun fesih edildiğini açıkladı. Yoğun bir istifa trafiği başladı…

5. DÖNEM

İstifa edenler; 4 Haziran 1966’da 7 yeni loca oluşturdular ve Türkiye Büyük Mason Mahfili’ni kurdular. (Bu adı sonraki süreçte, hâlâ kullanılan “Özgür Masonlar Büyük Locası” olarak değiştirdiler.) İlk Büyük Üstad olarak Orhan Hançerlioğlu seçildi. Suprem Konsey yeni kurulan Büyük Loca’ya 21 Haziran tarihli ve 157 sayılı bir mektup yollayarak kutladı. Aynı tarih ve 158 sayılı bir mektupla ise Suprem Konsey’e ait olan Tepebaşı 111 numaradaki binayı kullanma izni de verdi. Aynı tarihli ve 159 sayılı bir başka mektupla ise Ali Galip Taş, Burhaneddin Develioğlu ve Selami Işındağ’ın Büyük Loca ile konkordato yapmaya görevlendirildiklerini duyurdu.

Bu gelişmelerle; “Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası” cephesinde yüksek dereceler ve dolayısı ile Suprem Konsey eksikliği oldu. Onlar da kendi görüşleri çerçevesinde, 1967 yılında ikinci bir Suprem Konsey kurdular.
Bugün, Türkiye’de “Büyük Loca” bazında çalışan “Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası” ile Özgür Masonlar Büyük Locasının tarihsel süreci dizimizin bu kısmında bitti…

---------------

Bu yazı dizimizde birkaç kez tekrarladık! Yazdıklarımız masonları tatmin etmemiştir zira yazımızda masonları övmedik. Bu yazı dizimiz mason karşıtlarını da tatmin etmeyecektir dedik zira masonları bilinçsiz bir şekilde yermedik ya da küfür etmedik…

Mümkün olduğunca anlaşılabilir bir şekilde az bilinen masonluk konusunu gözler önüne sermeye çalıştık. Sorulan ve sorulması muhtemel çok hususa ve masonluk hakkındaki şahsi kanaatlerimiz ile kendimizce bir analize ise 5. Bölümde yani bu dizimizin “SONUÇ” kısmında yer vereceğiz.

30 Mart 2012 Cuma

TÜRKİYE’DE MASONLUK TARİHİ 3

BU YAZI DİZİMİZ; 5 BÖLÜM VE GÜN AŞIRI OLARAK YAYINLANACAKTIR. LÜTFEN DİĞER BÖLÜMLERİ DE TAKİP EDİNİZ. YAZARIN MASONLUK HAKKINDAKİ DEĞERLENDİRMESİ “SONUÇ” KISMINDA YAPILACAKTIR.

 

1925 yılında itibaren masonluğa karşı Türkiye’de tepkilerin başladığı gözlenir. Mason olma üzere müracaat eden fakat masonluğa uygun görülmeyen eski Adliye Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, o dönemde kapatılmaya uğraşılan tekke ve zaviyelerle birlikte masonluğu da kapattırmak için çaba harcıyordu. Dönemin güçlü siyasetçilerinden Şükrü Saraçoğlu ve Fevzi Çakmak da masonluk hakkında olumsuz düşüncelere sahiptiler ve Meclis’te sık sık masonluğa karşı konuşmalar yapmaktaydılar. Buna karşı masonlar da mecliste fevkalade güçlüydüler. Zira CHP’nin ağır toplarından mason olan çok milletvekili vardı.

1927’de Atatürk’!ün de hazır bulunduğu bir meclis oturumunda Mahmut Esat Bozkurt söz alarak mason localarının kapatılması talebini çok ağır ifadelerle ortaya koydu. Bunun üzerine Atatürk’ün Mahmut Esat Bozkurt’a, bu ifadelerin bazı vekil arkadaşları rencide edip etmediğini sorduğu (masonlarca) rivayet edilir. Bu konu hakkında, (kaynak olarak masonlara dayandırılarak) Tarih Dünyası Dergisi’nde de (1964) bir yazı çıkmıştır.

1930 ila 35 arasında Türk Masonluğu içinde kavgalar ve garip olaylar oldu. Masonlar kendi içlerinde farklı nedenlerle çatışmaya girdiler. Bu dönemde gelişen “Azim Locası Hadisesi” dahi tek başına ele alınması gereken ve CHP’li siyasetçilerin direk rol aldığı bir olaydır.

Masonluktaki 1930 ve 1935 olayları tek başına irdelenmesi gereken tarih kesitleridir. Zira bu olaylar sadece masonluk açısından değil mason olan milletvekillerinin de rol aldığı ve Türkiye’nin yakın siyasi tarihi ile ilgili hususlardır. Bu makale dizimizde 1930 ila 1935 arasındaki gelişmeleri ancak kısaca ve sathi olarak irdeleyebildik…

Eylül 1932’de İstanbul’da uluslararası bir konvan (masonik genel toplantı) toplandı. Bu toplantı gazetelerde çok fazla yer aldı hatta masonlar için övgü ile bahsedildi. Bu toplantı esnasında bir şehir hatları vapuru kiralandı ve iki yanına insan boyunda mason amblemi kondu ve bu şekilde masonlar bir Boğaz turu yaptılar. Bu Boğaz turu gazetelerde ön sayfalarda yer aldı ve Dünya’nın farklı ülkelerinden gelen mümtaz şahsiyetlerin Türkiye’de toplandığına vurgu yapıldı. Medyanın, masonları fazlasıyla sempatik ve de çok önemli, mümtaz bir topluluk olarak gösterdiğini vurgulamak gerekir. Bu konvan açılışı ile ilgili Atatürk’e konvana katılanlar tarafından gönderilen bir telgrafa Atatürk kısa bir yanıt vermiştir.

1935’te tekke ve zaviyelerle birlikte masonluk da kapandı/kapatıldı…

Çeşitli kaynaklarda masonluk için, “1935 yılında masonluk uykuya yattı ya da Atatürk masonluğu kapattı şeklinde farklı görüşler bulunur. Mason karşıtları, masonluğun kapatılmasının, Atatürk’ün masonluğa olan olumsuz yaklaşımı olarak yorumlarlar. Öte yandan masonlar ise Atatürk’ün masonlara çok iyi gözle baktığını hatta bir zamanlar mason olduğunu ortaya koyarlar. Atatürk’ün mason olduğu şeklinde tabi ki bir bulgu ve belge yoktur ama masonlar da Atatürk’ün yakın çevresinde çok sayıda mason bulunmasından yola çıkarak bu söylemlerini (hâlâ) ispata çalışırlar.

Şuna da bir vurgu yapmak gerekiyor: İttihat ve Terakki’nin içinde çok sayıda mason vardı ve 1909 reorganizasyonunda da bu masonlar rol oynadılar. Osmanlı’nın son dönemleri ile Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında Türk siyasi hayatında ve bürokraside en üst mevkilerde masonlar da vardı…

Ve tabi bunlar doğal olarak Atatürk’ün de yakın çevresinde bulunan kişilerdi. Örneğin özel doktoru ve aynı zamanda 33 Dereceli bir mason olan “Mim Kemal Öke”nin kaleme aldığı “Hür Masonluk Tarihi” adlı kitapta şu ifade yer almaktadır:

Tatil hadisesi sırasında, Başvekil ve Cumhurreisi’nin, mason teşekkülüne karşı tutumları pasif bir mahiyette idi. Hatta akdemce İstanbul’da toplanan ve memleketlerinde ehemmiyetli mevki sahibi birçok ecnebi şahsiyetin, misafireten bulundukları sırada onlara karşı da iyi nazarlarını belirtmişlerdi. Tatil darbesinde de bu zevat ister istemez pasif durumda kalmışlardı. Darbenin hazırlayıcıları başka ve malum şahsiyetlerdir.”

Paragrafın özünde, bir yandan Atatürk ve çevresinin masonlara karşı pasif ya da negatif duruşuna vurgu yapılmakta ama öte yandan da 1932 Konvanı’nda masonlardan gelen telgrafa verdiği yanıta da vurgu yapılarak pozitif bir olgu yaratılmak istenmektedir.  1932’deki telgrafa verdiği tek cümlelik teşekkür yanıtı, masonlarca çok önemli sayılmakta birçok yayında, masonik kaynakta vurgu yapılmaktadır. Ancak paragraf sonunda “Darbenin hazırlayıcıları başka ve malum şahsiyetlerdir.” Söyleminin ise yaratılmak istenen bir komplo teorisi ile bağdaştırılmak istendiği anlaşılıyor! Fakat ne bahsi geçen kitapta, ne bu paragraf öncesinde ve sonraki kısımlarında “başka ve malum şahsiyetlerdir sözleri ile Mim Kemal Öke’nin ne kast ettiği anlaşılamamaktadır.

Yukarıda, “1935’te tekke ve zaviyelerle birlikte masonluk da kapandı/kapatıldı…” dedik. Bu yazı dizimizin başında açıkladığımız gibi masonluk sonuçta yasal kurulmuş bir dernektir ve yasal bir derneğin de yasal bir süreç ile kapatılması gerekir. Fakat 1935’te çok muğlâk işler yapıldı ve yasal bir süreç işletilmeden mason derneği kapatıldı.

(Çok sonraları bu şekilde kapatılmak masonların işlerine fevkalade yarayacak ve eski gayrimenkullerine tekrar kavuşma fırsatına dönüşecektir… Bu hususa sonraki bölümlerde yer vereceğiz…)

Uykuya yatış esnasında mason siyasetçilerden olan “İçişleri Bakanı Şükrü Kaya”nın çağrısı üzerine, aşağıda isimlerini verdiğimiz masonlar; Süprem Konsey Başkanı (Grand Komandör) “İsmail Hurşit”, Büyük Üstad “Muhittin Omay”, “Fuat Süreyya Paşa”, “Mustafa Hakkı Nalçacı” ve “Muhip Nihat Kuran” Ankara’ya geldiler. Ankara’da bulunan masonlardan da “Danıştay Başkanı Reşat Mimaroğlu”, “CHP Milletvekili Rasim Ferit” ve “Ankara Valisi Nevzat Tandoğan”ın da katılımıyla bir toplantı yaptılar ve Mason Derneği’nin kapanma ya da uykuya yatırılması kararını o esnada Türkiye’nin sayılı siyasetçileri ve bürokratları olan bu kişiler kendi aralarında aldılar!

Şükrü Kaya’nın masonlara bu süreç ile ilgili olarak şu ifadeyi kullandığı masonik yayınlarda/kaynaklarda yer almaktadır:

Bir müddetten beri masonluğa atfedilen çalışmaları Halk Evleri yapmaktadır. Zaten CHP’nin de bu doğrultuda alınmış kararı vardır ve hükümet bunu uygulamaya kararlıdır.”

9 Ekim 1935’te yukarıda isimleri verilen,  sadece dokuz kişilik bir heyetin, geniş üye kitlesi olan bir derneği, genel kurul kararı olmadan nasıl kapattığı ya da kapatabildiği bu gün de hâlâ bir sırdır.

Kapatma ile ilgili, şu ifadenin yer aldığı, 12 Ekim tarihli, tek cümlelik bir genelge tüm localara gönderilmiştir:

İlgili orundan aldığımız buyruk üzerine cemiyetimizin toplantıları yeni bir buyruğa kadar tatil edilmiştir.

Bursa’daki locaya çekilen şu telgraf ise daha da kısaydı:

Orada çalışmalara son veriniz. Tafsilat postadadır.”

10 Ekim 1935 tarihli Anadolu Ajansı’nda masonluğun kapatılması şöyle yer aldı: “Türk Mason Cemiyeti, memleketimizde sosyal tekâmülü ve günden güne artan muazzam terakkilerini nazarı itibara alarak ve Türkiye Cumhuriyeti’nde hâkim olan demokratik ve cidden laik prensiplerin tatbikatından doğan iyilikleri müşahede ederek –bu hususta hiçbir baskı olmaksızın- çalışmalara nihayet vermeyi ve bütün mallarını memleketin sosyal ve kültürel kalkınmasında çalışan Halkevlerine teberruya muvafık görmüştür.”

Yukarıda da belirttik, 1935 yılı olayları için çok sorular var! Uykuya yatışın gerçek sebebi nedir? Bunların tam bir cevabı yok… Atatürk’ün çevresinde masonların çok olduğu biliniyor. Ama o dönemde zaten siyasilerin büyük kısmı masondu. Hatta bu bir özenti de olabilir. Nitekim 1930 ve (uykuya yatma hadisesi hariç) 1935 olaylarının incelenmesi; masonik teamüllerden uzak davranışların başta siyasetçi masonlarca çokça yapıldığını gözler önüne sermektedir.

O döneme CHP’li masonlar damgasını vurmuştur dersek yanlış bir tespit yapmış olmayız. O dönemde, masonluğa girmeyi “rozet masonluğu” olarak telakki edenlerin ya da “özenti” olarak mason olanların çokluğu da apaçıktır. Yukarıda masonluğu siyasi emelleri için kullanmaya meyilli olanlar ile münferit hadiseler de çoktur demiştik. Tabi ki bunların ayrıntılarını bir makale dizisinde derinlemesine yazmak mümkün değil. Belki ileride bu çalışmamızı ve birikimimizi bir kitap haline getirmek suretiyle kamuoyunda masonluk konusunda bilinmeyenleri ortaya koyabiliriz.

Masonluğun faaliyette olmadığı, 19 Mart 1939’da Amerika Ana Surem Konseyi’nin Grand Komandörü Crowless, İsmet İnönü’ye şu mektubu yolladı:

Şu anda; Amerikan Kongresi’nde bulunan 435 üyeden 218’i masondur. Amerikan Anayasası’nı imzalayan 39 kişiden 31’i de masondu. … Masonluk hiçbir yerde savaş başlatmamış, kimseye baskı ve zulüm yapmamış, müsamahasızlığa ve fanatizme arka çıkmamış, bir damla insan kanı dökmemiştir ve mevcut olma imkânını bulduğu yerlerde, o ülkenin iyiliği için çalışmıştır. (…) Türkiye’deki kardeşlerimiz, masonik faaliyetlerine tekrar başlamak istemektedirler. Ben de onlara yardımcı olmak üzere size müracaat etmekteyim…

Nereden kaynaklandığı ya da kimlerin talebi üzerine yazıldığı bilinmeyen bu mektup, aynı yıl 2. Dünya Savaşı’nın başlaması üzerine bir anlam ifade etmedi ve dikkate alınmadı.

Devlet masonluğu kapattı ya da masonlar kendileri uykuya yattı, adına ne denirse densin bu doğru değildir.

Çünkü masonluk aslında 1935’te resmen kapatılmamıştır…

1. Dernek (1-3) kapatılmıştır…

2. Dernek (4-33) kapatılmamıştır…

(1-3 ve 4-33’ün ne anlam ifade ettiği hususu için yazı dizimizin 1. Bölümünü okuyunuz.)

Masonluğun 3-33 derecelerinin iki farklı dernek tarafında yürütüldüğünü yazı dizimizin 1. Bölümünde belirtmiştik. Bu bağlamda hep önde olan, gözler önünde ve bilinen oluşumun 1,2 ve 3. derecelerin yönetildiği Büyük Loca idi.

Uykuya yatma hadisesinde de kapatılan sadece Büyük Loca oldu…

Buzdağının büyük kısmı uykuya yatmadı…

Suprem Konsey’in resmi dernek adında mason ibaresi yoktu ve bu dernek 1935’te kapatılmadı…

Unutuldu ya da unutturuldu…

İlk bölümde; “Bu yazı dizimiz, masonları tatmin etmeyecektir zira yazımızda masonları övmeyeceğiz. Bu yazı dizimiz mason karşıtlarını da tatmin etmeyecektir zira masonları bilinçsiz bir şekilde yermeyeceğiz ya da küfür etmeyeceğiz…“ demiştik.

Buraya kadar ve dizimizin devamında, mümkün olduğunca anlaşılabilir bir şekilde az bilinen masonluk konusunu gözler önüne sermeye çalıştık.

Masonluk hakkındaki şahsi kanaatlerimize ve kendimizce bir analize ise 5. Bölümün sonunda yayınlayacağımız “SONUÇ” kısmında yer vereceğiz.